Emine – Bölüm 1

Emine dört çocuklu bir ailenin en küçüğüydü. İki evli ağabeyi, babaları ile birlikte tırların lastiklerinin bakım ve onarımını yapıyorlardı kendi atölyelerinde. Kendi atölyeleri dediysek, kırık dökük, küçücük bir tamirhaneydi burası. Oğlanlar da evli olduğundan üç evi kıtı kıtına geçindiriyordu. Ablası da altı ay önce, babasının iş yaptığı bir tır şoförü ile evlenmişti. Tırcılıkta iyi para var kız rahat eder diye annesini ikna edip ablası hiç istemese de zorla evlendirmişlerdi. Tabi ağabeylerinin sözü evde hâlâ geçtiği için Gülsüme’de ses edemeyip mecburen evlenmişti. Oysa Emine ablasının başka bir sevdiği olduğunu biliyordu. Öyle çok görüşüp konuşamasalar da, yukarı mahallenin delikanlısı Nusret, Gülsüme’yi görüp beğenmişti. Daha ikisi aralarında anlaşıp da bir şey konuşamadan babası Tırcı Ömer’e Gülsüme’yi verince, kırık dökük bir hayal olarak kalmıştı bu hikaye. Gülsüme’nin gelir de kendini kaçırıp kurtarır diye beklediği Nusret bir daha ortalarda görünmemişti.

Anneleri Melike hanım on yıldır yatalaktı. Bir gün çarşıdan eve dönerken frenleri patlayan bir arabadan kaçamamış, belinden aşağısı felç olmuştu. Kollarında da çok kırıklar olduğundan, ellerini de eskisi gibi kullanamıyordu. Melike ve Emine yıllardır hem ev işlerine hem annelerine bakmışlardı. Melike evlenince liseye giden Emine baş edemez diye bir yardımcı kadın gelmeye başlamıştı eve. Gülsüme ortaokuldan sonra okumamıştı, ağabeyleri istememişti okumasını. Güzel pırıl pırıl bir genç kızdı. Henüz evleneli altı ay olmasına rağmen bir ay sonra eve geldiğinde Emine neredeyse tanıyamamıştı ablasını. Ömer yurt dışına mal götüreceği zaman getirip onlara bırakıyordu Gülsüme’yi, bir hafta sürüyordu gitmesi gelmesi. Gülsüme’nin artık hiç yüzü gülmüyor, vücudundan da morluklar hiç eksik olmuyordu. Anlamıştı karısının onu hiç istemediğini, egosuna yenik düşüp hırpalıyor, aşağılıyordu kızı bolca o yüzden. Melike hanım kızının halini görüyor ve içi parçalanıyor olsa da bir şey diyemiyordu yüzüne. Gülsüme sorunca “Çok mutluyum!” diyordu çenesi titreyerek, o da yatalak annesi ile kız kardeşini üzmek istemiyordu.

Mahalleden komşuları Yeşim abla biliyordu bir tek Gülsüme’nin çektiklerini. Yeşim hanım evvelinden beri annesinin ve kızların dertleştiği tek kişiydi. O da kocasıyla kaçıp evlenmişti, ilkokula giden bir kızları vardı. Kocası hiç rahat durmayıp, ona buna gittiği için mutlu değillerdi. Kumara da başlamıştı son dönemlerde. Yani hem Yeşim abla, hem Melike hanımla Gülsüme, hem de Emine dertliydi hayattan. Konular hiç bitmiyordu o yüzden. Kızlar anneleri üzülmesin istedikleri konuları Yeşim ablalarına gidip anlatıyorlardı. Taş çatlasın otuz yaşındaydı Yeşim abla da! Öyle kocamış bir kadın değildi. Melike hanımla konuşulacak konularsa hepsi onun odasına doluşup akşama kadar konuşuyorlardı. Emine’nin babası Hasan bey eve gelmeden de Yeşim kızını alıp gidiyordu. Kocası akşamları geç geldiğinden onun evde bir derdi yoktu.

“Ayrılmak istiyorum Melike abla bu adamdan!” diyordu sürekli. Kaçıp evlendiği için ailesi onu hiç desteklememiş, sonra anası babası bir kazada ölüp gitmişlerdi. Yurt dışında yaşayan bir ağabeyi vardı, anne, babası ölmeden gidip orada iş bulmuş, düzenli bir hayatı vardı Adem’in. Kardeşi bir adama kaçtı diye de hiç öyle atarlara girmemiş, tam aksine babasına karşı savunmuştu Yeşim’i. Anne babaları öldükten sonra da hep arkasında olmak istemiş ama yurt dışından gelip gitmek kolay olmadığı için pek içine sinen şekilde gelişmemişti olaylar. Yeşim’in kocasının yaptıklarını bilmiyordu şimdilik, üzülmesin diye anlatmıyordu Yeşim. Yoksa biliyordu anlatsa gelir alırdı kızı ile onu kurtarırdı bu heriften.

“Ayrılıp nereye gideceksin peki?” diyordu Melike hanım, kendi kızı da mutsuz olduğu için üzülüyordu hallerine. Yatalak olduğu için kocasının da oğullarının da onu yok saydığını biliyordu, elinden geldiğinde sözüyle korumaya çalışıyordu kızları ama olmuyordu öyle. Hükmü düşmüştü evden. Kocasının üst kattaki kadına gittiğini de biliyordu bal gibi ama artık onun kadınlığı kalmayınca sesini çıkaramıyordu.

