Dila beş gündür hastanede sandalye tepesinde kaldığından eve gidip yıkanmak istiyordu artık. Dürdane ilaçlarla biraz daha iyi olunca, niyetinden habersiz olduğu Osman’ı arayıp rica etti onu almasını. Yarım gün ayrılacaktı annesinin yanından. Osman hemen kabul etti tabi, geldi aldı Dila’sını. Dila eve geldiğinde babaannesi de onlardaydı. Çok merak eder gibi sordular annesini, sonra Dila banyoya girince hemen başladılar kendi aralarında planlara, ortanca oğlunun karısıyla. Dila sessizce temizlenip, temiz kıyafetlerini giyerken kapı aralığından işitti fısıldaşmalarını.
“Kazanırsa kazansın!” diyordu babaannesi, “Annesi de ölünce kime itiraz edecek. Kocan değil mi artık onun babası! Osman ile evlenecek dedirteceksin kocana! O da eşek gibi dinleyecek!”
Kaynanasının da fazla yaşamayacağını tahmin eden ortanca gelin, Bekir’in tüm mal varlığına konan kocasının, kızı gelin etmeye de hakkı olduğunu düşünüyordu elbet. Üstelik kuzen de olsalar, başlık parası isteyeceklerdi Osman’dan. O demiyordu kaynanası diyordu bunu. Büyük oğlunun tarlası tapanı çokçaydı. Sıkışan her kardeşine de her zaman o bakmıştı. Bekir’in de iyiydi durumu. Aslında en az parası olan ortanca olandı. Dürdane’yi alırsa, Bekir’in mal varlığı da ona geçecek diye de kabul etmişti biraz. İkizler on sekizlerine gelmemişlerdi daha, kendi oğulları ile onların arasında eşit dağıtılacaktı şimdi bütün miras. Dila’ya zaten Osman bakardı. Osman’a da babasından kalacaktı mallar nasılsa.
Dila duyduklarına inanamıyordu bir türlü. Annesi canıyla uğraşırken, malın, mirasın, Dila’yı gelin etmenin derdindeydi kalan ailesi. Osman ağabeyiydi onun, amcasının oğluydu. Tamam bir önceki nesilde olmuştu böyle şeyler, köyün yarısından fazlası akraba evliliği yapmıştı ama Dila asla kabul etmezdi böyle bir şeyi. O sınavı kazanacak, okuyacaktı. Okuyacaktı da annesi iyileşmezse nasıl bırakıp gidecekti okumaya onu bilmiyordu. Alıp annesini de gitseler, nerede yaşayacaklar, nasıl geçineceklerdi. Annesinin iyileşmesi gerekti bir an önce, mezun olacağı o gün gelip kızıyla gururlansın istiyordu. Görsündü babaannesi de o zaman. İnsan nasıl kendi torununa kıyardı. Odadan çıkmadan sinirleri bozuldu ağladı biraz. Banyo yaptığı için sandılar odadan çıkınca, Osman haber bekliyordu Dila’dan geri götürmek için onu. Şimdi hiç göresi yoktu Osman’ı ama mecburen haber verdi, annesine dönmesi için gerekti Osman. O odadan çıkınca yüzlerine hüzün asıp, uğurladılar Dila’yı. Osman gelince yüzündeki hevesi fark etti ilk kez. İyi biriydi Osman biliyordu ama niyetini öğrenince huzursuz olmuştu bir kere, insan kardeşine bu gözle bakar mıydı hiç! Yol boyu konuşmayıp, çabucak indi arabadan. Osman annesine üzüldüğüne verdi onun hâlini, üzüldü sevdiği de üzülüyor diye.
Dila odaya girdiğinde annesinin yüzündeki ifadeyle irkildi. Sonra gözü yandaki yatağa kayıp da annesi ile yine göz göze gelince, anlattı Dürdane. Bir anda nefesi kesilmişti Fatma’nın doluşmuştu doktorlar ciğerine pıhtı mı atmış demişlerdi anlamamıştı ki korkudan, heyecandan. Gözünün önünde gidivermişti kız bir anda. Alıp götürmüşlerdi odadan ama sonra gelen hemşire kurtulamadı demişti. Kendi kızıyla yaşıt, kimsesiz Fatma’ya çok üzülmüştü Dürdane. Duydukları yetmez gibi, Dila’da neye uğradığını şaşırmıştı bir kez daha. Ana kız birbirlerine sarılmışlardı burunları çeke çeke ağlamışlardı Fatma için. Boşta olsa yandaki o boş yatağa kıvrılamamıştı o gece Dila. Annesinin yanına sıkışıvermişti. Zor bir gün geçirip sancılanan Dürdane’yi ilaçla uyutmuştu doktorlar ama Dila’nın gözüne uyku girmiyordu. Annesine söylese mi söylemese mi kararsızdı. Sonunda sonradan duyar daha çok üzülür diye söylemeye karar verdi. Hastanelerdi nasılsa üzülse de doktorlar bulur bir çare rahatlatırlardı. Kızının göz yaşları içinde anlattıklarını hüzünle dinledi Dürdane. Onun da aklına gelmişti ailenin Dila’ya rahat vermeyeceği.
