Dürdane’de şoka girmişti bu ölümlere, tam kendini evden sıyırmış, Dila ile kaderlerini yazmaya başlamışken, nefret bile etmediği kocası ile kuması geçivermişlerdi öteki tarafa. İki çocuk kalmıştı geride, bir de babaanne. Artık iyice yorulan kaynana, haberi duyunca yığıldığı yerden zor kalkmıştı, tam bir ay konuşmadı kimseyle. Demese de gelinine ettiği ah oğlundan mı çıktı diye yanıyordu içten içe. Bakıcı kadın da şaşkındı. İki oğlana ananız, babanız ölmüş demek işin en zor kısmı olmuştu. Çocuklar boş boş bakmışlardı ilkin, Dürdane sarılmıştı ikisine de, Dila hayatındaki ilk ölümlerin şokunda bir kenarda ağlamıştı sessizce. Babası, babalık etmese de babasıydı neticede. Babası da değildi ama o bilmiyordu, yüreği baba sevgisi ile dolu değilse de, babam diyordu. İnsanın tanıdığı birilerinin bir anda ölüp gitmesi anlaşılır, kaldırılır şey değildi. Böyle oluyordu demek, bir var, bir yoktu herkes. Dila sessiz ve kendi içinde yaşarken her şeyi, ikizlerin şoku gerçekten ağırdı. Hem anneleri, hem babaları gitmişti bir anda. Karanlık ve soğuğun içinde kalmış gibiydiler. Sıcaklık ve güven çıkmıştı hayatlarından birden bire. Birbirlerine de destek olamıyorlardı, tam tersine birbirlerine bakıp dağılıyorlardı iyice. Dürdane’de ne dese bilmiyordu. Nasıl teselli etse, herkesi nasıl idare etse. Dila’da kaybetmişti babasını, kaynana oğlunu, ikizler ailesini, o da kocasını. Bekir’e aşık değilse de, çok üzülmüştü erken gidişlerine, Sultan’a da üzülmüştü. Hani değerini kıskanmıştı zamanında ama canının değeri yok olup gitmişti işte. İnsan ölüme şahitlik edince kıymetleniyordu hayatı belki de. Hacer ayağını sürümüş gibi, genç ölümlere şahitlik ettiriyordu hayat Dürdane’ye.
“Allah’ım başka gösterme!” diyordu içinden, “Sınama beni daha fazla ölümle, neyi görmüyorsam göster bu acıyla sınama yeter!”
Dengeler tamamen değişivermişti birden, kaynananın diğer oğulları analarına koşmuşlardı haliyle, kardeş acısı yakıyordu yüreklerini onların da kolay değildi. Annenin evladını kaybetmesi kadar değildi diye onu nasıl teselli etseler bilemiyorlardı. Kaynana geldikçe öpüyor kokluyordu her birini, yaptıklarından, söylediklerinden daha değerliydi canları şimdi. Canı üzerinde kalsın istiyordu her birinin. Gelinler de şaşkındı, Sultan’a kızmışlardı pek çok ama ölüm dilememişlerdi hiç biri. Hiç de akıllarına gelmemişti, ne kendileri, ne de hayatlarındaki diğerleri için. Gelmişti ama işte hepsine gözükmüştü, herkesin ayağını bir denk alması lazım diyordu sanki. Bekir gidince, kalan üç çocuğu ile nikahsız eski karısı bir de anası vardı bakılacak. Dürdane gençti henüz, ikizlerin anası ölünce, üçünün de anası olacaktı mecbur. Etraftan ağabeylerin birine nikahlansın diyenler oldu. Dul mu yaşaycaktı üç çocukla, biri elbet bakacaktı onlara. Dila’da büyüyordu bir yandan, genç kız oldu olacaktı. Ağabeylerin büyük oğullarından birine alabilirlerdi onu da.
“Aklınızı mı kaçırdınız!” deyiverdi Dürdane gelenlerin birine, neyse ki kaynananın aklı yerinde değildi de işitmemişti söyleneni, işitmişti kulakları da beynine gitmemişti. Diğer gelinlerin kulağına gidince onlar da dellendiler, “Aklınızı mı kaçırdınız siz!”
Dürdane başka adama varırsa Bekir’in emanetleri ne olacaktı ya? Altı ay sonra kaynana biraz toparlandığında, kulakları da duymaya başladı bu sözleri. O da ölüp giderse ne olacaktı bunlar. Bu ikizlerin başına da bir baba lazımdı. Amca da baba yarısıydı. Çocuklar önce epeyce sessizleşmişler, sonra üzerlerine titrendiğini görünce kullanmaya başlamışlardı başlarına gelenleri. Okulda, evde her yerde, işlerine gelmeyince basıyorlardı yaygarayı, “Annemi özledim! Babamı özledim!”
Özlüyorlardı da gerçekte, özledikleri için hırçınlardı, hırçın oldukları için de özlemlerini yok saymaya çalışıp, kullanıyorlardı. Kolay değildi baş etmek kendi kendilerine, nihayet ne Dürdane, ne kaynana ne de yardımcı kadın psikolog değildi.
