Daha kapıyı açar açmaz gözünün önünde çakan şimşeklerle neye uğradığını şaşıran Gülsüme, patlayan dudağını tutarak baktı kapıdaki iri cüsseye. Ömer gece bulduğu kutunun içindekinin ne olduğunu sormaya sabah ilk iş eczaneye uğramış, oradan beri gözü dönmüş bir şekilde hırlayarak gelmişti kapıya.
“Sen o kuş beyninle bana kumpas mı kuruyorsun lan!” diye gürledi yerden doğrulmayı beceremeyen Gülsüme’ye bir tekme savurarak. Babasının evinde, annesi daha dün toprağa verilmişken, kapı eşiğinde yediği bu dayağın nedenini anlayamadan acıyla kıvrandı Gülsüme. Gürültüye kalkan babası yerdeki kızı ile yüzü öfkeden kararmış damadını görünce “Hayırdır Ömer?” dedi uyandırıldığında bozulduğunu belli ederek.
“Hayır değil baba!” dedi Ömer içeri girip vurdu kapıyı arkasından, “Senin bu kızın var ya! Doğum kontrol hapı içiyormuş meğer!”
“Ne?” dedi babası sanki kızın kötü kadın oldu demişti damadı, “Gülsüme? Doğru mu?” dedi gürleyerek.
Ömer bir tekme daha savururdu da babasının gözünün önünde ya çekindi ya da kalanına da o vursun istedi belki girdi içeri kanepeye bıraktı kendini. Erkekliğinden şüphe ettirmişti onca zaman çocuğu olmuyor diye. Kolay değildi yaşadığı. O kadar haklıydı ki kendi içinde, bu evden dün bir cenaze çıktığını filan düşünemedi. Düşünen Gülsüme’den başka olmayacaktı o sabah Ömer böyle gelmeseydi ama o da neye uğradığını şaşırdığı ve hap lafını duyunca buz kestiği için unuttu her şeyi.
“İçmedim!” diye inledi yerden, yalandan başka çare yoktu şimdi.
“Yalan söyleme!” dedi kocası.
“Billahi içmedim. Evlenirken Yeşim abla vermişti, bende öyle çekmeceye attım duruyordu!”
Babasıyla, kocasının tereddüt ettiklerini hissettiği için devam etti, “Billahi içmedim baba! Atmayı unutmuşum kalmış çekmece de!”
“O çok bilmiş Yeşim bulandırıyor bunların akıllarını hep!” dedi babası
“Doktora ondan mı gitmiyordun? Hap yüzünden mi?” dedi Ömer, geçmemişti daha onun öfkesi.
“Yok!” dedi Gülsüme, doğrulup, düzeltti üzerini, “Utandığım için!” dedi başını yerden kaldırmadan.
“Emine’ye söyle kahvaltı hazırlasın!” dedi babası gürleyerek, “Bir hapımız eksikti şimdi!” diyerek dönüp girdi odasına.
“Emine” ismini duyunca, Gülsüme’nin karnına kramplar girdi bu kez, bu gün bu evden sağ çıkmayı başarırsa daha da ölmezdi herhalde. İnleyerek karnını tutunca, kocası yediği tekmeden sandı.
“Doktora gideceğiz tez elden!” dedi Ömer, “Göreceğiz neden?”
Aslında kendisi de korkuyordu doktora gitmekten, sorun sende dese ne diyecekti el aleme. O yüzden karısının oyalanmalarına kızmış gibi yapıp göz yumuyordu ama böyle bekledikçe de olmuyordu.
“Dua et annen yeni öldü!” dedi sonra bunları hatırlayınca.
“Annen!” kelimesi tekrarlandı Gülsüme’nin zihninde, bir kere de “Annem” diyememişti ağzına yapışacak gibi. “Bunun yatalak anası”ydı annesinin adı kocasının ve ailesinin dilinde. O da inadına Şükran anne diyordu onun annesine, en azından bir sahip çıkış yoktu bu ifadenin içinde. Böyle söyleyen çok olduğu için alınmıyorlardı onlar da.
“Ben bir çay koyayım!” diye kaçtı mutfağa, ağzından sızan kanı yaladı diliyle, pas tadı gibi tuhaf tadına alışmıştı kendi kanının. İlk değildi bu ağzının içinde kendi kanıyla dolanışı. Dişleri kırılmıştı bir keresinde. Burnunun kenarlarına kadar morarmıştı ağzı, iki gün yoğurttan başka bir şey yiyememişti.
Hatırlıyordu küçüklüklerinden beri annesi de dayak yerdi hep. O kaza kurtarmıştı annesini dayaktan. “Şerden kurtaran şer” diyordu Yeşim ablası. Hoş yatalak olsa da döven adamlar vardı karılarını muhakkak. Karısından umudu kalmayınca, kadınlıktan çıkarmıştı onu, o yüzden dövmeye bile eriniyordu belki.
