Gülsüme kimliğini kaybettiğini söylerken tedirgindi ama hiç sorun çıkmadan alındı başvurusu. Seyahatteyim diyerek ikamet adresine değil de Adem’lerin evine gelsin istedi zarf. Nüfus müdürlüğünden sorun olmadan çıkınca hepsinin yüzüne bir gülümseme yayıldı. Geriye iki kardeşin ve tabi Firuze’nin yurt dışına çıkış işlemleri kalmıştı. Gülsüme’nin kafasını kolay toparlayamadığını fark eden Adem, Gülsüme ile Firuze sohbet edip oynarlarken, Emine’nin gözlerine, gözlerini dikip anlattı yeniden yapacaklarını. Aslında iyice anlasın, unutmasın diye öyle yapmıştı ama bir kez öyle gözüne dikince de geri alamamıştı kendini. Emine’de başını eğmeden ama biraz ağzı açık dinlemişti Adem’i. Bu içinde çırpınan güvercin miydi acaba, göğüs kafesini açsa havalanır gider miydi uzaklara?
“Gitmesin!” dedi iç sesi, eli gitti iman tahtasına, güvercine sakin olmasını söyledi.
Gülsüme göz ucuyla inceliyordu onları, kafası dağınıktı ama kendine bakmamak için dışarıya bakmaya alışıktı gözleri. İnsan kendini görmek istemeyince bakardı dışarıya zaten. Şu magazin programları, ünlülerin hayatlarını seyretmeyi pek severlerdi Yeşim ablası ile ikisi. Melike hanım kızardı ikisine de ama onlar geri durmazlardı. Hem kendi hayatlarında bakılacak, bakılıp da sevilecek bir şey olmadığından, hem de kendileri ile yüzleşmeye hazır olmadıklarındandı aslında ama bunu fark etmeleri için daha zaman vardı önlerinde. En zoruydu insanın kendi gözlerine bakıp yalansız yüzleşmesi. O yalanlar olmasa, başka hayatlara bakılmasa geçer miydi o zor günler. Kendilerinin olmayanı yerden yere vurdukça rahatlıyordu belki içleri. Kendilerinin olsun istediklerinden değil de, canları yandıkça, can yakmak istediklerinden belki.
“Kul hakkına giriyorsunuz!” derdi Meliha hanım, “Öyle bilmediğiniz hayatlar hakkında, duyduklarınıza yargılara kapılmayın!”
“Bizim kul hakkımız ne olacak ya abla?” derdi Yeşim hemen. Onlara yapılınca, onların da başkalarına yapması hak değildi biliyordu ama savunmaya alıştırmıştı kendini.
“Kendi kul hakkınıza da girmeyin öyleyse!” derdi Melike hanım bu sefer, üç kız bakarlardı yüzüne.
“Kendimiz mi seçtik abla biz bu hayatı?” diye mızırdanırdı Yeşim, Gülsüme yardıma koşar konuyu değiştirirdi öyle atlar giderlerdi anlamadıklarını.
Adem sözü bitti halde gözünü çekememişti Emine’nin hüzünlü gözlerinden. Sevindiğini de görmüştü ya bir kaç kez, o buğulu gözlerin içinde yıldızlar parlamıştı o zaman. İstiyordu ki o yıldızlar parlasın yeniden, o da izlesin. Bir insanı izlemek nasıl bu kadar güzel olabilirdi ki?
Emine’de sanki Adem onu görmüyormuş da, bir perdenin arkasından bakıyormuş gibi kalmıştı öyle. Düşünceleri esir almıştı idrakini, sonunda hiç tepki vermeden durunca, gülümsedi Adem. Gamzesi vardı çenesinde. Bir adamın çenesi bu kadar sevimli olabilirdi.
“Dinledin değil mi?” dedi Adem gülümsemeye devam ederken. Önce ağzını kapattı Emine fark edip, kıpkırmızı oldu birden.
“Dinledim elbette!” dedi başını eğip.
“Tamam tekrar et o zaman!”
Emine tahtaya kalkmış çocuk edasıyla motor gibi saydı söylenilenleri.
“Tamam anlamışsın!” diyerek yüzüne uçan bir tutam saçı alıp indirdi yüzünden Adem ama bunu öyle doğal, öyle düşünmeden yaptı ki, ikisi de fark etmedi neredeyse.
Gülsüme “Ne zaman döneceksin Adem ağabey?” dedi gülerek, “Bu iki şapşiği bu uykudan uyandırmak gerek!” diye düşünmüştü. Ah Yeşim ablası olsa ikisine bakar ne kaynatırlardı şimdi. Soruyu sorar sormaz Ömer ile evlenmeden önce aşık olduğunu sandığı Nusret’i düşündü. Onun gözlerine bakarken aynı Emine gibi aptallaşırdı böyle ama ne oldu sonra? Babası onu Ömer’e vermek isteyince, tabanları yağlayıp gitti. Oysa kaçırsın isterdi Gülsüme onu, böyle Emine ve Adem gibi birbirlerine baksınlar, böyle Firuze gibi güzel de bir kızları olsun isterdi. Ömer yerine onunla evlense şimdiye çoktan anne olmuştu. Emine’de teyzeydi tabi. Hatta Firuze bile teyzeydi aslında.
“Yarın gidiyorum!” dedi Adem. Gülsüme hem kendi oyunlarını, hem de onları bölünce, Firuze hemen atladı dayısının yanına. Sandalyesinin arkasına tırmanıp, kollarını doladı ve astı kendini dayısının boynuna.
