Üzerine kuma geleceğini öğrenince üzüleceğine sevinmişti Dürdane. Eğer erkek evladı gelmiyorsa, yükünü yeni gelen kadına verip, rahat ederdi azıcık kızıyla. O bağ evindeki gibi ikisi koklaşa koklaşa dururlardı bir kenarda. Kayınanası eli belinde müjdelerken yeni gelini, Dürdane’nin neden sinir bozucu bir şekilde sırıttığını anlayamadığı için öfkelendi iyice.
“Bu deliden soyun devam etmediği için iyi oldu belki de!” dedi akşam oğluna. Anası deli damgasını vurup, on dokuzluk Sultan’ı düşününce, yürekten inandı Bekir bu sözlere. Öyle ya vardı bir delilik bu Dürdane denilen kadında, kendi kendine konuşurken duymuştu bir kaç kez kapı arkasında. Ağzının içinde mırıl mırıldı sürekli. Dürdane deli falan değildi elbette ama Bekir de hiç demiyordu “Ben ne yaptım da böyle oldu bu kadın?”. Bağ başında yalnız bırakmıştı onca zaman, Hacer’in ağabeyleri yerine haydudu dayansa kapıya ne olacaktı? Sağ kalırsa kendi öldürecekti namus derdine muhtemelen. Ölse içi hiç acımayacaktı belli ki. Bir güzel laf etmişliği, kadınlığına hürmet etmişliği mi vardı. Anası “ana” rolünde olmasa ona da yapardı hepsini, kadına değil anaya değerdi onun ki, o da karısına karşı kullandığı bir değer. Yoksa babasından gördüğüydü hepsi, kendi ailesine gelince kadının değeri hiç olmazdı, anası olurdu er adamın, bacısı olurdu, halası, bibisi sürer giderdi. Koynundaki kadın hariç soyundaki her kadın değerli olurdu, kadınına da, kendi karşılarına dikildi mi onlara da er olur, takmaz, laf sayardı. Onun olduğu için karısını saydırdığı ise hiç yoktu ne babasının ne de kendisinin. Anca erkek evladı olup, gelin alınca adamdan sayılan kadınlar da onca yılın getirdiği ezikliğin acısını, kendi geçtiği yolların başındaki gelininden çıkarırdı. Gücü yeten yetene deyince, kocakarı kedinin sırtına atlamış derlerdi büyükler. Kendinden sıraca küçük gelin varsa kaynana olmadan ona sataşırdı büyük gelinler de. En küçük gelinin vay haline! Dürdane de o en küçük gelindi işte! Kumanın şansı bile olmayacaktı bu sıralamada onda.
Adı mı sultan, kendi mi belli değildi Sultan gelin geldiğinde, Bekir hayatında kadın görmemiş gibi dolaşıyordu peşinde. Kaynanası da Dürdane’ye nispet eder gibi baş köşelere oturtuyordu Sultan’ı.
“Adımı Sultan koyamayanların gözü kör olsun!” diyordu içinden, kuma gelecek diye kaynanasının suratına sırıtan o yüzü kalkmıyordu yerden yine. Kızıyla bir kenarda oturmayı hayal ederken, geldiği geceden hamile kalıp, nazından durulmayan Sultan’a köleydi şimdi de. Sultan’ın canı ne çekerse o pişiyordu evde. Zavallı Dila annesinin eteğinde bir o yana bir bu yana gidip duruyordu evin içinde. Babaannesi, dedesi, amcaları, anasının kuması da hiç bakmıyordu yüzüne. Kader doğarken gülmemişti ki zavallıya, şimdi gülsün, bir kadersiz anadan, diğerine geçmişti kaderi. Akıllık edip de Sultan gibi birinin eline düşse, Sultan kızı gibi ağırlanırdı belki de. Kadın olmakla ilgili değildi bu heriflerin saygısızlığı, kadın olmakla ilgiliydi. Sesli söyleyince anlaşılıyordu farkı, ikisi aynı yazılsa da biri cilveli okunuyordu. Bekir on sekizinde delikanlı olmuştu bir anda, bıyık bırakmıştı Sultan’ı seviyor diye. Komşu bahçeden erik çalmıştı hiç utanmadan. Sevdiceği için bir erik ağacı dikmişti bahçesine, aş ermenin ölüme kadar süreceğini sanıyordu herhalde.
Dürdane’nin el bezinden yaptığı bebeğini koltuğunun altına sokup, Sultan’ın giderek büyüyen karnına bakıyordu Dila korkuyla. Sultan kız yanına gelmesin diye “Çocukları yiyorum ben, çıkaracağım zamanı gelince karnımdan!” diye korkutmuştu kızı. Kendi hamileliğini de bilen Dürdane, Sultan’ın yere göğe sığmayan karnından ne çıkacağını merak etmeye başlamıştı gerçekten. Gebeliğin altıncı ayından sonra neredeyse yuvarlanacaktı o ceylan gibi kız. Yanakları dolmuş, memeleri koynundan fırlayacak gibi olsa da, büyüyen karnına yaslanmış, kalçaları karpuza dönmüştü ama Bekir yine ağzının içine düşüyordu Sultan’ın.
