Çantadaki kısmet – Bölüm 17

Hasret’in oda arkadaşı da işe başladığı için para çantası dolabın içinde bekliyordu. Otelin açılmasına o kadar az kalmıştı ki, Firuzan hanım ve kocası dahil, herkes soluk almadan hazırlık yapıyordu. Böyle yoğun bir dönemden geçtiklerinden henüz vardiyalar tam düzenlenmemiş olduğundan kimseye izne ayrılamıyordu. Hasret anneannesiyle yaptığı kısa konuşmalardan birinde çantadan bahsetmişti. Daha çanta der demez, Raziye hanım, “Ah görüyor musun bak Allah nasıl yardım ediyor, kaybettiğin çanta sana geri gelmiş!” deyince, “Olur mu anneanne, kim bilir kimin parası bu ben nasıl bana gelmiş diyebilirim!” demişti hayretle. Bir fırsat bulduğunda minibüs durağına gidip çantasını soran oldu mu demeyi düşünüyordu ama şimdi işinden olmamak için beklemek zorundaydı. Çantanın zavallı sahibi kim bilir nasıl zor bir duruma düşmüştü onca parayı kaybedince ama Raziye hanım hâlâ çantanın Hasret’in kısmeti olduğunu söylüyordu. Hayatı boyu kul hakkı yemekten sakınan ve her zaman da Hasret’e “En çok kul hakkından sakınmalısın!” diyen anneannesinin çantanın onun olduğunu söylemesi canını sıksa da, onu kırmamak için konuyu uzatmıyordu. Raziye hanım insanın en çok kendi hakkını yediğini de söylerdi. Kul hakkı yemekse ilk kendi hakkına sahip çıkmak, sonra da başkalarının hakkına, sınırına girmemek gerekiyordu.

“İnsan oğlu haddini bilmez kızım!” diye tembihlemişti onca zaman, “Haddini bilmeyince de ya kendinin hakkını yedirir, ya başkasının hakkını yer!”

İşte şimdi Hasret oyalanıp durarak başkasının hakkını yiyordu aslında ama eninde sonunda çantayı sahibine ulaştırmayı kafasına koyduğu için sabrediyordu. Eğer şimdi çantanın sahibini bulmanın peşine düşerse bu sefer de Raziye hanımın söylediği gibi kendi hakkını yiyecekti. Bir personelin odasında onca paranın bulunduğunu kimse bilsin istemiyordu. Daha önce Ayhan hanım da onu hırsızlıkla itham ettiğinden parayı dolmuşta bulduğunu söylemeye çekiniyordu. O yüzden her şey düzene girer girmez ilk izin zamanında gidip minibüs durağı ile konuşacaktı. Oradan bir şey çıkmazsa da polise gidebilirdi.

Odaya her döndüğünde yorgunluktan ayakta duracak hali kalmasa da, çaktırmadan çantayı kontrol ediyor, sonra uykuya geçiyordu. Aynı odada kaldığı arkadaşı Sabiha’nın da bu ilk işiydi. Yönetim pozisyonları dışında çalışanların büyük bir kısmı yeni mezun ya da lise mezunuydu. Böylelikle hepsine asgari ücret vermekle iş çözülmüş oluyordu. Başka yerlerde çalışıp gelenler acemilere sektörün olumsuz yönlerini hemen anlatmaya başlamışlardı.

Nihayet otelin açılış günü gelmiş, otel sahiplerinin davet ettikleri kişilerle birlikte güzel bir gece düzenlenmişti. Firuzan hanım, tanıyıp bildikleri iş adamlarını aileleri ile o gece otellerinde ücretsiz ağırlamayı planlamıştı. Başlangıçta daha para kazanmadan zarar ettiren bir girişim gibi gözükse de, gelenler bir gecesi otelden olmak üzere bir kaç gün daha kalmayı tercih edince, birden bire otel ful dolu olarak çalışmaya başladı. Herkesin haftada bir gün izin hakkı, gün içinde de, iki kez birer saatlik dinlenme molaları vardı. Normal işler gibi günde sekiz saat değil, on iki saat çalıştıklarından molaları da ona göre düzenlenmişti.

Hasret günlerdir izin gününü beklediğinden, bu defa Ayhan hanımın yanında yaptığı gibi çalışarak değerlendirmek yerine sabah erkenden kalkıp, minibüs durağına koştu. Orada işini çözebilirse, yeniden otelin olduğu bölgeye dönüp, hayal ettiği gibi sahile inecekti. Duraktaki şoförlere hikayeyi anlatmak yerine, minibüste “Çantasını unuttuğunu söyleyen oldu mu?” diye sordu.

Gerçekten para dolu çantayı minibüste unutup inen yolcu gelip durağı birbirine katmıştı. Minibüsün şoförü arabada bir çanta bulmadığını söyledi. Çantasını unutan kadın bir yolcuya son anda yolculardan birinin çantasını uzattığını hatırlıyordu ama para dolu çantanın sahibinin çantasına ne olduğunu bilmiyordu. Muhtemelen birisi onun çantasını alıp gitmişti ve eğer içinde değerli bir şey varsa da geri getirmeyecekti. Minibüslerde kamera olmadığı için yolculuk boyunca olanları takip etmek de mümkün değildi.