Yeşim hanım, Gülsüme’nin kocasının hoyrat, kaba saba bir adam olduğunu biliyordu. Kıza yapmadığı eziyeti bırakmıyordu. Annesinden başka bir yere çıkması da zaten yasaktı. Olanı biteni onlara anlatırsa, dönünce daha da beter edeceğini söylüyordu. Babası ve ağabeyleri de Gülsüme yerine ona inanacağı için Gülsüme’nin eli kolu bağlıydı.

“Allah’tan aileleri uzakta bu itlerin!” diyordu Yeşim da hayıflanarak, “Kendimi kurtarsam seni de alıp kaçıracağım!” diyordu Gülsüme’ye.

Anası babası ölünce onların Balıkesir’de kalan evlerini satmamışlardı iki kardeş. Adem “Arada gelir kalırım!” demişti. Zaten ev satılıp da pay bölüşülse, Yeşim kocasından kurtaramazdı parayı, o yüzden kabul etmişti. Oraya gitmek istiyordu kızını da alıp, Gülsüme’yi de alıp kaçardı. Doğum kontrol hapı kullanma aklını o vermişti kıza. Yoksa ilk geceden gebe kalırdı Gülsüme.

“Bu adama çocuk filan doğurulmaz!” diye karar almışlardı ikisi, çocuğu da döverdi hergele. Annesine bırakıp gittiğinde koşup gidiyordu Yeşim ablasına Gülsüme. Melike hanım biliyordu kızının nereye gittiğini, ona anlatamayınca, anlatıp rahatlasın diye peşine düşmüyordu. Ağabeylerden biri ya da babası eve uğrayacak olsa, koşup çağırıyordu ablasını Emine. Ağabeylerin de evleri aynı sokaktaydı. Güya analarına bakmak için uğruyorlardı eve ama aslında kontrol ediyorlardı kızları. Daha bir ağabeyliklerini görmemişlerdi kızlar. Onların da eli sopalıydı. Melike hanım yatalak olup kurtulmuştu koca dayağından. Evde oğlanlar ne gördülerse, hayatlarındaki tüm kadın ve kızlara yapıyorlardı aynını. Tır lastikleri daha değerliydi hayatlarındaki kadınlardan.

Gülsüme’nin rengi sararıp, solmuş diye bir kaç makyaj malzemesi vermişti Yeşim ablası ama kocası daha yüzünde makyajı görür görmez basmıştı tokadı.

“Kime göründün sen bunları sürünüp!” demişti direk öküz Ömer. Sanki Gülsüme kapıdan kafasını uzatıyor gibi. Bir kadının kocası için süslenebileceği fikri bile yoktu beyninde. Oysa kendi sokakta boyalı kadın görünce dikiyordu gözünü.

“Hepsi aynı kızım bunların!” diyordu Yeşim abla, şu kızını bir kurtarsaydı bu hayattan başka bir şey istemiyordu. Kocasına ayrılmak istediğini söylemişti bir kaç kez ama adam öldürmekle tehdit etmişti ikisini.

“Kızım olmasa var ya, ölmekten de korkmuyorum be Melike abla!” diyordu zavallı.

Günün sonunda kendilerini kurtaramayınca, hepsi bir olup zavallı Emine’yi kurtaracaklarına yeminler ediyorlardı. Emine de üzgün ve sessiz dinliyordu konuşulanları. Hiç iyi hikaye duymadığı için kurtulsa ne yaşayacak hiç anlamıyordu daha. Lise üçe geçmişti şimdi. Annesi Gülsüme’yi koruyamayınca elinden geldiğinde bağırıp çağırıp okutmuştu buraya kadar ama liseden sonra onu da bir tırcıya verecekleri kesindi. Bağırtıdan mahalleye rezil oluyorlar diye ikna olmuşlardı şimdilik.

Melike hanım gibi sessiz, uysal bir kadın delirmişti yattığı yerden kızlarına olanlar yüzünden.

“Sakın!” diyordu Gülsüme ile Yeşim, “Sen sen ol! Hiç bir adamın güzel yüzüne, iyi sözüne kanma! Hepsi yalancı bunların!”

“Ağabeyim hariç!” diyordu Yeşim hemen, “O hakikaten başka!”

“İnşallah öylesi çıksın bununla senin kızın karşısına!” diyordu Melike hanım, hep bir ağızdan duaya başlıyorlardı.

Gülsüme’nin doğum kontrol hapı kullandığını söylememişlerdi Melike hanıma. O da kız bir de gebe kalırsa ne olur diye korkuyordu içten içe. Her geldiğinde gebe olmadığını duyunca seviniyordu. Emine’ye evdeki altınlardan bir kaçını aşırıp getirmişti Gülsüme, dayağı da göze almıştı kocası fark etse bile.

“Dursun cebinde!” diyordu, sanki altın cebe konur gibi, “Ağabeylerimiz seni bir şeye zorlayacak olursa kaç git Yeşim ablaya! O sana bir yol bulur! Sakın benim yaptığım salaklığı yapma!”

“Nasıl gideyim annemi bırakıp?” diyordu Emine gözleri dolu dolu.

“Ben varım ya salak! Alırım olmadı annemi yanıma! Onu da dövecek hali yok ya!”

“Babamın canına minnet olur!” diyordu başıyla üst katı işaret ederek Emine de ablasına.

(devam edecek)

Yorum bırakın