Emine – Bölüm 10

Emine ve Firuze servise binmişler eve doğru gidiyorlardı. Adresi şoföre göstermiş, şoför de o son durak diyene kadar inmemelerini tembihlemişti. Uykusuzluk, stres ve yorgunluk, sıcakla birleşince Emine zor tutuyordu uyumamak için. Firuze nihayet başını ablasının koluna dayamış uyumuştu biraz. Denizi görünce heyecanlanmışlardı ikisi de. Otobüs gara yanaşmadan da bir kaç kez görünmüştü Deniz. Şimdi de denize yakın gidiyordu yol. Annesi çok severdi böyle yeşil yerleri ama bundan sonra hiç birlikte olamayacaklardı ki. İnci gibi taneler inmeye başladı yine yanaklarından ama bu kez eliyle silip durdurdu kendini. Firuze’ye baktı göz ucuyla. Bu çocuk ne yapsındı? Küçücüktü daha. Emine bu yaşlardaydı annesi yatağa düştüğünde. Annesinin başına gelenleri okuldan gelince duymuş, ufacık çocuğun nasıl etkileneceğine aldırmadan detaylıca konuşan komşular yüzünden günlerce annesine çarpan arabayı görmüştü rüyalarında. Hastaneye de götürmemişti ağabeyleri önü. Gülsüme ile ikisini evde bırakıp gitmişlerdi. O zaman küçük ağabeyi de bekardı. Babası ile o gitmişlerdi duyar duymaz. Küçük ağabeyi dükkanda bırakmışlardı. Bir sürü ameliyatlar geçirmişti Melike hanım o kazadan sonra, kendine de çok zor ve çok sonraları gelmişti. Emine ve Gülsüme neredeyse on beş gün sonra görebildiler ilk kez annelerini. Hatırlıyordu Gülsüme kardeşini teselli için onunla uyuyordu kazadan beri. O da ilk önce anneleri öldü de onlara söylemediler sanıyordu ama sonra ağabeyi ile babasının sürekli gidip gelmeleri ile ikna olmuştu yaşadığına. Ölse niye durmadan hastaneye gitsinlerdi, cenaze olurdu zaten arkasından. Emine annesini görmek istediği için sürekli ağlıyordu Firuze gibi. O yüzden anlıyordu Firuze’yi ve aslında o yüzden korkuyordu onu teselli edememekten. Onu kimse teselli edememişti o zamanlar. Doktorlar ancak üç ay sonra söylemişlerdi annelerinin bir daha yürüyemeyeceğini. Kadıncağız o kadar çok acılı ameliyatlardan sonra normale dönemeyeceğini duyunca ikinci bir şok yaşamıştı resmen. Çok zor günlerdi hatırlıyordu. Evin bütün işleri ablasının başına kalmıştı. Babası hemen okuldan ayağını kesmişti Gülsüme’nin. Birinin evde kalıp, annesi ile kardeşine bakması gerektiğinden bu da Gülsüme’ydi tabi ki. Melike hanım iki gözü iki çeşme ağlıyordu her gün kızını düşürdüğü durum için ama hiç şikayet etmiyordu Gülsüme. Yeşim abla ile o zamanlar da yakınlaşmışlardı. Eskiden de görüşürlerdi ama Melike hanımın başına gelenlerden sonra onlardan ayak çekmeyen bir o vardı. Gülsüme’ye de çok yardımcı olmuştu o zamanlar. Emine hatırlıyordu, hem teselli veriyor hem de gelip ev işlerine yardım ediyordu. O zamanlar Firuze daha doğmamıştı tabi. Yeşim abla, Gülsüme’ye öğrettiği gibi kendisi de hap kullanmıştı başlarda, sonradan karar vermişti çocuğa. Kocası da bu kadar beter değildi anlattığına göre, yoksa asla çocuk yapmazdı. Firuze’nin doğumundan sonra başlamıştı azar azar sapıtmaya. Yeni evli sayılırlardı Melike hanım kaza geçirdiğinde. Mahallede kimsesi olmadığı için kendi ailesi gibi gelip sarılmıştı onlara. Kendi anne, babası hayatta olmayıp, ağabeyi de yurt dışında olunca tek başınaydı iyice.

“Sırbistan çok uzak mı?” diye sormuştu o zaman Emine. Yurt dışı denilince bambaşka bir yer düşünürdü. Filmlerdeki gibi ışıl ışık sokaklar, yüksek binalar, pahalı arabalar falan.

“Onlar Amerikan filmlerinde oluyor!” demişti Yeşim gülerek. Kocasıyla evlendikten sonra gitmişlerdi ağabeyin yanına iki kez. Adem gezdirmişti onları Belgrad’da.

“Buradan daha çok tarihi binalar var ama yani öyle çok da farklı değil! Evler var eski bizimkiler gibi! Kiliseler var, kocaman yeşil bir park var!”