“Kızlar ne yaptı acaba?” dedi kendi kendine. Onca şey yaşayıp güne akacak kadar bozuktu ruh hali aslında. Birden bire hiç bir şey olmamış gibi davranabildiğini fark etmişti bir kaç kez. Çok iyi rol yaptığından ya da güçlü olduğundan değil, deli gibi hissediyordu kendini böyle zamanlarda. Bir film izlemişti adam çocukken annesi onu dövüyor diye başka bir kimlik yaratmıştı kendine. Yıllar sonra büyüdüğünde annesini o kimliği ile iyi hatırlamıştı hep. Diğer kimliği ortaya çıktığında tanımıyordu sanki ikisi birbirini.
“Ben de mi öyle oldum acaba?” diyordu kendi kendine, iki kimlikli bir deli. Bu değildi ama şimdi konu, kızlar tabi ki ondan önemliydi. Emine’nin gidişini daha anlamamışlardı ama birazdan bir kıyamet daha kopacaktı. Hiç değilse ağzı burnu dağılacaksa da kendinden geçmeden iyi olduklarını bilebilseydi. televizyonun sesi yükselince anladı babası ile Ömer’in yine kanepeye yerleştiklerini, tepsiye iki kişilik kahvaltı hazırlayıp, koydu önlerine.
“Emine nerede?” dedi babası yine.
“Uyuyor içeride ellemedim hiç!” diyerek geçip oturdu karşıdaki koltuğa, döndü o da televizyona. Sanki daha kırk beş dakika önce kapının ağzında yerde o sürünmemişti. Sanki dün annesini kaybetmemiş, kız kardeşini bilinmez bir yolculuğa göndermemişti. Eline bir kase çekirdek verseler, öyle izlerdi televizyondaki her şeyi.
Bir saate kalmadan ağabeyleri ile yengeleri geldi. Birer tepsi de onlara hazırlayıp getirdi. Evde yemişlerdi ama dünden kalanları sorunca mecburen hepsine getirmek zorunda kaldı. Çaydanlık tükenince, ikinciyi koymaya geçiyordu mutfağa boş boğaz yengelerinden biri sordu bu defa, “Nerde Emine?”
Az önce bardakları doldurduğu için elinde çaydanlıkla, Emine’nin odasının kapalı kapısını işaret etti başıyla.
“Ne yatıyor bu saate kadar?” dedi ağabeylerinden bir tanesi, karısına bakıp, “Git kaldır şunu!” dedi.
“Öyle deme kız annesini kaybetti!” diyerek cık cıkladı karısı güya iyi yenge ayaklarında, yine de kalkıp gitti Emine’nin kapısına. Seslendi, içeriden ses gelmeyince açıp girdi. Gülsüme az sonra çıkacak kıyameti ötelemeye çalışır gibi musluğu sonuna kadar açmış, dolan çaydanlığa bakıyordu.
“Odada yok!” dedi gelin, gardırop ve çekmeceler hâlâ açık olunca işkillenmişti.
“Nasıl yok?” dedi erkeklerin hepsi birden.
Nasıl kendini o ruh haline soktuysa, Gülsüme de suyu açık bırakıp koştu içeriden, neredeyse oskarlık bir performansla daldı kardeşinin odasına. Sonra çıkıp “Yok!” dedi aptal aptal.
“Sizin şu Yeşim ablaya falan mı gitti acaba?” dedi bilmiş gelinlerin biri.
Babasının suratındaki tuhaf ifadeyi görünce irkildi Gülsüme ama adam “Git bak orada mı?” dedi ters ters. Gülsüme sanki bunu bekliyor gibi anında terlikleri ile fırladı sokağa. Yeşim’in evine varana kadar nefesini zor ayarladı. Kızları soracaktı gider gitmez, haber almış mıydı. Allah’tan telefon vardı ellerinde. Hem soracaktı ne yapayım hepsi evde diye? Çok iyi oynamıştı, kendisi için bile böyle güçlü bir iç güdüsü olmamıştı hiç bir zaman. Hap içmedim derken bile palavra attığı belliydi ama çok iyi oynamıştı. Garip bir özgüven gelmişti üzerine.
Yeşim gelen kocası mı diye korkarak açtı kapıyı, şaşırdı Gülsüme’yi görünce, “Kız niye geldin anlarlarsa ya!”
“Abla babam gönderdi, Emine orada mı git bak dedi! Ben de koşarak geldim işte!”
Yeşim gülümsedi çarpık bir yüzle, komşular duyar diye, kolundan çekip içeri soktu Gülsüme’yi. İkisi de birbirlerine evden çıktıktan sonra olanları anlattılar hızlıca. Yeşim Gülsüme’nin yüzündeki kan izini Emine gitti diye yediği dayaktan sanmıştı ama doğum kontrol hapı ortaya çıktı diye yediğini duyunca, iyice paniğe kapıldı.
“Bizim de acilen gitmemiz lazım Gülsüme!” dedi inleyerek.
“Abla niye biz de gitmedik ki dün gece?”
“Dur, dur acele etmeyelim. İyiler kızlar yoldalar! Sen şimdi evdekileri işkillendirme, git geri ablam bilmiyormuş de! Ev kalabalıksa her kafadan bir ses çıkar sen yırtarsın!”
(devam edecek)