Hayat isterse – Bölüm 6

“Allah Sultan şansı versin!” diye bir deyim dolaşmıştı herkesin ağzına, Dürdane bile Dila’ya böyle dua ediyordu artık, okusundu tabi ama Sultan şansı da olsundu bir yandan, sultanlar gibi ağırlansın, el üstünde tutulsundu. Sanki kendi mezara girmiş gibi duasına katmıyordu ismini hiç. İstemeyene verilir miydi sultanlık acaba?

İkizler bir buçuk yaşlarına geldiklerinde Dila’yı götürüp okula yazdırdı Dürdane, söz verildiği için kimse ses etmedi evde. İlkokuldan sonrası olmadığı için dört yıl anca giderdi Dila nasılsa. Evde iki bebek ve annesinin etek ucundan fazlasını görmeyen Dila çok mutlu olmuştu okula gideceğine. Okul çok uzak olmasa da Dürdane her gün götürüp, getiriyordu kızını. Bekir karısı yorulmasın diye anasının hiç evlenmemiş uzak bir akrabasını da getirtmişti eve. Dürdane ile Dila’nın yattıkları oda ona verilince, evin arkasında ki eski odunluğu düzenlemişlerdi ana kız için. Nihayet evin kalabalığından uzak geceler geçirmeye başlayan Dürdane çok sevinmişti bu harabeye. Kızı mutlu olsun diye çeyizinden kalan kumaşlarla perdeler dikmişti bir göz penceresine. Sultan’ın artık giymediği elbiselerden bozup giydiriyordu Dila’sını. Hizmet bitince odunluğa geçiyorlar kızı ödevlerini yaparken o da lamba ışığında dikiyordu yavaş yavaş. Dürdane’yi evden çıkarınca kayınanasını da gönderme hesabına girmişti Sultan. Bekir’i alttan alta işliyordu. Azıcık da ağabeylerinde kalabilirdi mesela, onlar başlarına buyruk ayrı evlerde yaşarken, göz hapsinde kalıyorlardı karı koca. Özelleri, mahremleri bir odacığa mı sığsındı hep! Bekir’in de aklına yatıyordu yavaş yavaş, babası öldüğünden beri neden hep Bekir bakıyordu anasına, artık onun da ayrı çatısı olsun istiyordu. Ya anası gitsindi ağabeylerinin yanına ya da kendilerine ayrı ev açsınlardı. Karısının gazına geliyordu her gece ama sabah anasının yüzünü görünce sesi çıkamıyordu.

“Önce ağabeylerime konuşayım!” diyordu Sultan’a. Sultan şehirde yaşayan kuzeninin getirdiği çamaşırları giymiyordu bir aydır. Başı da ağrıyordu üstelik. Evin kalabalığı çöküyordu üzerine belli ki, biraz seyrelse rahat ederdi o da.

Dürdane artık hiç umursamıyordu evin içinde olanları, yardıma diye getirilen kadının kulakları ağır işittiğinden o da anlamıyordu olanı biteni, bebeklerin bezlerini yıkayıp, kaynatıyordu durmadan. Maşallah tosun gibiydi ikisi de, iştahları da yerindeydi, hele ikisi birden ayaklandıktan sonra evin içi sahiden dar olmuştu herkese. Baş köşelere oturup, sözünün geçmesine alışmış kaynana da hissediyordu yavaş yavaş bir şeyler ama oğlunun tasmasını kaptırdığı için hırlamıyor, izliyordu sadece.

Bekir ortanca ağabeyiyle konuşmuştu ilkin, en çok onunla anlaşırlardı. Ağabeyinin yüzüne düşen gölgeleri görünce işinin zor olduğunu anlamıştı. Anası gelinlerini pek hoş tutmadığından kimse istemiyordu onu evine, hele Sultan’a yaptıklarını gördükten sonra hepsi düşman olmuşlardı iyice. Dürdane’yi düşünen yoktu aynı evin içinde ama kendileri uzaktan uzağa bozulmuşlardı. Üstelik kendi üstlerine de kuma getirsin diye kocalarını fitlerse diye çoktan başlamışlardı kuyusunu kazmaya. Oğlanlar içinde kuma getiren bir Bekir’di şimdilik, gencecik cilveli karısı var diye ağabeylerin de içi kaynamamış değildi hani kuma fikrine. Sultan kendi sultanlığını kurarken herkesin çivisini oynatmıştı yerinden.

Dila üçüncü sınıfa geçtiğinde Sultan hâlâ istediğini elde edememişti ama üçüncü bebeğe hamileydi çoktan. Çocuklar sütten kesildiği için artık yardıma gelen kadına emanet edilmişlerdi iyice, Dürdane’de ayağını yavaş yavaş evden kesip, odunlukta kendi yağıyla kavrulmaya geçince, zavallı kadın serseme dönüyordu evin içinde, bebeklere yardıma diye getirmiş, köle etmişlerdi zavallıyı. Bekir ailesine maddi yardım gönderiyor diye ses etmeden yaşıyordu içlerinde. Kaynana diğer gelinlerinden duymuştu Sultan’ın onun evde istemediğini, plan peşinde dolanıyordu ama Bekir’i getiremiyordu ki tavına bir türlü. Oğlunun gözünü kör ediyordu Sultan. Üçüncü bebek de gelince ev iyice dolacak diye anlatıyordu kocasına, bir oda daha çıkmayacaksan ananı yollaman lazım diyordu. Ancak işler Sultan’ın hesapladığı gibi gitmedi bebek altıncı ayındayken kanaması başlayınca eli boş döndüler geri.

