Emine – Bölüm 3

Ömer çocuk olmuyor diye bir kaç kez homurdanmıştı Gülsüme’nin ağabeylerine. Sanırsın dünyaları ödeyip, mal kusurlu çıktı diye geri dönen müşteriydi kendisi. Yeşim abla diyordu bunları tabi.

“Kullandığına, mahvettiğine saymıyor da hayvan! Belki de onca dayaktan olmuyor çocuk! O aptal ağabeylerine söyle sorarlarsa! Vuruyor de yatakta, ayakta, parçalıyor içimde ne varsa! Çocuk neremden çıkacak de!”

“Nasıl diyeyim abla ağabeyime böyle!”

“Denmez tabi!” diyordu Melike hanım. Sanki terbiye candan önemliydi. Hayır terbiye de değildi asıl konu, nefes alacak yer bırakmazlardı adamda bunlar, bırak çocuk doğurmayı. Ömer’in avukatlarıydı çünkü hepsi. Ayıp diye dememişlerdi babalarına da kendi karılarına sormuşlardı ikisi de, dayaktan akıl bırakmadıkları karıları vardı ikisinin de. Dayakları yedikleri yetmiyormuş gibi bir de birbirlerini kıskanıyor, hiç anlaşamıyorlardı.

“Hangimiz daha çok dayak yedik oynuyorlar herhalde!” diyordu yine Yeşim abla, en çok o homurdanıyordu. Söylediklerinin yarısını yapacak cesareti olsa zaten çekmezdi o hayatı da, o da kendini rahatlatıyordu işte anlatırken, çemkiriyordu hayata.

Yengeler kocaları onları önemsiyor diye doluşup gelmişlerdi kayınvalidenin evine Gülsüme oradayken. Tanıdıkları doktorlar vardı, kadındı hem de! Ağda yapar gibi açacaktı işte ne vardı! Çocuk doğururken ne yapacaktı ya, hınkıracak da burnundan mı inecekti bebek.

Birbirinden zerre haz etmeyen iki elti, Gülsüme’nin neden çocuğu olmuyor konulu komediyi sürdürmüşlerdi saatlerce. Melike hanımın da tepesi atmıştı ama evdekilere sözü geçmeyince, gelinlere hiç geçmiyordu elbet.

Akşama kadar akıl öğretip gittiler. Hiç demediler ki, bu kız bir yıl önce sülün gibi girdiği evden, maymun gibi dönmüş.

“Evlilik yaramamış!” dediler kendi kendilerine, ne demekse?

Kendi yedikleri dayaklardan uyuşmuş beyinleri ile eltilerini de kötülemeyi ihmal etmeyip, doktora gitmesi lazım dediler kocalarına.

“Götürün o zaman!” dedi ağabeyler de. Gülsüme’ye soran yoktu tabi yine.

“Benim var doktorum!” dedi Yeşim abla, “Sen öyle söyle onlara! Gittik bir şey yok dedi deriz! Ömer gitsin doktora önce!”

“Abla hap içiyorum ben Ömer niye gitsin!” dedi Gülsüme ağlamaklı bir sesle.

Şaplağı patlattı kafasına Yeşim ablası hemen, “Biliyoruz! Sende gelinler gibi et beyinli oldun iyice!”

Gülsüme kocası gelene kadar oyaladı herkesi Yeşim ablanın doktoru diye. Sözde gitmişler, her şeyin tastamam yerinde demişti doktor yüzlerine.

Böylece bir süre daha gitti her şey birbirinin aynı şekilde.

Bu arada Emine’yi üniversite sınavına sokmaya kararlı Melike hanım, kızının sınava gireceğini duyurdu kocasına. O zamana kadar “Hadi neyse!” diyerek sesi çıkmamıştı kimsenin ama üniversite deyince kulakları dikti adam.

“Ne sınavı?” dedi gürleyerek, “Başımıza ne olacak bu okuyunca! Sana bakıyor, kadınla diye ses etmiyorum ben! Üniversiteye gideceğine evlensin bir an önce!”

“Evlensin de Gülsüme gibi mi olsun?” dedi Melike hanım.

Kendi bulduğu kocaya kusur bulmasına bozuldu kocası, kızı kusurluydu gebe bile kalamıyordu hâlâ.

“Olmaz dedim uzatmayın!” dedi elinin tersini sallayarak. Sözü kanundu ona göre.

“Olmaz dedim uzatmayın!” kendi başına öylesine bir cümle olması gerekirken, insanların ve tabi ki kadın ve kızların hayatını mahveden namlı cümlelerdendi. Yeryüzünde kibirle yürüme diyen kitabın insanı olduğunu sanan bu adamlar yaratılana kibir edip, hak yemekten çekilemiyorlardı geri.

Melike hanım, Emine’yi Gülsüme gibi yapmaya hiç niyetli değildi. kaybeden tek şeyiydi kızının kalan hayatı bundan sonra. Emine kurtulsun ona ne olursa olsun diye düşündüğünden susmadı o gece, sesini duyulsun diye içeriye söylendi durdu. Emine korkusundan kaçmıştı odasına. Babasının sabır gösterecek bir adam olmadığını biliyordu. Annesi yatağa düştüğünden beri hiç dövmemişti ama bu gece sessiz biteceğe benzemiyordu.

