Ne Gülsüme, ne Emine uyuyamıyorlardı. Arada yukarıdaki kadının işveli kahkahası geliyordu gecenin sessizliğinde.
“Utanmıyorlar!” diye geçirdi aklından Yeşim, yan gözle baktı Gülsüme’ye, sersemlediği için belli anlamıyordu sesin nedenini. Babası daha karısının toprağı soğumadan yukarıda keyfindeydi.
“Geber inşallah o kadının tepesinde ikinizi bir gömsünler!” dedi Yeşim yine hırsla. Artık nefret ediyordu tüm erkeklerden. Yok ağabeyinden değil! Bu mahallede gördüklerinden. Hayır bir tane mi iyi adama denk gelmezdi bu kadınlar.
Firuze’den başka uyuyan yoktu evde. O da belli ki iyi rüyalar görmüyor, inliyor, iç geçiriyor, ağlar gibi sesler çıkarıyordu. Uyanıp da ağlamasın diye ellemiyordu Yeşim. Kalkıp Emine’ye baktı sonra,
“Uyuyamadın mı?” dedi içi acıyarak, annesinin yıllarca elinin kolunun bağlandığı bu yatakta eli kolu bağlı yatıyordu zavallı.
“Yok abla uyku tutmuyor!” dedi burnunu çekerek Emine.
Başını sallayıp döndü salona Yeşim, “Uyuyamaz tabi, nasıl uyusun! Dün gece bir can aldı, bu gün hayvan gibi tepiniyor tepemizde utanmaz!” diye söylendi yine. Söylenmek nefes almak gibi olmuştu artık hayatında, söylenmezse boğulacak sanıyordu kendini.
“Dilime vurmuş benim!” derdi her zaman.
Gülsüme kaldırdı başını, olacakları kurup duruyordu kafası, sonra annesini hatırlıyor başlıyordu ağlamaya.
“Abla ya biz nasıl geldik buralara!” dedi çaresiz bir sesle, “Sence kurtulur muyuz hepimiz sahiden?”
“Allah büyüktür kızım! Yaşamak iste sen yeter ki, umudunu kaybetme!”
İkisinin de bilmediği Ömer’in o gece ağrıyan başına ilaç ararken Gülsüme’nin çekmecesinde bulduklarıydı. Kafası çok basmadığından okusa da anlamamış, kutuyu sabah eczaneye uğrayıp sormak için cebine koymuştu.
Otobüsün saatine iki saat kala Yeşim öpe, seve uyandırdı kızını, “Firuze, balım! Kalk hadi kızım yola gideceğiz!”
“Ne yolu?” dedi kız gözlerini ovuşturarak.
“Emine ablanla seni yolluyorum Balıkesir’e! Dayın da gelecek oraya!”
Firuze bir anda ayılıp atıldı annesinin boynuna, “Gitmem ben sen olmadan!”
“Dur kızım boğacaksın yine beni! Geleceğim ben de! Bak Emine ablan annesini kaybetti, çok üzgün! Ona da moral olur. Sen sakın anne diye ağlama ki o da daha çok üzülmesin tamam mı?”
“Olmaz!” dedi Firuze sıktı iyice annesinin boynunu.
“Sen koca bir kız oldun artık Firuze lütfen yapma! Bak Gülsüme ablan evine gidecek sabah, Melike teyzen de yok, Emine ablanı kime emanet edelim!”
“Babası var ya!” derken pişman oldu Firuze, biliyordu ki babalara emanet edilmezdi kimse, onunki dövüyor, Emine’nin ki öldürüyordu.
“Tamam değil mi?” dedi Yeşim kızının sessizliğinden faydalanıp.
“Ne zaman geleceksin?” dedi Firuze bu sefer.
“Çok değil, Gülsüme ablanla geleceğiz hem de! Dayın bizden öne gelir belki. Özlemedin mi dayını?”
“Özledim!”
“Koca dayın korur bizi herkesten, sen merak etme!” dedi Yeşim, kızının kollarını çözdü, Emine’nin yanına gittiler beraber içeri.
“Haydi Emine zaman geldi!”
Emine annesinin yatağı ile vedalaşır gibi okşayarak doğruldu yerinden. Çantalar hazır olduğu için akşamdan kalan bir kaç şeyi hazırlayıp yedirdiler kızlara, sonra uygulamadan bir taksi çağırdılar. Duraktakiler onları tanırsa diye oradan çağırmak istememişlerdi. Gülsüme, Emine’ye sıkıca sarıldı taksiye binmeden, “Kendine dikkat et ablacım! Geleceğiz biz de tamam mı?” diye inledi. Emine tutamadı göz yaşlarını ama ona da Firuze ağlamasın diye susması tembihlenmişti. Yeşim el salladı Gülsüme’ye, şimdi işin zor tarafı ondaydı, sabah gelenleri idare edecekti tek başına. Emine’nin yokluğuna delireceklerdi belki de.
Taksi karanlık sokakta uzaklaşırken, Gülsüme korktu iyice geceden, “Allah’ım hayırlı sabahlara çıkar hepimizi!” diyerek girdi içeri. Ev iyice sessizleşmişti onlar gelince. Emine’nin bitiremediği pidenin kalanından ısırdı bir parça, evde yesinler diye pakette yapmışlardı.
