Sabahı zor etti Gülsüme, bir türlü uyku tutmamıştı. Bakkal açılır açılmaz atacaktı kendini dışarı, gözü saatte günün aydınlanmasını bekledi. Babası bir kaç kez tuvalete kalkınca, yukarı çıkar sandı ama dönüp yattı yerine, çıkmadı. Belli ki Emine’den haber gelirse diye bekliyordu o da, baba olup da merakından değil tabi, kemiklerini kıracaktı bulsa.
“Ah anacığım!” diye inledi, “Sen kurtuldun mu bilmiyorum ama Emine kurtuldu, darısı bana inşallah!” diyerek kalktı yataktan, zaten üstü başı ile uzandığından, kendine çeki düzen verip sessizce çıktı. Kapının önündeki vestiyerde her zaman bozuk para olurdu. Babası pantolonun ceplerini deliyor diye demir paraları oradaki kaseye atardı. Emine giderdi sabahları bakkala, şimdi olsa buradan bozukları sayar avucuna sıkıştırır, başı yerde, gider gelirdi bir koşu. Saçları görünmesin diye sıkıca bağlatırdı babası yemenisi. Ensesinden düğümler, örgüsünü de hırkasının içine atardı. Bozuk para kasesine eğilip, saydı Güsüme de, Emine gibi. Anahtara bakındı sonra. Uzun zamandır bu evde yaşamıyordu ki anahtarı nereye koyduklarını bilsindi. Babasının ki cebindeydi muhakkak. Başını kaldırınca vestiyerde asılı gördü Emine’in anahtarını, sanki kardeşinin özel eşyasını bulmuş gibi alıp kokladı, “Ah güzel kardeşim, bahtın açık olsun!” diyerek onu da tuttu avucunda, Emine’nin sokak terliklerini ayağına geçirip çekti kapıyı, daha iki adım atamadan arkasından açıldı kapı ve babasının sesi gürledi.
“Kız? Nereye?”
“Ekmek alacağım baba!”
Ter içinde kalmış atletinin kokusu burnuna kadar geldi Gülsüme’nin, “Çabuk gel oyalanma!” dedi karnını kaşıya kaşıya kapattı kapıyı.
Ömer, ağabeylerle konuşmuş, Emine’nin daha eve dönmediğini öğrenmişti. Gülsüme çıktıktan beş dakika sonra çaldı kapıyı. Babası anahtarı almadan çıktı diye kızına gürleyecekken, damadını karşısında görünce ciddiyetine büründü aldı içeri. Gülsüme’nin evde olmadığını öğrenince bir gerildi Ömer, iki adam gözleri saatte sessizce beklemeye başladılar. İkisi de çayı koymak ya da masaya bir şeyler getirmekle ilgilenmedi. Ömer’e evde hizmet edecek kimse olmadığından o da kahvaltı etmeden gelmişti.
Gülsüme bakkalı geçip, Yeşim’in evine doğru koşar adım giderken kalbi yerinden çıkacaktı neredeyse. Yeşim gözleri balon gibi açtı kapıyı.
“Ne oldu kız abla?” dedi korkuyla hemen Gülsüme.
“Yok bir şey be! Aklıma neler geldi işte, yağdım biraz! Kızları mı merak ettin?”
Başını hararetle sallayıp ablasının gözünün içine baktı ne diyecek diye, iyiler vardılar diye duyunca bir iç çekti. Yeşim rahatlasın diye aradı Emine’yi hemen beş dakika konuşsunlar diye verdi ablasına. İki kardeş daha birbirlerinin adını duyarken başladılar ağlamaya. Telefonda konuşmadılar koklaştılar sanki. Tabi Firuze annesinin aradığını duyunca kaptı Emine’nin elinden, “Gülsüme ablan gitsin arayacağım!” dedi Yeşim kapattırdı telefonu. Gülsüme o zaman gördü telefonda kayıtlı ismi, “Bahar”
“Abla kim Bahar kim?”
“Emine işte!” dedi Yeşim, “Ne diye kaydetseydim? Bahara ulaştı onlar sıra bizde!”
Gülümsedi Gülsüme, hızlıca anlattı bir hafta buralarda olduğunu, Yeşim’in yüzü aydınlandı.
“Kuyumcuya gideceğim bu gün, evde kalan bir kaç altın var, sakladıydım Onları bozduracağım. Biz de biner gideriz sonra. Uğra sen sabah yine tamam mı? Ben sana gününü derim!”
“Hemen mi gideceğiz öyle!”
“Hemen gidelim ya, Adem de kızdı bana! Zaten çok kalamaz o izinle geldi. Birlikte döner gideriz!”
“Yurt dışına mı gideceğiz?”
“Biraz kalırız orada ki bunlar bizi bulamasın. Adem’in küçücük evi ama ne olacak biz kızlar koyun koyuna yatarız bir odada!”
“Yatarız ya!”
“E pasaport falan yok bizde, vize yok!”
“Orası vize istemiyor da pasaportu hallederiz varınca! Dur bakalım şuradan bir çıkalım da!”
“Kocan gelmedi mi daha?”
“Yok ama eli kulağındadır!”
“Ben de gideyim babam arkamdan kalktı yetişti sabah, bakkal yoluna düşmeden ekmeğimi alıp döneyim!”
