Emine – Bölüm 16

Yeşim’in içi rahatlamıştı Gülsüme’yi gönderince, o Emine gibi saf değildi. Biliyordu hallederdi söylediklerini. Gülsüme uzaklaşırken arkasına yaslanıp bıraktı bedenini gözlerini kapadı. Kocasının yerde yatan bedeni gelince gözünün önüne dikildi yeniden.

“İnşallah ölmüştür hayvan!” diye geçti içinden, aslında birinin canını almış olma fikri öyle korkutuyordu ki onu, cesaretle yapmış gibi hatırlamak istiyordu. Öldürmemiş de sanki başkası yapmış gibi ya da sadece bir hayal. Şimdi korkusuna yenik düşerse toplayamazdı kendini daha. Gülsüme kurtulmuştu, Adem gelmişti, Firuze güvendeydi.

“Yaşıyorum ya ben de!” dedi kendi kendine. Polis dönüp yan gözle baktı arkasına. Sustu ama yüzüne bir gülümseme gelmişti. Ne olacaktı ki daha? Eninde sonunda neyse cezası yatar çıkardı, “Oh be!” dedi yine. Polis kendi kendine başını iki yana salladı. Onun gözünde kocasını öldürmüş neredeyse göbek atacak psikolojisi bozuk bir kadındı herhalde. Öldürmeye çekinmeyen, katil ruhlu bir canavar. Bir de gülüyordu utanmadan. Bir gülümseyişin arkasında ne hikayeler olduğunu ne bilsindi polis ya da onu polis otosunun camından görenler. O delirmiş gibi bakan gözlerini, yüzündeki çarpık gülüşe karşılık hayatın ondan aldıklarını bilmezlerdi ki. Olaya bakarlardı onlar. Ne olduğuna, sonuca!

“Haticeye değil, neticeye bak!” derdi kendisi de sık sık aslında. Şimdi o kalabalıktan biri olsa, kendini böyle gözleri dönmüş ve gülümserken görse korkardı bile belki. Köşeye sıkışmış bir hayvanın korkudan delirmesinden başka bir hâl değildi oysa üzerindeki. Ölümle yaşam arasında o her şeyi göze almışlığın tuhaf cesareti. Seyit Onbaşı geldi aklına.

“Hah şimdi delirdin kızım sen!” dedi içindeki ses, az önce kocasını öldürmüş, kızının yüzüne bile nasıl bakacağını bilemeden polis otosunda otururken, bir Çanakkale kahramanına benzetmediği kalmıştı kendini. İnternette okumuştu Seyit Onbaşı düşman gemisine atılacak o mermiyi insan üstü bir güçle sırtlanıp yerleştirdikten sonra kahraman olmuş, savaştan sonra tüm gazeteciler toplanıp kameralarını hazırlamış ve Seyit Onbaşı’dan top mermisi sırtında fotoğrafı çekilmesi istemişlerdi. Seyit Onbaşı ne kadar zorlansa da top mermisini kaldıramadı. Sonra “Yine savaş çıksın, yine kaldırırım” dedi ama fotoğrafı tahta bir mermiyle çekilebildi. İşte böyle bir şeydi o “Can havli!” denilen şey. Eğer Firuze’nin babasından o tokadı yediği gün ayağa kalkabilmiş olsaydı, asıl o gün katil olurdu. Aslında o güçlü parmaklar boğazını sıkarken de ona güç veren kendi canı, değil kızının canıydı. Orada teslim olsa, Firuze’yi babasına verebilirlerdi, dayısından alıp. O büfeye yaslanmış korku dolu gözlerle babasına bakanın Firuze olduğunu düşündü tek bir an. İşte o andan sonra Seyit Onbaşı gibi artık ölümüne bir mücadele başlattı zihni. Bu da onların kurtuluşunun hikayesiydi ve birinin kendini feda etmesi gerekiyorduysa işte o da Yeşim’di. Korkmamak içini içinde ki kahramanı besledi durdu emniyete gidene kadar ve sonunda kendini ikna etti. İfadesinde olanı biteni anlattı, öncesiyle. Komşular da sorsalar söylerdi bildiğini. Adli tıp, boynunda ki ve bir kaç gün önce yaşanan arbedede vücudundaki ezik ve morarmaları rapor etti. Kendini savunmuştu Yeşim. Adam alkollüydü ve kanında muhtemelen uyuşturucu madde izine de rastlanılacaktı. O kadınlara gittikçe hap aldığını biliyordu Yeşim. Hikayeden sadece kocasını öldürdüğü kısmı çıkarmıştı zihni ve geriye sadece kahramanca kurtuluşu kalmıştı. İçi rahattı şimdi.

Yeşim’in koltuğu da boş olduğundan, Gülsüme sessiz sessiz duygu iniş çıkışlarını yaşadı yol boyunca, arada bir elini uzatıp boş koltuğu okşadı. Annesinin hep istediği gibi kurtarmıştı Yeşim ablası onları da, onu kim kurtaracaktı şimdi.

“Ah anne!” diye inledi, “Keşke seni de alabilseydik yanımıza!”