“Unutmaz da dolabın fişini takar inşallah hemen!” dedi kendi kendine. Yukarıdan gelen cilveleşmelerin sesi geldi kulağına, “Allah belanızı versin!” diyerek annesinin odasına o geçti bu sefer. Kapıyı da kapattı ki annesinin yatağında uyumuş kalmış, Emine’nin gidişini duymamış olsun.
Bir kaç saat sonra bir anahtar girdi kapıya, babasının balgamlı öksürüğünü duydu. Sonra banyoya girip, duş alışını, oradan mutfağa oradan da yatağa gidişini. Hiç doğrulmadı yerinden, zaten sabah olmuştu artık. Acaba erken uyanıp, Emine’nin gittiğini fark etmiş gibi mi yapsaydı, yoksa babasının uyanıp fark etmesini mi bekleseydi bilemedi. Gerildi iyice. Bu saatte yatan adam öğleden önce kalkmazdı, o da geç yatmıştı ikisi de uyuyabilirlerdi aslında ama gelen giden olursa da olmazdı. Edemedi doğruldu bir saat sonra, babasının odasından yoğun bir horultu yükseliyordu. Yine beddua edecekti ki, “Allah’ından bul!” dedi geçti mutfağa. Yeşim abla dönmüş müydü acaba eve? Babası uyurken gidip baksa mıydı beş dakika?
Yeşim aralıksız ağlayan iki kızı bindirip gelmişti otobüse ama onun da ciğeri parçalanmış, nefesi kesilmişti ayrılırken.
“Allah’ım yeniden kavuşmayı nasip et!” diyerek hıçkırmıştı yarım saat daha otogar da, sonra bir taksiye binip gelmişti eve. Anahtarı kapıya korkarak sokmuştu ama ev sessizdi. Belli ki kocası gelmemişti gece. İçeri girip kendini kanepeye bıraktı, dünden beri tutup durduğu tüm zehri göz yaşları ile akıttı günün ilk saatlerine.
Emine ve Firuze o kadar çok ağlıyorlardı ki otobüste, sonunda diğer yolcuların uyarısı ile muavin geldi yanlarına.
“Polisi mi arasak bu kızlara bir şey olmuş!” diyenler vardı yolculardan. Emine polis lafını duyunca korktu iyice, “Annemi kaybettim!” dedi hıçkırarak. Otobüsten “Aaa!” sesleri yükseldi hemen, yanındakini de kardeşi sandıklarından elleşmediler bir daha. Firuze korkudan iyice sokulmuştu Emine’ye. Çocuk güvendiği birine dokunmadan rahat edemiyordu bile artık. Emine kime tutunsa bilemiyordu. Çantasındaki telefondan ses gelince çıkardı hemen, Yeşim “İyi misiniz?” diye yazmıştı.
“İyiyiz merak etme!” yazdı ona ama ne Yeşim iyiydi ne de onlar aslında.
“İnince ara beni mutlaka!” yazdı Yeşim bu sefer, “Tamam!” diye cevap yazdı ona. Yanında küçücük bir kızla bilinmeze gidiyorlardı. Daha mı güvenliydi önlerindeki yol, yoksa arkalarında bıraktıkları mı o da bilmiyordu. On sekizine gelmişti ama içindeki o küçücük kız çocuğu hep küçüktü. Ürkek, korkak, çaresiz bir çocuktu o. Melike hanım toparlamıştı hep ruhunu. Ev işi biliyordu yapardı ama aklını, ruhunu kime emanet edecekti şimdi.
Gülsüme cesaret edip gidememişti Yeşim ablasına, ses etmeden evi toparlamaya çalışmıştı biraz. Annesi çok severdi düzeni. Ne olacaktı bu ev şimdi? Emine gidince kocası da getirmezdi herhalde babasının yanına ama belli de olmazdı. Babasına kim yapacaktı yemekleri, annesinin bakıcısı da gelmezdi artık! Yoktu zaten dünden beri neredeydi bilmiyordu, yeni aklına geldi. İnsan onca zaman baktığı kadının cenazesine olsun gelmez miydi? Gelmiş miydi ya da? Öyle karışıktı ki kafası ne yaşadı, ne yaptı hiç bilmiyordu. Olur bir daha gelemez diye o da Emine gibi annesine ait bir şeyler almak için yeniden odaya girdi. Babası kesin atardı ne bulsa bu evden, Emine’yi görememekten de korkuyordu aslında şimdi. Annesinin odasından bir tespih ile annesinin bir elbisesini koydu torbaya, sonra dönüp Emine’nin odasına girdi. Gardırobun kapısı ardına kadar açıktı. Çekmeceleri de öyle. Kim bilir ne koymuştu o kafayla çantasına. Bir şey lazım olur mu arkadan yollar ya da götürürüm diye bakınmaya başladı odaya.
Kapı güm güm vurulunca yüreği ağzına geldi.
“Eyvah! Kızlara bir şey oldu kesin!” diye koştu kapıya, gelen kimdi, Yeşim mi? Polis mi? Kim?
(devam edecek)