“Nazar ettiler!” demeye başladı bu defa Sultan, eltileri kayınanalarını istemiyorlar diye hepsine diş biliyordu zaten. Bekir karısının yüzü gülsün diye ne istese yaptı uzun süre, anasına da gıcık geldi iyice oğlunun kılıbıklığından ama sokakta kalacağını anlayınca taş bastı bağrına. En azından kendi çatısı altından yaşarken çenesi yüzünden odunluğa düşmek istemiyordu Dürdane’yle. Dürdane ve Dila’yı unutmuştu herkes. Bebekken sakin olan oğlanların anaları sayesinde ağızları da tavan tepince, yaramazlıklarından fenalık geliyordu herkese. Büyüdükçe köydekilere de yaka silkelettiler epeyce. Onlar ilkokula başlayınca herkes rahat etti biraz. Dila da ortaokula gidiyordu o sıra, büyüdükçe Hacer’e benziyordu siması. Dürdane dalıp gidiyordu bazen o uyurken yüzüne. Zavallı Hacer’i düşünüyordu. Neyse ki kimse umursamıyordu Dila’nin kime benzediğini, Hacer’i de ondan başkası görmemişti. Bir yarın eteğine bırakmıştı canını Hacer, kızı güvende diye düşünmüştü herhalde, kaçmayıp da ahıra saklansa hayatları nasıl olurdu acaba? Bekir geldikten sonra ister miydi kızını geri, belki bir yerlerde bir hayatı olurdu güzel. Bekir’e ne derdi o ahırda saklanırken, on adam insanlık eder belki alır getirir köyden biri ile evlendirirlerdi Hacer’i. O zaman Dila giderdi elinden, Bekir’e ne derdi? Olmamışı düşünüp de dert edindiği için kızardı sonra kendine. Dila onun kızıydı şimdi, Hacer’in gözü arkada kalmasın diye ettiği yemini de tutacaktı. Uzaktaki ortaokula da yazdırmıştı işte kızını. Muhtarın damadı kendi oğlu da okuduğundan alıp götürüyordu sabahları bir kaç çocuğu daha, akşamına da alıp geliyordu. Dürdane de onun karısına bir elbise dikip hediye etmişti. Bekir’e bir iyilik yap dese sözünü dinletemezdi zaten. Sultan kayınanayı evden gönderemeyince, şehirdeki kuzeninin yanına seyahate gitmek istemişti. Bunalmıştı haliyle, üçüncü kez hamile kalıp onu da düşürünce sinirleri bozulmuştu iyice. Bekir’in ilgisi eksilecek diye aklı çıkıyordu üzerinden. Şehire gidip kocasını biraz uzaklaştırmak istiyordu ortamdan. Bekir’de hiç gitmemişti öyle yerlere, Sultan’ın dilinden dökülen her şeye kandığı gibi kandı buna da. Madem gitmiyordu kayınana, evde kalıp oğlanlara baksındı. Karı koca kimseye danışmadan hazırlanıp çıktılar yola. Otobüslerde rahat edemez diye ağabeyinin arabasını almıştı Bekir. Daha önce pek yola çıkmışlığı olmasa da ehliyeti vardı, traktör kullanırdı bolca ama şehre de traktörle gidecek halleri yoktu. Arabanın önüne kurum kurum kuruldu Sultan, kolundaki bilezikleri şıkırdatarak el salladı arkasında kalanlara. Daha köyden çıkar çıkmaz kaydı yemenisi başından aldırmadı, kocasının eline uzandı vitesin üzerinden, Bekir’in aklını alan o gülümsemesini yerleştirdi yüzüne. Bekir bir kez daha anladı ne iyi ettiklerini, köyde çocukları bırakıp şehre seyahat eden ilk aileydi onlar. İkiz erkek evlatları, herkesin kıskandığı bir karısı vardı. Dünyanın en şanslı erkeği sanıyordu kendisini ama bilmiyordu ki bu çıktıkları ilk ve son yolculuklarıydı. Şehri göremeden acemi şoförlüğü almıştı ikisinin de canını, Sultan’ın şıkırdayan bileziklerinden aktı kanı asfalta. Jandarma köye gelip haberi verince neye uğradığını şaşırdı kaynana, düştü bayıldı. Dila okuldaydı o sıra, oğlanlar da gelmemişti daha, Dürdane çamaşır asıyordu, bakıcılık yapan kadın koşup geldiğinde, tam duymamıştı söyleneni ama kaynana yığılıp kalmıştı. Yığılmadan öyle acı bir çığlık atmıştı ki yan kapılardan koşmuşlardı hemen, jandarma gitmeden almışlardı acı haberi. İkisi de oracıkta ölüvermişlerdi şehre gidemeden.

(devam edecek)

Yorum bırakın