Elinden geldiğince hızlı, düşe kalka gitti Yeşim’in evine. Kapıyı çaldı çaldı, açan olmadı önce.
“Yeşim abla! Uyan annem öldü!” diye hıçkırdı kapının ağzında. İçeride bir hareketlenme oldu gibi olunca, anladı evde olduğunu. Firuze’nin minik ayak sesleri terliklerini sürüyerek yaklaştı açıldı kapı. Çocuğun ağlamaktan sanki gözleri akmıştı.
“Ne oldu?” dedi Emine kendi haline rağmen, “Niye ağladın sen?”
“Babam annemi çok kötü dövdü Emine abla, bana da vurdu!” diyerek hıçkırmaya başladı çocuk. Emine eliyle kapıyı itip, daldı içeriye. Yerde ağzından burnundan kan gelmiş Yeşim’i görünce, kaldı öylece.
“Yeşim abla!” diye inleyip çöktü yanına hemen. Yeşim kendi başına kalkamadığı için ona tutunup doğruldu biraz. Kocası evden yeni çıktığından daha toparlanamamışlardı ikisi de.
“Hayvan herif kıza da vurdu!” dedi böğrünü tutarak.
Firuze koşup sarıldı annesinin boynuna, “Korkuyorum anne!” diye ağlamaya devam etti. Yeşim kendi canının acısını bırakıp sarıldı kızına sıkıca, “Tamam bitecek az kaldı merak etme!” dedi burnundan akan kanı sildi elinin tersiyle.
“Kapıya bir kadın getirdi dün utanmadan!” dedi Yeşim inleyerek, “İçeri sokacakmış, evde çocuk var!”
“Yeşim abla annem öldü!” dedi Emine ruh gibi bir sesle. Umudu sandıkları Yeşim’i o halde görünce iyice kırılmıştı kolu, kanadı.
“Kız ne diyorsun sen?” dedi Yeşim de şaşkın şaşkın, “Yalan de ne olur!”
“Vallahi değil Yeşim abla!” diyerek akşamdan beri olanları hıçkıra hıçkıra anlattı Emine. Annesinin boynuna bir maymun gibi asılı kalmış Firuze’nin gözlerindeki korkuyu fark etmedi ikisi de. Çocuğun gözlerinin önünde babası girip öldürdü annesini yattığı yerde. İyice sıktı Yeşim’in boğazını kolları.
Yeşim kızını kucağından bırakmadan inleyerek kalktı ayağa, “Dur geliyorum!” dedi Emine’ye, Firuzenin kollarını çözüp, sardı ona. Döndü gitti içeriye.
Emine sarıldı Firuze’ye bu sefer. İki çaresiz durdular Yeşim kendine çeki düzen verip geri gelene kadar. Ağzı burnu patlamış da olsa, kızını da giydirip, tuttu elinden, Emine ile gittiler Melike hanımın evine. Onlar gittiğinde cenaze çoktan çıkmıştı evden. Ağabeyler de gitmişti cenazeyle, baba, gelinler, bir köşeye büzülmüş ağlayan Gülsüme ile kayınpederi ile haberleri seyreden Ömer’den başkası yoktu evde. Sanki akşam yemeği için sofra hazırlansın diye bekler gibi günlük haber seyrediyorlardı ikisi de. Gelinler mutfağa geçmiş helva için malzeme arıyorlardı dolapta. Emine’nin geldiğini duyunca seslenip çağırdılar bulsun diye.
Yeşim darmaduman olmuş haline aldırmadan baş sağlığı dileyip geçti Gülsüme’nin yanına. Gülsüme onu salona girince gördüğünden beri ağzının ayarı bozulmuş gibi açmış bakıyordu yüzüne.
“Abla?” dedi inleyerek.
“Sana çok acıdım galiba!” dedi Yeşim ağzını eliyle kapatarak, konuştukça acıyordu kurumaya başlayan yaraları.
“Elleri kırılası, Firuze’ye de vurdu!” dedi fısıldayarak. Dayağın şoku vardı hâlâ aklında, hangi olayın travmasını yaşasa kendi de bilmiyordu.
“Abla gitti annem! Emine babam yaptı diyor!”
“Sus duymasınlar!” dedi Yeşim, “Anlattı bana da!”
Laf dinlemesin diye kızının eline telefonu vermişti ama çocuk yaşadıklarının korkusundan bir şeyle oyalanacak halde bile değildi.
“Abla, Emine’yi kurtar diyecektim sana ama!” dedi Gülsüme neredeyse salak bir ifadeyle.
“Melike ablama son görevimizi yapalım! Bulacağım bir çare!”
“Ağabeyini mi arayacaksın?”
“Arasam zembille mi inecek şimdi tepemize! Halledeceğim diyorum. Bence hepimiz birden yok olalım cenazeden sonra!”
“Gülsüme ara şu ağabeyini ne yapmışlar!” dedi babası öküz öküz, “Gelirken ekmek alsınlar!” diyecekti herhalde.
Yeşim’i sevmiyordu evin hiç bir erkeği, gelip, gidip bunların aklını bulandırıyor diye düşünüyorlardı. Emine’yi fark edip tutabilseler göndermezlerdi kapısına ama kız hızlıca fırlayıp kaçınca cenaze ile ilgilenmeleri gerektiğinden durduramamıştı hiç biri.