“Okuyacaksın sen, bunlara kulak asma!” dedi gülümsemeye çalışarak, “Benim sandığımın dibinde yemeniye sarılı altınlarımla, biraz param var. Onların hepsi senin! Bana bir şey olursa, nereye kadar yeter bilmiyorum. Sen artık reşitsin, kazanırsan ve bana da bir şey olursa, devletin yurdunda kalır, okursun o parayla!”
Kendisi de biliyordu Dürdane, anasının eteğinden ayrılmamış bu yaşta bir kızın tek başına gidip de okumasının neredeyse mümkün olmayacağını ama kabul etmek istemiyordu kaderlerini. İyileşemeyeceğini de anlıyordu içten içe, o da günlerdir düşünüyordu. Fatma’ya ağlarken çokça da kendilerine ağlamıştı aslında. Anası babası başında olmayınca ortada kalmıştı Fatma’da, kendi ayakları üzerinde durmayı başarsa da hayatı mutlu sonlanamamıştı maalesef. Onun başına gelenler, kızının başına da gelir diye korkmuştu Dürdane, tek başına okumaya diye kaçarsa. Kalıp Osman ile evlenmesine de gönlü razı değildi. O da biliyordu iyi çocuktu Osman ama Dila onunla yapamazdı. Yaparsa da köydeki diğer kadınların kaderinden fazlasını bulamazdı. Hacer’e bir söz vermişti o kendi kendine. Her şey bu noktadayken, Dila geri gelmeden önce o da gerçeği anlatmayı düşünüyordu kızına. Bir faydası olmazdı belki şimdiki hayatına yine de hakkıydı bilmek gerçek annesini. Bu aileye bir borç hissetmemek de hakkıydı. Eğer Osman’da gönlü olacak ama şimdi bilemiyorsa, onunla kan bağı olmadığını bilmek de hakkıydı.
“Ben de sana bir şey anlatacağım.” diye girdi söze, bağ evine gidişlerinden başlayıp anlattı her şeyi kızına.
Üst üste, üst üste olanlar ağır geliyordu artık Dila’ya, “Babam kim belli değil mi yani şimdi benim?” dedi tuhaf tuhaf.
“Öğretmen işte, annen biliyordu ama ben bilmiyorum kim. Bu babanı belirsiz yapmaz ki?”
“Annemi öldürmüş ailesi! Zaten hiç iyi ailem olmamış ki benim! Bir sen varsın benim ailem. Bir sen iyisin! Bu hikayeyi hiç duymamış olayım ben olur mu?”
“Olur kızım! Benim kızımsın zaten sen, annen de bana emanet etti seni. Allah da ölen oğlumun yerine verdi! Ben de hep oğlumu isimsiz bir mezara koydum diye cezalandırıldım sandım yıllarca ama sonra anladım senin büyük bir ödül olduğunu! Yine de sana yeteri kadar yoldaşlık edemeyeceğim bu hayatta, seni emanet edecek geride kimsem de yok!” diyerek ağlamaya başladı Dürdane, ikisi sarıldılar yine birbirlerine. Hastaneye geldiklerinden beri hastalığın kendi süreci bir yana, yaşadıkları duygu fırtınaları ikisini de yormuştu iyice. Sessizce uzandılar o gece birbirlerine sarılıp, ikisinin aklında da başkaca şeylerle sabahı ettiler uyumadan.
Bir hafta sonra ortadaki yatağa başka bir kadın geldi. Dürdane, Dila’ya Osman’ı bilmiyormuş gibi yapmasını söyledi. Şimdi onu getirip, götürecek başka kimse yoktu köyde. Sonucu istemeseler de süreç belli olup, bir çare üretene kadar bilmiyor gibi yapmak en iyisiydi. Dila’nın sınavına on beş gün kalmıştı İki yıllık bir okul yazmak istediğinden başaracağına inanıyordu. Evden kitaplarını da getirdiği için onca duygusal travmaya rağmen annesinin zoruyla sandalye tepesinde çalışmaya çalışıyordu.
O gün Osman hem Dila’yı almaya gelmiş, hem de şimdiden kayınvalidesi olarak gördüğü Dürdane’yi ziyaret ediyordu. O sırada gelen doktor son tahlillerde görünen durumun pek iç açıcı olmadığını söyledi Osman’ın yanında. Durumu biraz toparlayacak bir ilaç vardı ama ilacı devlet ödemediği için yazıp yazmamayı soruyordu Dürdane’ye.
“Yazın!” dedi atılıp Osman, “Yazın siz ben alır gelirim!”
Dürdane ile Dila baktılar Osman’ın yüzüne, sahiden samimiydi belli ki.
“Merak etme yenge!” dedi Osman doktor çıkınca, “Ben varken kimseye ihtiyacınız olmaz, hem Dila’ya, hem de sana bakarım!”
Ailenin onayını aldığı için rahat rahat kendini damat sayan Osman, Dila’nın gözüne girebilmek için onların henüz bir şeyden haberleri olmadığını unutmuş atılmıştı ortaya. Dürdane gülümsemişti sevgiyle o çıkmadan, Dila’yı okutmayı da kabul etse aslında, “Gözüm de arkada kalmaz!” diye geçirdi aklından. Osman doktorun yanına ilacın adını almaya gittiği için Dila’da bakmıştı “Ne yapacağız?” der gibi annesinin yüzüne.
(devam edecek)