Emine – Bölüm 2

Melike hanım hayattan ayrılsa, zerre göz yaşı dökmezdi evin erkekleri. Gülsüme ile Emine yanardı analarının ardından. Melike hanım gözünü yummadan kurtarmak istiyordu küçük kızını, o daha hayattan anlamasa da Yeşim’in gözünün içine bakıyordu her geldiğinde bir çözüm sağlasın diye. Kendine hayrı olmayan Yeşim de anlıyordu ama daha kendi kızını kurtaramıyordu ki kocası ile olan hayatından. Kumara da alıştıkça iyice hırçınlaşıyordu kocası, ağabeyini arayıp borç istesin diye sıkıştırıyordu sürekli. Yurt dışında çalışıyordu, evli bile değildi. Onca parayı ne yapacaktı tek başına?

Kumara yatırmayıp bir hayra kullansa isterdi tabi Yeşim ama yapmıyordu. Bahsetmiyordu bile Adem’e arayınca. Kocası ile kötü olduklarını da söyleyemiyordu ki daha. Kızı Firuze’yi de tembihliyordu şimdilik dayına bir şey belli etme diye. Firuze küçücüktü daha ama korkuyordu o da babasından. Annesine bağırıp tehdit ettiğini duyuyordu sürekli. Altına işiyordu her gece. Çok utanıyordu yaptığına ama oluyordu işte. Korkudan olurmuş diye duymuştu Yeşim, çocuk babasından korkusuna işiyordu işte yatağa hâlâ. Hiç kızmıyordu Firuze’ye, “Olsun ben de yapıyordum senin yaşında!” diye yalan atıyordu ne yapsın. Firuze, Melike hanımlara gelince de duyuyordu tabi her konuşulanı. İyice psikolojisi bozuluyordu çocuğun. Bazen Emine’ye diyorlardı “Haydi sen oyala!” diye, ikisini nasıl kurtarsalar onu konuşuyorlardı birlikte. Biri yatalak, biri koca dayağından aklı neredeyse oynamış, biri de hem aldatılan, hem de kumarcı kocaya dayanmaya çalışan kadın bir araya gelince maalesef kolay olmuyordu işler. Yeşim’in ağabeyi hariç tutunacak dal bile yoktu ortada.

“Kızım söylesene ağabeyine ne bekliyorsun?” diyordu Melike hanım ama Adem’in kocasının yaptıklarını duysa başını belaya sokmasından korkuyordu. İyilikle bırakmazdı ki kocası bunları. Bir kötülük planlardı illa. Öyle de bir adamdı. Hırslıydı çok. Terkedilmeye, istenmemeye tahammülü yoktu.

“Aynı!” diyordu dişlerinin arasından Gülsüme annesine duyurmadan, anlıyordu Yeşim onun ne dediğini.

“Bir kadına yetmemeyi hazmedemiyor bunlar!” diyordu Yeşim, “Bal gibi de biliyor kendi de! Beğenilmemeyi, istenmemeyi ölüm kalım meselesi haline getiriyorlar. Sen kim oluyorsuna dönüyor işler hemen! Hayır da sen kim oluyorsun acaba senden büyük Allah var! Öyle değil mi Melike abla!”

“Öyle de bak işte bana, ellerine düştüm kaldım. Ya sana kıza bir şey yaparsa, ölmez de benim gibi sakat kalırsanız daha mı iyi! Ara şu ağabeyini başı belaya giriyorsa girsin diyeceğim de, polisi var, şeyi var!”

“Ya ne polisi Melike abla! Şu yan sokaktaki Halime’yi ne çabuk unuttun. Ne dedi polis, adam bir şey yapmadan koruyamayız demedi mi? Adam sokağın ortasında bıçaklayıverdi kızı, polis bir şey yapsa da kıza yaramadı, öldü gitti zavallı!”

“Ben de bunu anlamıyorum ya!” diyordu Melike hanım, damadının da gözü göz değildi anlıyordu. Gülsüme azıcık terslense o da yapardı aynısını. Kız uysalken yiyordu onca dayağı belli ki.

Tabi bilmiyordu aslında Gülsüme de uysallık edemiyordu her zaman. Kolay değildi Ömer’e katlanmak, canını çok acıtıyor diye söylemişti bir kaç kez, tokadı vurup, “Acımak böyle olur!” diye tükürür gibi konuşmuştu yüzüne. İnsan demeye utanıyordu kocası için, “Ne yemesi, ne yatakta insana benziyor! Honk! Honk! Görsen domuz gibi aynı!” diyordu Yeşim ablasına.

“Aman benim ki çok kibar görünüyor da ne oluyor kız, tırcısı, turcusu hepsi aynı işte bunların. Kendilerini nimetten sayma öğretiliyor hepsine! Allah Emine ile Firuze’yi korusun böyle adamlardan!”

“Evlenmesinler bence!” diyordu Gülsüme ama Melike hanım kabul etmiyordu bu düşünceyi, “Nasıl evlenmesin, ne olacak ya sap gibi bir başına, nasıl anne olacak! Başına bir koca şart!”