Firuze kanepedeki kıllı adamın Melike teyzesini öldürdüğünü duyduğu için korkudan ne konuşuyor, ne kıpırdıyordu. Aslında ne eve gidip, babasını bir daha görmek, ne de burada kalıp, olanları dinlemek istiyordu. Annesinin bir eteğini, bir elini çekiyordu habire istemsizce. Yeşim dönüp bakıyordu bir şey mi diyecek diye, kız bir şey demeyince dönüyordu yeniden Gülsüme’ye.
Babasının ses tonu uyardı ikisini de doğruldular. Gülsüme babasının telefonuna uzanırken, Yeşim’de mutfağa yöneldi helvaya bakmaya. Emine annesinin öldüğü yatağa oturmuş ağlıyordu içeride. Gelinler birbirlerinden daha iyi olduklarını ispat peşinde didişiyorlardı helvanın başında, Yeşim’i görünce sustular. Onlar da kocalarının ağzıyla sevmiyorlardı Yeşim’i ama ağzı burnu dağılmış görünce duramayıp sordular.
“Abla? Ne oldu sana böyle kaza mı geçirdin yoksa?”
“Kapıya çarptım!” dedi Yeşim cevap vermek istemediği için ama dayak yemekte ustalaşmış iki kadın anladılar çarptığı kapının kim olduğunu. Yüzlerini saklıyorlardı artık bu hale gelmemek için, savunma sanatına yeni bir boyut getirmişlerdi ikisi birden.
Koca dayağı yemek günlük hayatın bir parçası gibiydi artık hayatlarında. Koca, baba, ağabey erkek namına kimi buldularsa neredeyse uzatacak hale gelmişlerdi yanaklarını.
“Dayak manyağı” ediyorlar diyordu Yeşim ama kaçmaya değil konuşmaya daha çok cesareti olan o ağzını kırmışlardı sonunda. Gelinler arkasından böyle konuştular mutfaktan çıkınca. Melike ablasının helvasını yapmak istiyordu ama acısı da çok olup, gelinleri de görünce, Emine’yi buldu gidip.
“Sen benim yanımdan ayrılma tamam mı?” dedi Yeşim, “Firuze’ye de sahip çık, cenazenin saati belli olsun, ben bir eve gidip geleceğim sonra!”
Emine konuşulandan hiç bir şey anlamasa da salladı başını. Annesi bu odada ne yaşamıştı kim bilir bir gece önce. Elini uzatıp yastığını okşayınca uyandı babasının onu boğmuş olabileceğine. Uykusunda falan öldüğüne inanmıyordu bir türlü.
Duyanlardan baş sağlığı için uğrayanlar olmaya başlamıştı yavaş yavaş. Ağabeylerden cenaze saatini bekliyorlardı ki duyursunlar. Tırcılardan yola çıkacak bir kaçı uğradı kapıdan. Komşulardan yemek getiren oldu bir iki tane. Haber yayılmıştı mahalleye çabucak. Eve diye pişen bir iki tencere ile tepsi börek gelmişti hemen.
“Gülsüme çay koy!” dedi babası. Kahvaltı da yapmadıkları için acıkmıştı yemek kokularını duyunca.
“Evin kedisi ölse daha çok üzülür insanlar!” diye homurdandı Gülsüme, o da dayak arsızı olmuştu artık. Tutamıyordu çenesini. Neyse ki televizyonun sesinden, ne Ömer, ne de babası duydu ne dediğini. Yeşim anladı alışık olduğu için onun konuşmasına. Melike hanımın başında da annesi anlamasın diye böyle konuşurdu Gülsüme.
“Ah ablam ah!” diye iç çekti Yeşim. Çektiği “Ah!” ların birazı da kendi ağrılarınaydı. Firuze’yi alıp salondan, Emine’nin yanına oturttu, kapıyı da çekti üstlerine. Öküz kocasına buraya geldiklerini bile söylemeyecekti. Ertesi sabaha kadar gelmezdi daha! Dayağı atıp çıkmıştı paşa paşa pislik. Kimin koynunda yatarsa gelmezdi daha!”
Kafası hızlı hızlı çalışıyordu Yeşim’in, Melike ablasının ölümü ile onun dayağı aynı zamana sıkışınca hem durumun vehameti çoğalmış, hem de serseme döndüğü için aptallaşmıştı iyice. Bir plan yapıp önce çocukları kurtarmak lazımdı gemiden. Kurtaracak erkekler olmadığından, kadınlar yapacaktı bu işi. Gülsüme annesinin acısına, kardeşini kurtarmanın paniğini sarmıştı, çünkü duymuştu Ömer’den Emine’ye yakıştırdığı birini, ağabeyleri ile konuşacak yapacaktı o işi. Kendi gibi tırcı itin birine verdirecekti kızı. Her tırcı it olduğundan değil, it olan Ömer’di.
Nihayet cenazenin ikindiden önce kalkacağı haberi gelince, mahalleliye, çevreye haber verildi. Zaten yatalak olan Melike hanım kurtulmuştu duyan herkese göre. Kurtulmuş muydu sahiden, kurtaramadan gittiği kızında mıydı aklı.
(devam edecek)