Emine – Bölüm 18

Kardeşi daha fazla meraklanmasın diye kurulanıp çıktı banyodan, Firuze ile Emine sofra kurmuşlardı ona.

“Ablasının güzeli özledim yemeklerini, aynı annem gibi yaparsın sen!” diyerek oturdu sofraya sanki günlerdir açmış gibi yedi iştahla. Firuze bile güldü haline. O gülünce, Gülsüme’de gülmeye başladı, arkasından Emine kıkırdadı sadece. Firuze’de açılsın diye dışarı çıktılar biraz. Emine ablası dinlensin istiyordu ama Gülsüme’nin ruh hali yere göğe sığacak gibi değildi. Bir rüyada sanıyordu kendini bir yandan, bir yandan düşündükçe halini ağlama krizi geri gelecek gibi oluyordu. Denizin kenarına indiler, Firuze kumda koştu gönlünce, ayaklarını çıkarıp denize soktu. Yüzme bilmiyordu ki hiç biri, denizde oynamayı da bilmiyorlardı. Hava rüzgarlı olduğundan herhalde kimse yoktu sahilde. Firuze oynarken onlar da annelerinden, eskilerden konuştular biraz. Gülsüme evlenmeden hayal kurarlardı hep ikisi. Hiç böyle bir an yoktu hayallerinde. Hiç esir olduklarını ve kurtarılacaklarını düşünemiyorlardı belki de. Annelerinin iyi olduğu zamanlardı bunlar tabi.

“Sınava da girersin, ben de çalışır sana bakarım!” dedi Gülsüme. Her şeyi yapardı artık, buraya kadar gelmişti ya, her şey mümkündü bu hayatta.

“Yeşim abla ne olacak sence?” dedi Emine Firuze’yi göstererek, günlerdir çocuğun ruh hali yüzünden üzülüyordu, “Dakika başı sordu annesini, öyle küçük ki daha! Bir ablası da yok benim gibi!”

“Dayısı var neyse ki ayrıca biz onun ablaları değil miyiz? Annem ne derdi hatırla! Yeşim benim üçüncü kızım, Firuze’de torunum!”

“Teyzeleri oluyoruz o zaman!” dedi Emine saf saf.

“Salak! Düzeltmesen olmaz!” diye güldü Gülsüme.

Sanki günlerdir buradaydı, sanki geçmiş hiç var olmamış gibiydi o an.

“Biz de denize girelim, öğrenelim!” dedi sonra Firuze’yi izlerken, “Çocuk olmak ne güzel bak unuttu bir anlığına her şeyi hoplayıp, zıplıyor!”

Adem otobüsten indiğinde akşam olduğu için gidip bir otele yerleşti. Yanında hiç eşyası olmadığından, geç saatlere kadar açık olan yakındaki bir alış veriş merkezine gitti sonra. Avukata gidecekti sabah, şort terlik gitmek olmazdı buralarda. Alacaklarını alıp otele dönünce saate baktı, daha uyumamıştır diye düşünüp mesaj attı Emine’ye.

“Uyumadım!” dedi Emine, Gülsüme’yi öbür odayı vermişlerdi, o da Adem’in yerine Firuze’nin yanına geçmişti yine. Firuze sahilde çok yorulduğundan olsa gerek uyumuştu erkenden. Emine’de ablasına kendi bir kaç parça eşyasından vermiş, dinlensin diye rahat bırakmıştı odasında. Bütün gün konuşmuşlardı zaten. Hepsi yanmıştı rüzgardan, pespembe olmuştu açıkta kalan yerleri.

“Her şey yolunda mı?” yazdı Adem

“Firuze uyudu, sahile gittik bugün!”

“Sen nasılsın? Ablan iyi mi?”

“İyiyiz! Yeşim ablayı gördün mü?”

“Hayır! Yarın avukatla görüşüp onunla gideceğim!”

“Tamam!”

“Tamam, iyi geceler” yazdı Adem’de sonra telefonu komodinin üzerine bırakıp bir kolunu başını altına sokup düşünmeye başladı. Anne ve babaları öldükten sonra Yeşim’i burada tek başına bıraktığı için üzülüyordu biraz. Yanında olup kardeşine sahip çıksa, başına bunlar gelmezdi.

Mahallede Yeşim’in namı almış yürümüştü, kadınlar “Helal olsun cesur kadınmış!” dediler arkasından. Sanki kocayı öldürene kadar dayanıp kurtuluş tek bu olmalı gibi. Hepsi gelinlikle girip, kefenle çıkmayı öğretilmişti. Yeşim kefeni giyen değil giydiren olunca kahraman olmuştu belli ki. Şarttı kefen çünkü evlilikte, belki de çeyize eklenmeliydi.

“İnsanlar hep kefen parası biriktir de niyeyse kendine yakıştırıp hiç almaz be Melike abla!” derdi Yeşim konuşurlarken.

“Ne biçim laf kız o!” derdi Melike hanım hemen, aklına kızları gelirdi, onları sağlam yerlere emanet etmeden ölüp gitmeyi hiç istemezdi aslında. Ayakları yere bassa belki Yeşim’den beter olurdu korumak için onları ama olmamıştı işte.