Hasret’te bu olaydan on gün kadar sonra gelip çanta unutan olup olmadığını sorunca, şoförlerden biri hatırlayıp o adamdan bahsetti. Çantasında çok değerli bir şey olduğunu söyleyip, defalarca gelip gitmişti ama duraktakilerin yapabileceği bir şey olmadığını anlayınca, telefon numarasını bırakıp, çekip gitmek zorunda kalmıştı.

Hasret adamın çantanın sahibi olduğunu anlayınca, duraktakilerden telefon numarasını istedi. Şoförler kendileri de zan altında kaldıkları için hiç ikiletmeden numarayı ona verdiler. Sakince konuşmak için adamı sahile gidince aramaya karar verdi. Çantayı neden on gün beklettiğini de açıklaması gerekiyordu tabi. Bir yandan da çantayı yanlış birine teslim etmekten korktuğu için çantanın sahibinin bu adam olduğunu nasıl tespit edeceğini düşünürken, yanında oturan iri yarı adamın duyduğu telefon konuşmaları aklına geldi. Hoş şoförler de çantayı arayan adamı tarif ederken ona benzer bir adamdan bahsetmişlerdi ama yine de emin olması gerekiyordu. Çantadaki para gerçekten önemsenecek kadar çoktu.

Geri dönerken bu defa sahil yolunda inip, denize doğru ilerledi. Hava çok sıcak olduğundan yürümeye başlar başlamaz terlemişti. Yine de deniz kenarının daha iyi olacağını düşünerek yürümeye devam etti. Plaja varınca, insan kalabalığı onu epeyce şaşırttı. Sıra sıra dizilmiş şezlongların arasında geçecek yer bile yok gibiydi. Mayosu olmadığı için onun bir şezlonga yerleşmesi gerekmiyordu. Plajın girişinde yazan şezlong fiyatlarını görünce, zaten mayosu da olsa buradan denize giremeyeceğini anladı. Denize doğru uzattığı hasır tentesinin altına kurduğu masalarda, yiyecek, içecek servisi yapan bir kafe görünce oraya doğru yürüdü. Gerçekten sıcak kumun üzerinde ve güneşin altında açıkta durulması zor bir hava vardı. Cebinde biraz parası olduğundan en azından bir soda içerken adamı arayabileceğini düşündü. Gözü bir yandan denizin içinde oynayıp, gülen insanlardaydı. Oda arkadaşı yüzme bildiğini ve ona da öğretebileceğini söylemişti, o saunada çalışmadığı için izinlerini aynı güne ayarlarlarsa birlikte denize girebilirlerdi. Garson siparişini alıp, yanından ayrılınca, kağıdı çıkarıp, adamın numarasını çevirdi. Bir yandan da en azından ayağını suya değdirebilmek için denizin kenarına kadar gitmişti.

Taylan evin satışından aldığı parayı, hastanedeki bir hastasının ölüm haberi gelmesinin üzerine telaşlanıp minibüste unutmuş, tatil için geçirmeyi planladığı bir haftayı paranın peşinden koşarak geçirmişti. Çantayı koltuğun altına ittiğini hatırladığı için minibüste olacağı umuduyla durağa gitmiş ama şoför çantayı hiç görmediğini söyleyip, onunla aracın içini yeniden kontrol etmişti. Uzun süredir tedavisi süren hastasının durumu oldukça iyiyken birden bire tansiyonu yükselip kalp krizi geçirdiğini duyunca ne söyleyeceğini bilememişti. Aslında evin satışından sonra, kalacağı yere geçmek için bir firmadan araç kiralamış, sıcağın altında iki saat beklediği halde araç onu almaya gelmemişti. Firmaya da telefonla ulaşmaya çalışıp başaramayınca, iyice gerilmiş ve orada taksi de bulamayacağını söyledikleri için otogardan kalkıp gelen minibüslerden birine binmişti. Canı burnunda firmanın yaptığına öfkelenirken bir de hastasından kötü haber gelince, çantayı unutup minibüsten bir güzel inmişti.

Halasına parayı kaybettiğini hemen söylemek istemediği için günlerce bir getiren oldu mu diye durağa gelip gitmiş sonunda izni sona erdiği için telefon numarasını bırakıp, geri dönmüştü. Ayhan hanım o kadar güvendiği yeğeninin anlattığı hikayeye inanmıştı ama bağış için topladığı ilk para gibi ikincisi de çalınınca sinirleri bozulmuştu. Onun sinirli tepkisi Taylan’ı iyice berbat hissettirmiş, halasının ona söyleyemese de paraya el koyduğunu düşündüğünü sanarak “O parayı mutlaka sana ödeyeceğim!” diyerek kredi çekmeye karar vermişti. Sonuçta parayı kaybeden kendisiydi.

(devam edecek)

Yorum bırakın