Adem ve Yeşim’in dönüşü ile evde çılgın bir sevinç yaşanmaya başladı. Firuze, annesi kaçıp gidecekmiş gibi iyice yapışık geziyordu Yeşim’e. Adem salondaki kanepeye geçmiş, kızı ile rahat rahat koklaşsınlar diye yatağı onlara bırakmıştı. Herkes çocuğun da, Yeşim’in de ne kadar hırpalandığını bildiği için mümkün olduğu kadar baş başa bırakıyorlardı onları. Gülsüme de durup durup kardeşine sarılıyordu yüzünde “Gördün mü? Başardık!” der gibi bir ifadeyle. Yeşim’in pasaportunun süresi dolmadığı için kayıp başvurusu yapmışlardı gidip. Evde duruyordu pasaport ama girip almamışlardı ikisi de. Adem uçak biletlerini ayarlamıştı hemen. Yanında annesi de olacağı için artık Firuze’nin yurt dışına çıkması da sorun olmayacaktı. Vesayet için avukat gerekli işlemleri takibe devam edecek, gelişmelerden de onları haberdar edecekti.
Yeşim’in geldiği günün akşamına Emine ve Gülsüme güzel bir sofra hazırlamışlardı. Hatta Firuze bile girmişti onlarla mutfağa. Yeşim tutuklu kaldığı süre boyunca moralsizlikten çökmüştü biraz. Hapishane yemekleri değildi konu, midesine giren ağrılar onu epeyce kıvrandırmış, bir kaç kez de geceyi revirde geçirmek zorunda kalmıştı. Sinirseldi elbette ağrıları, yıllarca hapis yatacak, Firuze’nin büyüdüğünü göremeyecek diye çok ağlamıştı. Kızını hem babasız, hem annesiz bıraktığı için suçlamıştı kendini. Aslında kayınbiraderi başından şikayetçi olmayacağını söylemiş olsa, tutuksuz da yargılanabileceğini Adem’de sonradan öğrenmişti ama olan olmuştu bir kere. Herkes olayın ayrı bir tarafından şoka girmişti. Kimsenin sağlıklı düşünecek durumu yoktu, avukatın da ölen adamın ailesinin şikayetçi olmayacağı hiç aklına gelmemişti. Sonunda her şey yoluna girdiği için bu konu üzerinde fazla durmamanın en iyisi olacağına karar verdiler. Yeşim ve Gülsüm için zaman en iyi ilaç olacaktı. Emine’de yeniden ablaları ile olduğuna çok memnundu ve onların yüzleri gülsün, yaşadıklarını unutsunlar diye elinden geleni yapmaya kararlıydı. Adem bu üç yaralı kadın ve bir çocuk ile kalan hayatını geçireceği için mutsuz değildi. Üçünün de güvende olduklarını bilmek ve yanlarında olmak onun için her şeye değerdi. Bu sürecin başından beri Gülsüm ve Emine’yi de doğrudan kendi ailesinin bir parçası saymıştı.
Yeşim gelir gelmez, Gülsüme bir yolunu bulup, kardeşi ile Adem arasındaki elektrikten ona bahsetti. İkisi dertlerini unutmak için dedikodu yapmayı sevdiklerinden hemen havaya girip, fısır fısır konuştular konuyu.
“Çok şükür tüm dualarım kabul oluyor!” dedi Yeşim sonunda gülerek, son zamanlarda dualarının içine Emine ve Adem’in birlikte olmalarını da eklemişti. Bu iki kız Melike ablasının emanetiydiler. Emine annesinin istediği gibi sınava giremeyecekti burada ama oraya gittikten sonra belki önlerine başka yollar açılırdı. Dört gün boyunca, sevinç, hüzün, yorgunluk bir arada yaşandı ve sonunda ülkeden ayrılacakları gün gelince İstanbul’a doğru yola çıktılar. Adem ev sahibi ile konuşmuş, binada kiralık olan dairelerden birini tutacağını haber vermişti. Avukatın aracı koyduğu biri sayesinde Yeşim’in pasaportu da çıkmış, avukatın yolladığı yurt dışına çıkmasında sakınca yoktur belgesini de yanlarına almışlardı. Bürokrasi bazen geç işlediğinden geçişte Yeşim’e zorluk çıksın istemiyorlardı.
Uçağa bindiklerinde Emine ve Gülsüm gergin olduklarından sus pus olmuşlardı. Firuze daha önce de dayısına gittiği için aralarına oturmuş onlara telkinlerde bulunuyordu. Annesi ve dayısı artık yanındaydı ve üç dört gün içinde yüzünde yeniden güller açmaya başlamış, rengi bile düzelmişti. İki ablasının da ellerini sıkı sıkı tutup, kalkarken kulakları tıkanmasın diye dayısının aldığı şekerleri emmelerini tembihledi. Uçak düz olana kadar emmeye devam ederlerse kulakları tıkanmazdı. Emine ve Gülsüme sıkı sıkı Firuze’nin küçücük ellerini tutarlarken, yan yana oturan Adem ve Yeşim’de onlara bakıp gülümsüyorlardı. Bir süre sonra Yeşim ağabeyinin kulağına eğilip, Emine’ye nasıl baktığını fark ettiğini fısıldadı. Evlenmesinin zamanı gelmiş de geçmişti bile. Emine pırlanta gibi bir kızdı ve ondan iyisini bulmak için epeyce araması lazımdı. Yeşim’in susmayacağını anlayan adem, elini cebine atarak bir kutu çıkardı. Bir yüzük kutusunu nerede görse tanıyan Yeşim az kalsın çığlık atıyordu. Dönünce bulduğu ilk fırsatta evlenme teklif etmeyi planlayan Adem, onca işin içinde gidip bir yüzük almayı ihmal etmemişti. Yeşim’e özellikle Gülsüme’ye söylememesi için sıkı sıkı tembih ederken ablasının bakışlarından çenesini uzun süre tutamayacağını anladı ama Yeşim “Söz!” diyerek onu ikna için uğraştı.