Kendi sırıta sırıta razı geldiği için sırtına binen yüke ses edemiyordu Dürdane, bir şart koşmuştu ama rızası alınırken. Dila’yı okutacaktı ve kimse de karışmayacaktı ona. Küçümseyerek yan göze kıza bakan kayınanası, “Ne yaparsan yap! Sanki senin demenle okuyacak bu kız? Ne olacak okuyup, öğretmen mi? Bu salaklıkla?”
Az kalsın “Niye olmasın, babası öğretmen!” diyecekti Dürdane de, babasının ne şerefsiz olduğunu hatırladığı gibi, kızı başkasından peydahladı deyip ikisini de taşa tutarlar diye kapadı çenesini hemen. Bekir’de karışmadı Dürdane’nin isteğine, sanki gerçekten o kulübede, kendi başına yapmıştı kızını, Bekir’in hiç haberi olmamıştı. Bir kere “Çeyizimle mi getirdim ben bu kızı, senin de kızın!” diyecek olmuştu, dudağı patlamıştı bir anda. Aslında biliyordu başına geleceği ama Sultan’a öyle takıyordu ki durmuyordu ağzı bazen. Bekir onu da Sultan’ı sevdiği gibi sevsin istemiyordu ama hiç değilse hor görmeseydi. Artık koynuna da girmeyince, Dürdane iyice çalı süpürgesine dönmüştü gözünde. Hoş Sultan’ın son bir ayında kızın dönecek hali olmadığından zahir, üç kere gelmişti Dürdane’nin odasına, işini halledip çıkıp gitmişti kumasının koynuna.
Dila beş yaşındayken oldu ikiz erkek kardeşleri. Bir beklerken iki erkek birden gelince cennetten müjdeci gelmiş gibi sevindi herkes. Sultanlıktan üst ne varsa ona yükseldi kuma bir anda. İki erkek doğunca nikahı da onun hakkettiğini düşünen kayınvalidesi, Dila’nın okutulacağına bir kez daha söz verip, nikahını da aldı Dürdane’nin elinden. Nikahlı Sultan, kuma Dürdane olmuştu şimdi. İki erkek bebek doğurunca dünya bağışladığı için herkese naz edip, buyurmaya da başladı Sultan. Bekir’in bir tasması eksikti zaten, köyde iki erkek çocuğa aynı anda sahip olan sadece kendisi olunca, belinin kuvvetini yedi düvele gösterdiğini düşünüyordu öküz öküz. İkiz bebek alışılmadık olduğundan herkes gelip bakmak istiyordu oğlanlarına, Sultan tahtından inmiyor, Bekir de gerim gerim geriniyordu ama ne Sultan ne de bebekler gösterilmiyordu gelenlere. Bebekler geldikten sonra olan yine Dürdane’ye oldu tabi. Beş yaşındaki Dila’da başladı bakıcılığa. Hizmetçinin kızıydı sanki şimdi.
“Neyse ki okula gideceksin!” diyordu Dürdane uyumadan önce sarılıp, “Okuyacaksın, büyük şehirlere gideceksin, buradaki kadınların kaderini yaşamayacaksın bizim gibi!” derken Sultan aklına gelince bocalıyordu bir yandan. Bir Sultan böyle diye Dila’da köyde kalacak değildi ama okuyacaktı da Sultan gibi olacaktı o. Okumuş Sultan yapacaktı kızını. O cahil bir haneye hükmediyorsa onun kızı bir şehre, bir ülkeye hükmedecekti belki.
Neyse ki bebekler hırçın değillerdi. Oradan bile yüzü gülmüştü Sultan’ın. Kırk çıkarma gelince tüm köyün kadınları doluşmuştu gene evlerine. Kırk gün mezarı açık diye Sultan’a insan üstü bir muamele yaptıktan sonra, bebeklerin kırklanmasına gelmişti sıra. Ne Dürdane, ne de Dila için yapılmayan bu töre birden hatırlanmıştı iki erkek bebekle. Kırk gün başına iş gelmesin diye kapı dışarı çıkarılmayan Sultan kırkından çok kurtuluşunun müjdecisi gibi bakmaya başlamıştı bu güne. Bebeklerle beraber kırk tas suyla yıkanan Sultan, oğulları kucağında, bir el öptürmediği kalmıştı gelenlere. Yemekler yapılmış, Belir kapının önünde iki tane kurban kesmişti evlatlarına. Köyde ilk doğuran kadın Sultan sanırdı görenler. İşin garibi köylüde dahil olmuştu Bekir’in ruh haline. Dürdane hem yorgunluktan, hem şaşkınlıktan ağzı açık izliyordu olanları. Bu kızın adından gayrı nesi vardı ondan başka anlayamıyordu bir türlü. Sultan’ı kıskanan bir o değildi elbette, köyün kadınları Bekir’in hallerini görünce, çenelerini tutamadıklarından dayak yemişlerdi ertesi günlerde.
(devam edecek)