Yeşim henüz bir yere sevk edilmediği için nezarette bekliyordu iki gündür. Ondan başkası da olmadığı için sessiz sessiz düşünecek fırsatı da oluyordu. Sonradan aklına geldiği için sormuştu memurlara “Öldü değil mi?”

“İşini yarım bırakmak istemiyorsun herhalde!” demişti erkek memur ters ters.

“Merak etme!” dedi kadın memur daha yumuşak bir sesle, “Artık sana zarar veremez!” derken ters ters baktı erkek memura.

Kadınlar alkış tutarken, erkekler kınıyordu Yeşim’i genelde. Bir Adem ayrıydı yine içlerinde, o olmasa bu hikayede kimse iyi erkekler de olduğuna inanmazdı herhalde. Nice Ömer’ler olduğu gibi, nice Adem’ler de vardı elbette. Biraz içlerinde vardı onların, biraz da sevilmeyi görmüşlerdi belki de. Sevgi hissedilen bir şey olsa da, sevmek öğrenilen bir şeydi. Nasıl seveceğini bilemiyordu bazen insan, çocukların küçük hayvanları severken sıkıp, farkında olmadan onlara zarar verme ihtimalleri gibi, severken kırıp, dökebilenler olduğu gibi, sevgiyi bilmediğinden hayata duyduğu öfke yüzünden kırıp dökenler de çoktu. Dokuz on yaşlarında kızlar ve erkekler birbirlerine sevgilerini, iterek, kakarak, vurarak, bağırarak gösteriyorlardı misal. Bilmiyorlardı çünkü henüz sevginin o çeşidini, çocuk bedenlerinde aile ve arkadaş sevgisinden farklı bir şey hissediyorlardı bazen. Korktukları için ite kaka uzaklaştırıyorlardı kendilerinde belki. Anneler çocuklarını sevgiyle bağrına basabiliyorlarsa, mutlu yüzlerle gülümseyebiliyorlarsa onlara, babalar anneleri ve çocukları sevgiyle kucaklıyor, onları koruyup, kolladığını, güveni hissettiriyorsa ne sevgi için dilenen, ne de sevmeyi bilmediğinden kırıp döken oluyordu o çocuklar.

Adem ve Yeşim’in anneleri sevgi dolu bir kadındı aslında, babaları da sevgi ve güvenin öteli adıydı. Adem biraz daha çok hatırlıyordu çok yaş farkları olmasalar da. Yeşim anne, baba ölüp ağabey de gidince hasret kalmıştı o sevgiye. O yüzden yanılmıştı belki de böyle, belki de başına gelenler sadece kaderdi.

Firuze anlayabilecek miydi babasını öldürdüğünü, çocuk yaşında annesinin katil olduğunu nasıl karşılayacaktı. İleride nasıl bakacaktı.

“Bizi kurtarmak için yaptım” demek, Allah’ın verdiği canı almaya bahane miydi?

“Ne yapsaydım ya?” diye söylendi kendi kendine, “Ya öl, ya öldüre geldi her şey! Ya annesiz, anne katili babayla kalacaktı kızım, ya babasız baba katili benimle! Çocuğa sunduğumuz hayata bak!”

Planlı bir saldırı değildi Yeşim’in ki, polis raporlarına bakmıştı avukat Adem gelmeden, vücudundaki darp izleri zaten kışkırtıldığını ve köşeye sıkıştırıldığını kanıtlıyordu. Kendini korumak için öldürmüştü kocasını Yeşim. Komşulardan sadece ikisi polis raporuna adamın gece yarısı kapıya bir başka kadınla geldiğini ve evde kıyamet koptuğunu söylemişlerdi. Kocasının ağabeyine de ulaşmıştı polis, o da kardeşinin, hırsız, hapçı ve ayyaş olduğunu söylemişti. Canı yanmıştı, küs oldukları halde kardeşiydi nihayet ama karısına ve kızına yaptıklarını işitince, o da bildiğini söyledi.

“Allah taksiratını affetsin!” dedi teşhis edip gitti.

“Yani?” dedi Adem, “Umut var öyle değil mi?”

“Doğrudan serbest kalır mı bilemiyorum, biraz hakime de bağlı. Bir cinayet var ortada ama cezasını paraya çevirmeye başarabiliriz belki!”

“Sahi mi? Tamam! Öderim ben!”

“Şimdi gidip görelim kardeşini!” dedi ve birlikte kalkıp Yeşim’i görmeye gittiler.

Yeşim ağabeyini görünce düşüp bayılacaktı neredeyse.

“Firuze iyi mi?” diye sordu hemen.

“İyi merak etme, Gülsüme ve Emine yanında!”

“Oh, şükür!” dedi Yeşim, “Affet beni Adem! Başına bunları getirdiğim için affet!”

“Sus şimdi avukatı dinle!” dedi Adem ve arkadaşı kardeşi ile konuşurken sessizce durdu yanlarında.

“Firuze bilmiyor merak etme!” dedi Adem ayrılırken, Yeşim katılarak ağladı arkalarından.

İşler uzarsa gereken her şeyi yapabilsin diye avukata bir vekalet verdi Adem. İşler çok hızlı yürümediği için dosyanın tamamlanıp savcılığa gitmesi mahkeme tarihin derken zaman vermek mümkün değildi. Gülsüme ve Emine’nin durumunu sordu sonra, arkadaşı olduğundan güveniyordu avukata.

(devam edecek)

Yorum bırakın