Adem döner dönmez işe başlamak zorunda olduğundan ilk bir ay hepsi için oldukça zor oldu. Kiralık ev eşyalı olduğundan Gülsüme ve Emine hemen yerleştiler eve. Adem birikmişlerinin büyük bir kısmını bu Türkiye seyahatinde harcamıştı ama iki evin de kirasını ödeyecek kadar kazanıyordu. Firuze’nin dil öğrenmeden okula yazılması mümkün olmayacağından, vakit kaybetmeden yakındaki bir kilisenin açmış olduğu dil kursuna yazdırdı Adem onu. Yeşim her gün kızıyla çıkıyor yürüyüş mesafesindeki kiliseye bırakıyor, çıkış saatinde de gidip alıyordu. Ancak hiç yabancı dili olmadığı için birileri ile konuşması gerekirse diye epeyce stres oluyordu. İlk hafta Firuze’de çok zorlansa da, herkesten önce adapte olmayı başardı. Kursta öğrendiklerini her gün gelip, ablalarına ve annesine anlatmaya başladı. Akşamları Adem’de kızları toplayıp onlara ders veriyordu. Sistematik olsun diye Firuze’nin okulunda ne işliyorlarsa, onlarda aynılarını tekrarlıyorlardı. İki ayın sonunda kızlar kendi başlarına yakındaki markete gidip, alış veriş edebilecek kadar çözdüler dili. Bu iki ayın içinde geçmişi sürekli anıp, konuşuyor olsalar da sanki her şey yıllar öncesinde gibi hissediyorlardı. Yabancı bir ülkeye alışıp, dil öğrenmeye çalışmak da kafalarını iyice meşgul ettiğinden tam olmasa da toparlanmalarına büyük faydası oldu. Aralarında en hızlı öğrenen Gülsüme’ydi. Başardığını gördükçe iyice gaza gelip, Adem evde yokken kardeşi ve Yeşim ablasını çalıştırmaya devam ediyordu. Zaten bir arada olduklarından ve herkese toparlanma fırsatı vermek istediğinden Adem Emine’ye hemen açılamamıştı. Hayatlarında o kadar çok olay olup bitmişti ki, sağlıksız bir karar almasını istemiyordu. Zor zamanlarda yanında olduğu için ona yakınlık duymuş olabilirdi. O yüzden zaman geçtikte duygularını daha iyi tartma fırsatı bulması lazımdı.
“Daha iyi ya hemen evet der!” demişti Yeşim ama ağabeyinin bakışlarından sonra ne demek istediğini anlayıp susmuştu. Kendi yaşadığı evlilik alması gereken en büyük dersti onun için. Adem ya da Emine tabi ki onun kocası gibi değildiler. Yine de Adem bu evlilik kararının özellikle Emine için oldubittiye gelmesini ve sonra pişman olmasını istemiyordu. Yaşı henüz çok gençti. On dokuz yaşındaydı. Adem ile aralarında on dört yaş fark vardı. Adem için sorun değildi ama Emine’nin sağlıklı düşünmesi gerekiyordu. Yeşim ağabeyine saygı duyduğundan yüz kez dilinin ucuna gelse bile ne Gülsüme’ye ne de Emine’ye yüzükten bahsetmedi. Gülsüme ile ağabeyi ve Emine dedikodusu yapmaya devam etti yine de bilmiyormuş gibi. Eskiden Melike hanımın yatağı başına toplanıp konuştukları gibi bura da kendilerine bir konu bulup saatlerce gülüyorlardı.
Vizesiz de girilse ülkede doksan günden fazla turist olarak kalınamıyordu. Balıkesir’de on gün kaldıktan sonra dönüşte oturma izni alabilmek için başvurularını yapmak için girişimlerde bulunmaya karar verdiler. Emine, Adem ile evlenirse böyle bir problemi kalmayacaktı ama Adem bunun için de onu sıkıştırmak istemiyordu şimdilik. Gerekli koşulları sağlayana kadar geçici oturma izni almak daha kolay olduğundan ilk olarak ona başvuracaklardı. Bir yıllık olan bu izinler, yenilerek uzatılabiliyordu. Dil sorunları yavaş yavaş çözülürken bir süre sonra üçü de işe girmeyi planlıyorlardı zaten. Uzun vadede Adem hepsine baksın istemiyorlardı.
(devam edecek)