Annesinin gelin kuaförüne Sümbül’de davetliydi elbette. Ne kadar görünmez olsa da, erkek tarafı onu atlamamıştı. Sümbül ise başını kapatacağını söyleyip, gerek olmadığını söylemişti. O eniştesi ve kuzenleri ile sonradan nikaha gelecekti. Enişte ve kuzenler ise nikah saati gelene kadar damat ile birlikte vakit geçirecekler, sonra içlerinden biri eve gelip hazırlanmış bekleyen Sümbül’ü alacaktı plana göre. Her şey tam Sümbül’ün planlarına uygun gidiyordu. Herkes evden çıktıktan sonra son bir kez bilgisayarı açıp Turgay’dan mesaj gelip gelmediğine baktı. Mesaj kutusunu boş görünce elinde olmadan ağladı biraz, bir daha ne zaman kontrol edebileceğini bilmiyordu. Hayatının bir saat sonrasında bile neler olacağını bilmiyordu artık. Bilgisayarı kapattı ve çantalarını alıp çıktı evden. Annesine mutluluklar dileyen kısa bir not bırakmıştı sadece. O bu gece eve dönmeyeceği için notu teyzesi bulacaktı muhtemelen ya da onu almak için eve gelenlerden biri ama bu umurunda değildi. Hemen caddeye koşup, bir taksi çevirdi ve otogara gitti. İstanbul’a neredeyse her saat başı otobüs kalkıyordu. Kendine bir bilet alıp, yarım saat sonra kalkacak olan otobüse oturdu. Bildiğini sandığı bir şehre dönüyordu. Artık Turgay’ın onu sevip sevmediğinden bile emin değildi, hatta küskündü kalbi ama yine de onunla aynı şehirde olmak fikri ile buradakinden daha kolay avunabileceğini düşünüyordu. Otobüsün saatine baktı. Nikaha daha üç buçuk saat vardı. Bu süre boyunca da kimse onun yokluğunu fark etmeyecekti muhtemelen.
Otobüs hareket ettiğinde annesinden ayrıldığını düşünüp epeyce ağladı. Gelirken Turgay’ı bırakmıştı ardından, şimdi ise annesini bırakıyordu. Her ikisini de bir daha görüp görmeyeceğine dair bir fikri yoktu. Hamileliğin ağırlığı çöktüğü için ağlarken ağlarken sızıverdi derin bir uykuya.
Gözlerini açıp saate baktığında nikah çoktan kıyılmıştı ve İstanbul’a varmasına bir saate yakın kalmıştı. Annesinin onun ortadan kaybolduğunu öğrenip öğrenmediğini bilmiyordu. Belki de nikah aksamasın diye mektubu bulsalar bile ona söylememiş olabilirlerdi ki bu tam teyzesi ve ailesinden beklenen bir davranıştı.
İsmail onu almak için eve geldiğinde bütün evi hızla dolanmış, göremeyince, nikaha kendisinin geleceğine kanaat getirip çıkıp gitmişti. Adapazarı’nı hemen hiç bilmeyen ve parası olmayan kuzeninin nikah salonuna nasıl geleceğini düşünemiyor olması onun ne kadar umurunda olduğunun göstergesiydi. Nikah kıyılıp işler yeni çiftle fotoğraf çekimine gelene kadar kimse Sümbül’ün yokluğunu fark edemedi. Fark edildiğinde ise Şirin hanım ablasını ergen kızın annesinin yeniden evlenmesine gönül koymuş olabileceğini söyleyerek ikna etmişti. Muhtemelen dikkat çekmek için bir yerlerde saklanmış onu aramalarını bekliyordu. Kalabalık yüzünden iyice sersemleyen Gümüş hanım da bu açıklamaya ikna olmuştu. Yeni evine geçip, kocasını tanımaya başladıktan sonra onu yanına alacağını düşünerek kendini sakinleştirdi. Yemeğin ardından Selami beyin ayarladığı bir yerde yakın akrabalarla bir yemek yenilip, mevlit okunduktan sonra yeni çift evlerine yolcu edildi.
Annesi kocası ile yeni evinin kapısından girerken ki burası Selami beyin ilk eşiyle yaşadığı evdi, Sümbül çoktan İstanbul’a varmış, üçüncü otobüse binerek, adresini not aldığı derneğe varmaya çalışıyordu. Dernek karşı tarafta ve uzak olduğu için neredeyse geldiği zaman kadar daha yol gidiyordu sanki. Serseme dönmüş durumda derneğe ulaştığında, derneğin çalışma saatleri çoktan sona ermişti. Dernek binasının hemen yanındaki resmi binanın güvenlik elemanı, sabah dokuz gibi yeniden gelmesini tavsiye etti. Güvenlik görevlisinin yüzüne bir süre boş gözlerle bakan Sümbül bundan sonra yüzleşebileceği şeylerin tüm korkusunu iliklerine kadar hissetti bir anda. Adam onun elindeki çantalarla yardım derneğine gelmesinden gidecek yeri olmadığını zaten anlamıştı. Uzun süredir burada gece güvenliğinde çalışsa da, derneğin zor durumdaki kadınları kollayan işler yaptığından haberdardı. Gencecik kızın tek başına sokakta kalmasına gönlü razı olmadı ama onu içeri alıp, bir odada sabaha kadar barındırabileceğini söylemeye cesaret edemedi önce. Kurum’a sabah sekize kadar kimse gelmiyordu. O da görev teslimini o saatte yapacaktı. İstanbul gibi bir yerde bu yaşta bir kızın kendi başına dolaşmasının sonuçlarını bilecek kadar yaşamıştı bu şehirde. Kendisinin de orta okula giden iki tane kızı vardı.