“Yani Melike abla affedersin de var başımızda kocalarımız işte ! Şimdilik aklın olsa evlenir miydin bu adamla!”

“Bununla olmasa başkasıyla evlenirdim kızım mecburen!”

“Ya git Allahaşkına! Kim sokuyor bunları kafalarımıza bilmiyorum! Hani iyi adamlar çıksa bahtımıza tamam da, ben evliliğe karşı değilim yani aslında, bu adamlara karşıyım!”

Gülsüme hararetle sallıyordu başını, sanıyordu ki Nusret ile evlense başka olurdu, oysa o da Tırcı Ömer’in lacivertinden başka değildi. Sahip bile çıkmamıştı sevdiğine.

Emine lise sona gelene kadar bir çare bulamadan birbirlerine ağlayıp durdular. Bu arada Yeşim ablanın kocasının kumar borçları ayyuka çıkınca, bir kaç kez dövdüler sokak ortasında, ağzını burnunu kırdılar.

“Ay keşke öldürseler ben de kurtulurum!” diye dert yandı Yeşim abla gelip ama hastaneden çıkınca aynen devam etti adam karı-kız, kumara! Birinden borç alıp, ötekine ödüyordu. Karısı aramayınca kayınbiraderini kendi aramıştı bir kaç defa, kumar dememiş de para lazım demişti sadece. Karısının ağabeyine bir şey anlatmadığının da farkındaydı o arada. Adem de dönüp kardeşini aramıştı ne diyor bu diye. Yeşim, gene gerçeği söylemeyip, “Ailesine lazım ağabey verme!” deyivermişti. Adem’den para gelmeyince şüphelenmişti adam karısından ama bir şey dememişti. Adem’in tersinden biraz çekiniyordu aslında o da. Adem korkutucu bir adam hiç değildi ama iri cüssesi ve davudi bir sesi olduğu için çekiniyordu insanlar ondan. Oysa bir karıncayı bile incitmeyecek kadar naifti. Tabi kardeşinin yaşadıklarını duysa, naifliği kalmaz, tersi dönerdi. Biliyordu Yeşim ağabeyini, aralarında iki yaş ya var ya yoktu ama Adem her zaman sahip çıkmıştı ona. Bir keresinde kardeşine laf atıyorlar diye iki kişiyi evire çevire dövmüştü yol ortasında. O dayağın hikayesi yayılınca herkes korkmuştu Adem’den de Yeşim’e bulaşmaktan da. Anlatıla anlatıla abartılmıştı da tabi, birini öldürmüşe kadar gelmişti sonu. Kocası da namından korkuyordu ağabeyinin. Yoksa o da biliyordu ne kadar naif göründüğünü. Cesaret edemiyordu zorlamaya.

Yeşim de “Ağabeyime söylettirme bana!” diye tehdit ediyordu onu ama artık bir işe yaramıyordu bu tehditler. Düzenli bir kadına da gitmiyordu, bir sürü kadın vardı hayatında. Para yetişmiyordu kumarına, kadınına. Yeşim’in altını parası hiç bir şeyi bırakmamıştı evde. Annesinin evini satsınlar diye de baskı yapıyordu ama ağabeyi ile ortak diye ona da çok karışamıyordu. Sadece karısının üzerine olsa çoktan satmış yemişti evin parasını. Kendi ailesi de yaka silkeliyordu zaten, herkesten para istediği için kimse açmıyordu telefonlarını. Ağabeyinin evinden altın bir saati çalmıştı bir kere konuşmuyordu ağabeyi onunla.

Bu arada evleneli bir yılı geçmesine rağmen hâlâ bebek olmadığı için Ömer kuşkulanmaya başlamıştı Gülsüme’den. Ailesinden aldığı akılla habire doktora gitmekten bahsediyordu. Gülsüme de ben utanır açamam bir yerimi doktora diyerek oyalamaya çalışıyordu kocasını ama uzun süre idare edeceğini sanmıyordu.

“Doktor anlar mı hap içtiğimi söylemesem?” diye soruyordu Yeşim ablasına ama o da bilmiyordu ki nasıl anlaşılıyordu hap içildiği.

“Kanına baksa anlar herhalde ne bileyim ben kız?” diyordu.

Hap içtiği ortaya çıkar da kıyamet kopar diye iyice korkuyordu Gülsüme ama bırakmıyordu da hamile kalmak daha korkutucu geliyordu ona.

Zavallı Firuze’nin halini görüyor, Allah muhafaza bir de kızı olursa diye iyice korkuyordu. Erkek de olsa babasına benzer diye konuştuklarından başına bir Ömer daha almak istemiyordu. Ömer’in hiç bir şeyini istemiyordu zaten. Yemeklerine fare zehri katmayı bile düşünüyordu içten içe. Günahından korkuyordu da yapmıyordu. Ağızlarındaydı lafları bu kadınların. Gerçekte kendilerini kimseden koruyamıyorlardı. Belki de ne çok kendilerinden.

(devam edecek)

Yorum bırakın