Ömer ne yapmıştı acaba, nasıl kudurduğunu düşündükçe onunda yüzünde Yeşim ablası gibi çarpık bir gülümseme belirdi. Ölmeden öldürmüştü o Ömer’i. Kölesi elinden gitmişti şimdi, namusu, hizmetçisi, şamar oğlanı, kum torbası, erkeklik gururu hepsi.

“Oh olsun!” diye geçirdi aklından, bulamazdı herhalde Gülsüme’yi. Nereden bulacaktı. Bakkalla konuşa bile bakkal bilemezdi ki nerede olduklarını. Emine’yi bulmuşlar mıydı, “Hayır!”

“Sen nasıl bulacaksın kardeşini?” diye araya girdi zihni hemen, azıcık toparladığı ruh hali kağıttan bir kale gibi dağıldı otobüsün zeminine. Muavin üzerine basarak geçti ve gelip eline bir bisküvi ile su tutuşturdu.

“Emine’nin sevdiğinden!” dedi bisküvi paketine bakıp. Parası, suyu, bisküvisi ve dağılan özgüveni ile başını koltuğa yasladı Emine ve Firuze’nin gözlerine de değip geçen manzarayı izledi bir süre.

Ömer karısına sahip çıkamadıkları için öfkeliydi ama bir şey söylememek için çıkıp gitti evden. Kendilerini Kaf dağında gören baba oğul kaldılar öylece karşılıklı. Bir haftanın içinde evdeki üç kadın biri ölü olarak çıkıp gitmişlerdi şu kapıdan. Baba ya da koca evinden ancak ölerek çıkabilmeleri gerekirken, tıpış tıpış kaçıvermişlerdi ikisi. Küçük kardeşe haber vermek geç akıllarına geldiğinden, o da dükkanı kapatıp koşmuştu eve.

“Ne oluyor ya?” diye bir sinirle girmiş ama babası ile ağabeyinin gergin sessizlikleri yüzüne duvar gibi çarpınca, süklüm püklüm olup, geçmişti koltuğa.

“Artık kız kardeşleriniz yok sizin, benim de kızlarım!” dedi baba, “Ne ölüleri, ne de dirileri giremez bu kapıdan! Anlaşıldı mı?”

İki oğlan salladılar başlarını, yapacak başka kahramanlık kalmamıştı ellerinde. Sanki kızlar dönmeye meraklı gibi, kapıdan sokmama tehditlerini savurdular kendi etraflarına, üç kez üflediler ve yeniden erkek oldular kendi aralarında.

“Polise gitmeyecek misiniz?” diyecek oldu, Gülsüme’nin kaçtığını duyan yengelerden biri telefonda, kocasından öyle okkalı bir azar yedi ki, kızlarla kaçmadığına pişman oldu bir an için. İki kıza sahip çıkamadılar mı dedirtsinlerdi kendine. Olmaz olsundu öyle kız kardeş, anneleri ölür ölmez ikisi de aileye en büyük ihaneti göstermişti. Yuh olsundu, yedikleri ekmek haram olsundu. Yarım akılları ile sağ mı kalabilirlerdi bu hayatta. Aile şereflerini iki paralık etmişlerdi. Falandı, filandı edebiyatları yettiğinde söylendiler günlerce.

İşin garibi Ömer’de gitmedi polise. Oynaşı onardı yıkılan erkeklik gururunu.

“Boşanma davası aç! Al soyadını, akla kendini!” dedi. Evli adamı ayartırken düşünmediği ne kadar kadınlık suçu varsa giydirdi Gülsüme’ye, o da içini rahatlattı. Zaten boşanıp, seni alacağım demişti Ömer ona. Niyeti yoktu gerçekte ama kadının şansı yaver gitmişti. İki gönlünü hoş eder, o yokken canı istediği gibi gezerdi yine. Erkeği idare etmesini bilmiyordu bu kadınlar. Pof pof seviyordu bu herifler, öve öve bitiremeyecektin her şeyini. Verecektin gazı bolca. Ömer’in nikahına girip başına gelecekleri görünce anlayacaktı tabi Gülsüme’yi de daha erkendi. Kendi kuyusunu kazarken yardım ettiğinin Gülsüme olduğunun o an farkında değildi.

“Her şerde illa ki bir hayır vardır!” derdi rahmetli Melike hanım. Kendi bacağına sıkan oynaş da Ömer’i pamuk edip, Gülsüme’nin arkasında bıraktığı bütün korkulardan arındırdı.

Ağabeyler, karılarını dövdüler o akşam. Evire, çevire, sonra koyunlarına aldılar. Bir hafta sürdü evlerinde arbede, kadınlar bir daha kızların adını anmamaları gerektiğini iyice öğrendiler o hafta. Yoksa ikisi de sokacak laflarını paketlemiş, çıngıraklı yılan gibi solmaya hazırdılar ama öyle olmadı.

Baba zaten üst katta kurulan çilingir sofralarında avuttu kendini, zavallı adam bir anda nasıl da yapayalnız bırakılmıştı. Oysa onun gibi bir adam nelere layıktı. Şeytan görsündü öyle kızların yüzünü. Hiç umurunda değildi ne oldukları, bunca zaman yedirdiği her dilim lokma haram olsundu.

(devam edecek)

Yorum bırakın