“Bacım kalacak yerin yok mu?” dedi çekinerek.
Sümbül’de iliklerine kadar korku dolu olduğundan ne cevap vereceğini bilemedi ama adam onun bakışlarından korktuğunu hemen anladı.
“Korkma, benim de kızlarım var bak!” dedi telefonuna ekran koruyucu yaptığı kızlarının fotoğrafını gösterdi hemen, “Burası sekizde açılıyor, o saate kadar içerisi boş zaten. Ben de bütün gece burada bekleyeceğim. İstersen seni içeri alırım bir odaya girer kapıyı da arkadan kilitlersin ha? Sabah da yedi buçuk gibi çıkarsın dışarı yine!”
Sümbül bir adama bir telefonda adama sarılmış gülümseyen kızlara baktı sadece. Dönüp kaçsa mı, bu noktada alabileceği en iyi teklife yanıt mı verse bilemiyordu hâlâ.
“Dışarıda kalırsan başına gelecekleri az çok bilecek yaştasın. İçeri girersen güvende olacaksın. Olmasından korktuğun şeylerin dışarıda mı, içeride mi olma olasılığı daha yüksek kendin karar ver!” dedi adam yumuşak bir sesle, “Bak istersen arayayım hanımımla, kızlarımla konuşturayım seni. Aslında yakın olsa onların yanına yollardım ama maalesef değil!” dedi içtenlikle.
Sümbül başını salladı şuursuzca, adam da bunu evet kabul ettiği için hemen cebinden anahtarı çıkarıp, kurumun dış kapısını açtı ve içeri gelmesi için bekledi arkasını dönüp. Gidecek bir yeri olmadığı için mecburen adamı takip etti içeri kadar. Kanepesi olan yönetici odalarından birine götürdü adam onu ve odaya girmeden kapıdaki anahtar mekanizmasını gösterdi arkasından kilitlemesi için. Sümbül tedirgin bir şekilde geçti adamın yanından ve girdi içeri. Kapıyı kapatmadan, “Bir şeye dokunma e mi?” dedi adam, “Sonra benim başım belaya girer!”
“Tamam!” dedi Sümbül ilk kez konuşarak, adam kapıyı kapatıp uzaklaşınca, koşup gösterdiği gibi kilitledi kapıyı.
“Allah’ım çok şükür!” diyerek kuş gibi tünedi kanepenin bir ucuna. Korkusundan ışığı bile açamamıştı. Ofisin perdeleri olmadığından dışarıdan gelen sokak lambasının ışığı etrafı görmesi için yetiyordu. Sabaha kadar yarın uykulu bir şekilde koridordan gelecek ayak seslerini dinleyerek oturdu. Beş dakika içi geçse korkuyla geri fırlıyordu. Gün ışığı odaya dolmaya başlayınca duvardaki saati fark etti. Altıya geliyordu. Güvenlik görevlisi iyi biri çıktığı ve geceyi burada geçirebildiği için şanslıydı. Teyzesinin evinden çıkıp da buraya gelene kadar var olan cesareti bir anda yerle bir olmuştu. Dernek ona yardımcı olamazsa ne olacağının endişesi ile saati yedi buçuk etti ve kanepeyi eliyle düzeltip, çantalarını aldı. Koridorda gördüğü tuvalete uğradıktan sonra da koşarak aşağı indi.
Güvenlik görevlisi onu görünce gülümsedi. Karşıdaki pastane gece gelip açtığı için hem kendisine, hem de Sümbül’e sıcacık birer poğaça almış ama kız korkmasın diye inene kadar beklemişti. Onun yüzünden hiç uyumadığını anlayınca iyice acıdı haline.
“Al bakalım!” diyerek uzattı paketi, sonra kendine demlediği çaydan da bir bardak doldurup verdi eline. İçerideki tabureyi dışarı çıkarmış Sümbül’ü oraya oturtmuştu. Yola çıktığından beri ağzına bir lokma koymayan Sümbül poğaçadan bir parça ısırınca anladı ne kadar acıktığını. Adının Muhittin olduğunu öğrendiği güvenlik görevlisine o kadar çok teşekkür etti ki yaptıkları için adan mahcubiyetinden ne diyeceğini şaşırdı.
(devam edecek)