“Kiliseye mi gidiyor ağabeyin?” demişti Gülsüm’de merakla. Daha önce yurt dışı görmüş ya da yurt dışında tanıdığı olan kimseyi tanımamışlardı ikisi de. Yeşim de ağabeyi sayesinde gitmiş görmüştü zaten. Vize de istemiyorlardı oraya, uçağa binip gidiyordun sanki burada bir yere gidiyor gibi. Uçağa binmek nasıl bir şey onu da Yeşim abladan dinlemişti Emine. Gülsüme ile çok özenmişlerdi, bir gün beraber gitmeyi hayal etmişlerdi hep birlikte

Gülsüme tek başına işlere yetemeyince, köylülerinden dul bir kadın getirmişti babası eve. Aslında yapmazdı da Gülsüme’nin yemeklerini sevmemişlerdi baba-oğul.

“Sen annenle, kardeşine bak!” demişlerdi ona, “Kadın da yemek, ütü, temizlik işine baksın!”

Dilsizdi Suna teyze, Melike hanımın halini görünce üzülmüştü. Konuşamadığı için hikayesini öğrenememişlerdi hemen. Sonra köyden babasının bir akrabası iş için uğrayınca anlatmıştı. Doğuştan dilsiz olduğu için ailesi deliymiş gibi davranmıştı ona. Evlenmemişti hiç. Oysa sadece konuşamıyordu. Yaşlı anne-babasına bakmıştı en son. Kardeşleri hep evlenip gitmişlerdi. Ağabeyinin borçları yüzünden köydeki evlerine haciz gelince, sığıntı gibi yaşamıştı onun bunun yanına. Yanlarında kaldığı akrabalarının birinin evinde tecavüze uğramış, adamı ağır yaralayıp, sakat bıraktığı için bir süre de hapiste yatmıştı. Hapse de düştükten sonra kimse istememişti onu evine. Kendini savunmuş dememişlerdi de korkmuşlardı daha çok. Böyle bakıma muhtaç birileri oldu mu yatılı gidiyordu evlerine şimdi. Son baktığı yaşlı adam ölmüştü, Melike hanıma bakıcı arandığı haberi geldiğinde. Bakıcılık diye gelmişti ama ev işine razı olmuştu. Fark etmezdi zaten. Karın tokluğuna başını sokacak yere ihtiyacı vardı sadece. Melike hanım ölene kadar kalmıştı onlarda. Varlığı ile yokluğu bile belirsizdi. Melike hanımın öldüğü sabah kaybolmuştu ortadan. Ne Gülsüme, ne Emine anlamamışlardı nereye gittiğini.

“Baban yollamıştır!” demiştir Yeşim abla, “Kadının sabıkası da var belki de suçu üstüne yıkarlar diye korkup kaçmıştır!”

Şoför “Son durak!” diye bağırdığında sıçramıştı Emine düşüncelerinden sıyrılıp. O sıçrayınca, Firuze’de korkup uyanmıştı. Küçük çantalarını alıp, adresi yeniden sordular orada birilerine ve on dakika yürüdükten sonra evi kolayca buldular. Firuze, dayısı geldiğinde bu eve gelip kaldığı için görünce tanıdı hemen zaten.

“Dayım içeride mi?” dedi uykulu gözlerle Emine’ye.

“Yok!” dedi Emine, “O da gelecekmiş ama!”

“Gelsin dayım bizi herkesten kurtarır!”

Uzun süredir kapalı kalan ev havasızdı biraz ama Yeşim ablanın dediği gibi pis değildi öyle, bir kaç sinek ölüsü vardı yerlerde. Camları açtılar hemen. Firuze bir anlık olanları unutmuş olsa gerek, elinden tutup gezdirdi her yeri ona. Buzdolabının fişini taktılar beraber. Süpürgeyi arayıp buldular. Oyalansın diye onun eline tutuşturdu süpürgeyi Emine. Acıkmışlardı. Mutfak dolaplarını karıştırdı ama bozulur diye hiç gıda bırakmıyorlardı evde. Çay ve şeker vardı sadece, biraz da tuz.

Firuze eski model koca süpürgeyi evin içinde gezdirmeye uğraşırken, kapattırıp, “Markete gidelim haydi!” diyerek çıkardı onu evden yeniden. Evin yerini unuturlar diye adresi kağıdını yine yanlarına almışlardı. İki sokak ötedeki marketi bulup girdiler. Firuze ablasının mutlu olsun diye aldığı dondurmasını yerken döndüler eve. Ne olacaklarını bilemediği için çok bir şey almaya cesaret edememişti Emine. Bir parça tavuk, az pirinç, salata malzemeleri, kahvaltılık bir şeyler ve ekmek gibi temel şeyleri aldılar sadece. Evde temizlik malzemelerinden bolca olduğundan onlara hiç girmediler. Eve dönünce yeniden Firuze’ye süpürgeyi verip kendisi de mutfağa girdi.

Sahanda yumurtaya ekmeklerini batıra batıra güzelce yediler. Karınları doyunca iyice uykuları gelmişti. Zaten ne yapacaklarını bilemedikleri için, Yeşim ablanın annesine ait olduğunu düşündüğü iki kişilik yatağa nevresim serip uzandılar. Markete çıkarken Yeşim ablaya mesaj yazmıştı ama daha gelmemişti cevap.

(devam edecek)

Yorum bırakın