Babasının kanepeden hızla kalkıp, annesinin yattığı odaya daldığını duydu. Kapının kilidi de çevrilince, duramadı odasında fırladı. Kapıyı açmak istedi olmadı, “Baba!”, “Anne!” diye bağırdı bir kaç kez.

Babasının içeri girmesi ile ses hemen kesilmişti. Babası kapının kolunu tutunca, korkuyla bir kaç adım geri çekildi Emine.

“Uyudu annen! Git yat!” dedi babası, yüzündeki karanlıktan ödü patladığı için kaçtı odasına ama annesine ne olduğunu öğrenemediği için de korkudan uyuyamadı. Gün ağarınca, evdeki sessizliğe ses katmamaya çalışarak çıktı odasından gitti annesinin kapısına kilitliydi.

“Dövdü kesin annemi!” diye hıçkırdı, “Görmeyeyim diye de kapıyı kilitledi, acıdan bayılttı kesin! Kırdı beki de kalan kemiklerini! Anne!”

Babasının odasından sesler duyunca, panikle kaçtı yine odasına. Nasılsa kalkıp işe gidecekti. O zaman gerekirse kapıyı kırıp girecekti annesinin yanına, Yeşim ablasına haber verecek “Annemi götürelim!” diyecekti. Babası zavallı yatalak annesini de dövmeye başladıysa bunun arkası gelirdi. Okumayıverirdi ayrıca, değer miydi şu yaşadıklarına sanki. Annesini bu evde bırakıp, kaçsa kim bilir neler gelirdi ikisinin de ayrı ayrı başına. Bir kader vardı doğuştan, ne yazıldıysa yaşanacaktı nasılsa. Babası böğürerek öksürdü bir kaç kez. Telefonla konuştu mırıl mırıl. Yarım saat sonra kapı çaldı. Babası gideceğine ağabeyleri geldi belli ki. Akşam olanları mı anlatıyordu acaba, onlar da gelip Emine’yi döveceklerdi kesin şimdi. Kapısını kilitleyip içeri mi saklansa, yoksa çıkıp annesini mi korusa bilemezken. Büyük ağabeyinin sesi ile inledi ev, “Emine! Kalk gel hemen!”

Kapının üzerindeki uyduruk kilit, ailesi olacak bu üç adamdan koruyamazdı maalesef onu. Ailesinin korumadığını da ancak Allah korurdu. Hızlıca değişti üzerini, çıktı yanlarına mecburen. Dayak yiyeceğim diye beklerken, büyük ağabeyi gelip sıvazladı saçlarını, “Başımız sağ olsun kardeşim!”

“Ne?” dedi Emine hızlıca annesinin kapısına kaydı gözü, kapı açıktı şimdi. Bir şey diyemeden koştu odaya. Annesinin yüzüne çekilen çarşafı görünce yığıldı olduğu yere.

“Uykusunda ölmüş!” dedi babasının domuz gibi sesi.

Hırıldayarak süründü annesinin yanına Emine, dayaktan morarmış yüzünü görmek için açtı çarşafı. Melike hanım sanki uykuya yeni dalmış gibi huzurlu gözüküyordu. Çarşafı çekip indirdi aşağıda. Ağabeyi tuttu kolundan çekti geri Emine’yi “Ne yapıyorsun delirdin mi?”

“Ömer’i aradım, Gülsüme gelir şimdi!” diyerek, çıkardı zorla Emine’yi odadan. Emine gözleri fal taşı gibi açılmış, yüzünde çarpık bir şok ifadesi anlamaya çalışıyordu olanları. Annesinin hiç bir yerinde ne bir morluk, ne bir yara izi vardı. Babası odaya girer girmez ortaya çıkan o sessizlikten sonra bir daha hiç konuşmamıştı. Dayak veya boğuşma sesi de duymamıştı. Uykusunda mı ölmüştü sahiden? Kapı neden kitliydi o zaman?

Gülsüme’nin feryadı mahalleyi inletince, herkes zavallı yatalak Melike hanımın uykusunda ölüp gittiğini öğrendi. Emine bir türlü anlatamadı ablasına gece olanları fırsat bulup. Ömer, ağabeyleri ve babası akbaba gibi dolanıyorlardı sürekli. Gülsüme annesinin ölüsü başına yere çöküp ağlamıştı sadece. cenazeyi almaya eve geldiklerinde, birden fırlayıp, gitti Emine’nin yanına. Sanki o ana kadar hiç hatırlamamış gibiydi kardeşini. Kolundan tutup kıracak gibi sıktı ve dişlerinin arasından, “Daha koymazlar seni bu evde! Yeşim’i bul hemen!” dedi hırlayarak.

“Abla babam öldürdü bence annemi!” dedi Emine’de korkuyla.

Gülsüme, tuhaf tuhaf baktı kızın yüzüne, “Ne diyorsun sen be?”

Emine hızlıca olanları anlattı Gülsüme’ye, “Allah belalarını versin bunların!” dedi Gülsüme, ayakta zor duruyor, yalpalıyordu konuşurken, “Yeşim’i bul git çabuk!”

“Nasıl çıkayım evden şimdi?”

“Emine kız, git Yeşim’e haber ver!” dedi Gülsüme yüksek sesle.

Emine terliklerini giydiği gibi fırladı evden kimse yorum katamadan. İki kez tökezleyip, düştü yolda, annesi gitmişti hayatından, canını kurtarmaya mı kaçıyordu şimdi o.

(devam edecek)

Yorum bırakın