Kayana ortanca oğlu ile konuştu ilkin, hani dedik ya Bekir ile arası en iyi olandı o. İçlerinden biri ile Dürdane’nin nikahlanması şarttı. En küçük oğulun, üzerine kuma gelen ve nikahı elinden alınan ilk karısı, şimdi ortanca oğulun nikahlı karısının üzerine kuma olsun isteniyordu. Dört oğlu vardı, üç de Bekir’den yedi çocuk. Tabi geçime herkes yardım edecekti, pat diye üç çocuğu yıkacak değillerdi üzerine. Dila evlenip gidince iki oğlan kalacaktı geriye, büyük oğlanların eskileri falan derken idare eder giderlerdi kaynanaya göre. Ortanca gelin bir hafta konuşmadı kocasıyla. Bir yanda anası ve köy, diğer yanda karısı vardı şimdi.
“Bir imam nikahı olacak sadece!” diyordu, “Karı koca olacak değiliz ya Bekir’in geliniyle!”
Dürdane sonradan gelin geldiği, Sultan’da ölüp gittiği için en genç gelindi hâlâ, kendinden genç bir kadını kocasının nikahına almak ister miydi ortanca gelin. Üstelik çirkin de değildi Dürdane ve hepsinden akıllı olduğunu da herkes biliyordu. Sanki kendi kocasını akıl edip kendine bağlayabilmiş gibi, ortanca gelinin kocasını çalmasından korkması da neyin nesiydi bilinmez ama öyle çalışmıyordu akıl iş başa gelince.
Evdekilerle ilgilenmekten Dila ile eskisi gibi ilgilenemiyordu bile Dürdane, odunluktan yeniden eve geçmeleri gerekmişti. Dila’da annesini paylaşmak istemiyordu ikizlerle, çocuktu o da nihayet, üstelik doğduğundan beri bir annesi vardı elinde. Zaten kimse bakmamıştı o güne kadar yüzüne. Dürdane geceleri kızına sarılıp anlatıyordu uzun uzun, “Ben hep senin annenim ama bu çocuklar da annelerini kaybettiler, onları öylece bırakalım mı? Sen de ablalarısın için elveriyor mu güzel kızım!”
Merhametli kızdı Dila, annesinin şartlarını da biliyordu öncesinden, odunluk cennetleri olmuş, kurtulduk derken dönmüşlerdi yeniden bu çukurun içine. Üstelik ikizler hiç iyi davranmıyorlardı ablalarına, hiç davranmamışlardı, çünkü rahmetli anaları ablanız dememişti bir kez bile, Dürdane evin düşmanı, o da düşmanın kızıydı işte. Şimdi evin düşmanı açmıştı bağrını öksüz ve yetim kalan yavrulara ama çocuklar yine de ısınamıyorlardı Dürdane’ye. Bakıcı kadına alıştıkları için ona sokuluyorlardı daha çok kalanı ısırıyorlardı gözleriyle, sözleriyle. Kaynananın da kafası gürültü kaldırmıyordu artık. Saygı istiyordu, Dürdane ortanca oğlana varırsa kafasını dinler kendini ibadetine verirdi. Ortanca oğlan uzun süre kaldı aralarda derelerde ama üzerindeki baskı arttıkça kaçamadı kaderinden.
Dürdane kızını okutmasına karışmamaya ve ona el sürmemeye söz verirse nikahlanacağını dayattı yine. Mecbur kabul ettiler. Dila’nın liseye gitmesi yaklaştıkça kaynanasının set çekeceğini biliyordu, duymuştu, gelin olma yaşına geldiğini söylüyor, arada kızın da aklına sokmak için konuşuyordu yüzüne. Büyük ağabeyin en küçük oğlu sahiden seviyordu Dila’yı. Daha küçüklüklerinden beri Bekir amcasının kızına aşıktı. Dila’nın kendi halindeliği, başkalığı çekiyordu onu ama diyemiyordu kimseye. Kuzenlerin evlenmesini sorun etmezdi kimse de, adı Osman olan oğlan utangaçtı. Dila büyüdükçe güzelleşiyordu gerçekten, ne annesine, ne babasına benzemiyordu ama güzeldi çok. Hacer güzeldi. Güzel olmasa, o öğretmen bozuntusu düşer miydi peşine. Meşeliğin altında başlayan kader örüle örüle buralara kadar getirmişti Dila’yı. Şimdi de kuzenine gelin olmanın eşiğine gelmişti, kendi bilmese de. Aslında kan bağları yoktu tabi, Dürdane’den başka kimse bilmiyordu. Gönlü kaymış olsa evlenip mutlu da olurlardı. İyi çocuktu Osman.
Bu arada kimsenin bilmediği Dürdane’nin de kendini pek iyi hissetmediğiydi. Sıra kendini düşünmeye hiç gelmediği için ağrısını, sızısını hep gizlerdi. Bekir ve Sultan’ın ölümlerinden sonra da o ara sıklaşan karın ağrılarına, sancılarına boş verip, kendini evdekilerin tesellisine vermiş, giderek artan ağrıların da sinirsel olduğuna kanaat getirmişti. Sinirleri bozulunca eskiden beri ağrırdı midesi. Bu defa ağrıyan yer biraz daha aşağıda kalsa da neticede sinirseldi. Şöyle rahat edip gün yüzü görecek bir hâl yaşayamamıştı ki. Dila annesinin arada bir elini karnına atıp sızlandığını fark etmeye başladığında bu defa da ortanca ağabeye kuma gitme meselesi gündeme gelmişti.
(devam edecek)