Sarılıp vedalaştılar sıkıca, Gülsüme çıkar çıkmaz, kızı bekliyor diye telefona sarıldı Yeşim. Gülsüme’de ekmeğini alıp nefes nefese eve döndü.
“Neredesin kız sen?” dedi Ömer’in sesi o terliğini değiştirirken.
“Ömer?” dedi Gülsüme, “Hoş geldin!”
“Haydi oyalanma da çayı koy!” dedi babası, “Bakkala sordun mu Emine’yi?”
“Bakkala mı?” dedi şaşkın şaşkın Gülsüme, yağ mıydı kardeşi, bakkala soracaktı, “Yok aklıma gelmedi!” diye seslendi mutfağa geçerken.
“Salak bu!” dedi Ömer, “Ben sorarım baba esnafa!” dedi erkek erkek.
“El kadar kıza sahip çıkamadılar!” diye söylendi babası, sanki Gülsüme ile ondan başkası vardı kızın yanında, hoş kendisi de yoktu da.
“Yeşim saklamıştır!” dedi Ömer. Gülsüme kocasının sözünü duyunca irkildi, “O kadını hiç gözüm tutmuyor benim!”
“Yapar! Analarını da gaza getirirdi! Polise söylesinler bizimkiler ara! O kadına polis sorsun!”
“Kocasını tanıyor musun baba sen?”
“Gördüm bir kaç kere mahallede, o kadar! Niye?”
“Ona soralım diyecektim!”
Gülsüme kulağı salonda, tepsiye koydu ikisi için bir şeyler getirdi, bıraktı önlerine.
“Bu Yeşim’in kocası ne iş yapıyor?” dedi Ömer ağzına koca bir ekmek atıp.
“Honk! Honk! Başladı gene!” dedi içinden Gülsüme ama yüzüne acıklı bri ifade kondurup, “Bilmiyorum!” dedi. Bilse söylerdi sanki. Bunlar Yeşim ablaya sardıklarına göre bir an önce gitmek lazımdı.
Ağabeylerin küçüğü geldi biraz sonra, bu defa karısı yanında değildi. Büyük ağabey dükkanı açacağı için o da babasının yanına gelmişti.
“Yengenin selamı var bir çay doldur!” dedi kardeşine. Sonra Emine’yi konuştular bir süre, Ömer kalkıp, esnafa ve karakola sormaya gitti. Bir polis arkadaşı vardı onu bulacaktı. Yarım saat geçmeden aradı, kimse görmemişti onu iki gündür. Karakoldaki arkadaşı da işi ele almış, takip edecekti. İşi olduğu için dönmeyecekti geri, kayınpederine başka isteği var mı diye sorup kapattı.
Bu şartlar altında bile evli değilmiş gibi babasının evinde olduğuna ve Ömer’in çıkıp gittiğine sevindi Gülsüme. Yeşim ablası sakın rahat davranma anlamasınlar diye tembihlediğinden işi bitince yanlarına oturup, sızlana sızlana bir parça ekmeğin içine koyduğu ekmeğini geveledi. Anneleri de yeni ölüp, Emine’de ortadan kaybolunca baba oğul bir şey diyemediler kıza ama televizyonun sesini açtılar. İki saat sonra babası gidip duşunu aldı, “Daraldım ben çıkayım biraz!” diyerek kapıyı çekti gitti. Ağabeyi gelen olursa diye evde bırakmıştı, arayacaktı babasını. Gülsüme de ağabeyi de üst kata çıkan ayak seslerini duymuşlardı ama ilgilenmiyormuş gibi yaptılar. Babası gidince, Gülsüme kalkıp evi süpürmeye başladı. Babası gelene kadar gelen giden olmadığı için ağabey- kardeş hiç konuşmadan oturdular.
Adem taksiden inip, parasını ödediğinde, evin ışıklarını yanar görünce, kızların uyumadıklarını anladı ama korkudan da ışıkları kapatmamış olabilirler diye, anahtarı kapıya sokmaya cesaret edemedi, aradı Emine’yi. Firuze kanepede sızdığı için Emine uyanmasın diye kaldırmamıştı yerinden. Televizyonun sesini kısmış boş boş bakıyordu. Telefon çalınca fırlayıp, önce sesini kıstı. Sonra arayan ismi görünce anladı Adem’in geldiğini, farkında olmadan salonun perdesini aralayıp dışarı baktı ama Adem çoktan kapıya vardığı için göremedi.
“Adem ben!” dedi Adem fısıltıyla, “Uyumuş muydunuz?”
“Geldiniz mi?”
“Kapıdayım!”
“Açıyorum!” diyerek kapattı telefonu Emine, yemenisini sardı başına, sessizce gidip açtı kapıyı.
“Adem ben!” dedi Adem tekrar, “Firuze uyudu mu?” diyerek girdi içeri.
“Kanepede uyudu!”
Adem çantasını yere bırakıp, salona geçti, koltuğa cenin gibi büzülmüş yatan küçük kıza baktı. Sonra gidip onu sevgiyle kucakladı ve hangi odaya taşıyacağını bilemediği için dönüp Emine’ye baktı. O kadar uzun boylu ve iri bir adamdı ki, Emine Firuze’nin kucağında kaybolduğuna şaşıp kaldı ama neden baktığını anlayamadı.
“Hangi oda?” dedi Adem. Odanın kapısına koşup açtı hemen o da.
(devam edecek)