“Haydi dayı kaldırsana beni böyle!”
Adem kalktı oturduğu sandalyeden yeğenini gezdirmeye başladı çay bahçesinin içinde. Nüfus müdürlüğünden çıkınca oturmuşlardı soluklanmak ve hava almak için. Adem dönmeden biraz gezip açılsınlar istemişti.
“Geleceğim ara ara, sizi denize götüreceğim gelince. Ben yokken kendinize denize girmek için bir şeyler alın!”
“Heeeey!” diye bağırdı Firuze. Gülsüme ile Emine birbirlerine baktılar hemen, denize mi gireceklerdi yani hayal ettikleri gibi. Adem yeğeni ile dolanmaya devam ederken, Gülsüme yanaştı kardeşine, “Mayo mu giyeceğiz kız?”
“Ben giyemem!” dedi Emine.
“Niye giyemiyormuşsun?”
“Utanırım abla, onca insanın içinde mayoyla çıkılır mı?”
“Salak bir sen misin utanma duygusu olan, herkes için normal bu zaten! Kapalı mayolarda var hem, onlardan alırız biz de! Şart mı en açığını almak sanki. Denize girmek bizim de hakkımız!”
Yine o çocuksu cıvıltı eklenmişti sesine Gülsüme’nin, geleli bir gün olmuş olmamış ama içinde ne kadar çok bastırdığı şey olduğunu keşfediyordu daha şimdiden. Emine daha temkinliydi Gülsüme’ye göre, daha sakindi her zaman zaten ama Gülsüme kadar da örselenmemişti tabi daha hayatta. Gülsüme’nin içindeki volkanlar patlayacak yer aramaya başlamışlardı hemen.
“Yasaklanan şey güçlenir diyordu o gün televizyonda bir adam abla! Bak bize! Hepimizin hayata aç gözü. Deli gibi boşuna mı yapışıyoruz o ekranlara!” demişti bir kez Yeşim abla, Melike hanımla konuşurken. Kızların yanında akıllarını çelecek konuşmalar yapmasına kızardı Melike hanım.
“Yapışmayın, bir iş tutsun eliniz!” diye kızardı.
“Ben kızıma öyle baskılar yapmayacağım ki, baraj kapağı açılmış gibi fışkırmasın sonra hayata. Sakin sakin aksın huzurlu bir dere gibi!”
Gülsüme hayran olmuştu ablasının bu sözlerine, şiir gibi söylemişti sahiden. Baraj kapakları açılmıştı işte Gülsüme’nin tutamayacak diye korkuyordu bu içinden fışkıranları. Sevinç, neşe, acı, öfke ne varsa akın akın geliyordu kapaklara.
Emine’nin güvercini sakinleşmişti göğüs kafesinde, sırtında yeğeni ile mutlu mutlu gülümseyen Adem’e kaymıştı yine gözleri. Gülsüme’de dönüp baktı onlara, iki kardeş kendi hayallerindeki dünyalarına girdiler tetiklenmiş gibi.
Firuze denize girmek için ne gerektiğini anlattırıyordu dayısına o sırada. Akşama kadar gezip yorulunca döndüler eve. Aslında Adem de yorulmuştu hava değişimi, sürekli gelip gitmekten ve tabi olanlardan en çok. Yine de bir an önce ne yapabilirse yapabilmek derdindeydi. Firuze’nin kimliğini almıştı Emine’den ama ne olur ne olmaz diye bir fotokopisini çektirip bırakmıştı onlara. Çocukluğu Balıkesir’de geçtiği için bir kaç arkadaşını aramış, yeğeni ile misafirlerinin evlerinde kaldığını haber vermişti. Emine’ye de onların numaralarını kaydettirmişti telefonuna. Olur Adem yokken bir aksilik olursa onlar yetişecekti. İyi insanlardı, Emine çekinmeden ulaşabilirdi onlara. Bir şey olacağını düşünmüyordu ama Emine’nin içi rahat etsin istedi. O da hop deyince ışınlanamazdı zaten, kendi içi de rahat ederdi.
“Merak etme!” dediler arkadaşları, ikisi de evlenmişlerdi çoktan ama haberleşmeyi kesmemişlerdi Adem’le. Adem o gece de yeğeni ile uyuduktan sonra sabah erkenden ayrıldı evden. Emine yine kalkıp kahvaltı hazırlamıştı ona, Gülsüme’de uyanmış ama kardeşi rahat vedalaşsın diye Adem çıkana kadar kalkmamıştı yataktan.
“Kızlar sana emanet!” demişti Adem bu defa giderken. Görevine sadık bir asker gibi hemen başını sallamıştı Emine’de, Adem’in ayak sesleri kesilene kadar kapatamamıştı kapıyı bu defa. Adem’de arkasından camdan bakar mı diye başını çevirip bakmıştı pencerelere ama görememişti Emine’yi. Bakacakken ablası kalkıp ensesinde bitmişti çünkü.
“Pasaporta bu gün mü gideriz?” diye sordu Gülsüme hemen, geldiğinden beri Firuze’den farklı değildi ama Emine’nin hoşuna gidiyordu onun bu hali. Yıllarca kasvet içinde yaşadıktan sonra ablasının içindeki çocukla tanışmış olduğuna sevinmişti. Yüzünün rengi bile değişmeye başlamıştı iki günde.
(devam edecek)