Hayat isterse – Bölüm 4

Gözleri öfkeden kararmış iki adam yarı açılan kapıdan yüzünü yemenisiyle örtmüş Dürdane’yi görünce iki adım geri çekildiler kapıdan.

“Kime baktınız?” dedi Dürdane hemen.

“Bacımızı arıyoruz!” dedi adamlardan iri olanı, “Başına bir iş gelmesinden korkuyoruz!”

Dila’nın ağlaması iyice yükseldi içeriden, “Kimse yok burada!” dedi Dürdane, “Kocam döner şimdi avdan!” dedi kapadı kapıyı adamların suratlarına.

İki adam bir kaç saniye durdular kapının önünde, birbirlerine baktılar sonra, dönüp bindiler atlarına. Az önce Hacer’in yaptığı gibi Dürdane perdenin kenarından baktı gidişlerine. Kapıyı tek kadın açınca içeri bakmaya da cesaret edememişlerdi belli ki. Yine de geri dönebilirler diye temkinli olmaları gerektiğini düşündü. Dila’yı kucağına alıp, arka kapıya yöneldi. Seyrelen yağmurdan sakınarak girdi ahıra, “Kız neredesin?” diye seslendi, “Beben ağlıyor acıktı belli ki! Gittiler gelebilirsin!”

Ses gelmeyince Hacer’in korktuğu için çıkamadığını düşündü, samanların arkalarına kadar eğilip baktı ama kız orada değildi. Adamların dönme ihtimaline karşı bağıramadı çok fazla ama belli ki Hacer korkusundan ahırda da duramamış kaçıp gitmişti. Sabaha kadar bebeği için gelir diye bekledi. Yeni doğum yaptığından sütü gelir diye Dila’yı çoktan memesine dayamıştı. Zavallı çocuk biraz emdikten sonra sütü gelmeye başlayınca biraz rahatladı. Bir de bu zavallı açlıktan elinde ölürse herhalde aklını oynatırdı. Kapının yanında çarşafa sarılı bebeği daha fazla bekletemeyeceğini bildiği için arkaya geçip ahırdaki küreği aldı ve arka tarafa dolanıp yumuşayıp çamur olmuş toprağı kazdıktan sonra göz yaşları içinde gömdü oğlunu. Dila’yı içeride bıraktığı için fazla oyalanamadı ve girdi içeri çamurunu temizleyip, bebeği emzirdi.

“Annen gelmeyecek belli ki!” diye inledi, ne diyecekti Bekir’e şimdi, olanları anlatsa başkasının bebeğini asla istemezdi. Hacer çıkıp gelir bebeğini geri isterse, onlar köye döndükten sonra izlerini bilmesi gerekirdi. Hangi köyden geldiklerini ona deyip, demediğini düşündü hatırlayamadı. Dila’ya sarılıp ağladı bütün gece. Zavallı Hacer nereye kaçmıştı acaba? Gittiklerini görmemiş miydi ağabeylerinin de dönmemişti. Arka kapıdan bir fırlayış çıkıp gidivermişti öylece. Bebeğine bile bakmamıştı kaçarken.

Bir gün daha geçip Hacer dönmeyince Dürdane aklına geleni kovalamaya çalışsa da başka çare olmadığına ikna etti kendini. Ölü doğurduğundan hiç bahsetmeyecekti Bekir’e, kızımız oldu diyecekti. Ne bilecekti Bekir bebek kimin, bakıp da anlayacak hali yoktu ya! Annesiz bu kızı ortada mı bırakacaklardı. Allah’ın bir bildiği olmasa bunlar gelir miydi başına. Kız diye üzülecekti belki biraz kocası ama kız bebek ölü bir bebekten iyiydi de o bilmeyecekti. Yine de Hacer gelsin de bebek anası ile büyüsün diye dua etti içinden. Ertesi gün öğlen olmadan döndü on adam. Dila’nın ağlamasını kapının dışından duyan Bekir hemen dalmıştı içeri. Gelenleri Hacer’in ağabeyleri sanan Dürdane, kızı kapıp kaçmıştı odanın bir kenarına ama girenin Bekir olduğunu görünce gülümsemişti elinde olmadan. Bekir iki adımda varıp yanına bakmıştı bebeğe, sonra karısının yüzüne, “Aslanım!” demeye hazırlanırken, Dürdane’nin cılız sesi “Kız!” deyivermişti. Bekir’in yüzü düşünce, “Ölü doğsa daha mı iyiydi, kendi başıma doğurdum burada!” diye sitem edivermişti hemen. Bekir karısının tek başına doğurduğunu o an idrak edince başka diyeceklerini demekten vazgeçip, “Dönüyoruz yarına!” deyip, dışarı çıkmıştı yeniden. Gece karısının koynuna yatınca, geçmişti suratının asıklığı ama bakmamıştı Dila’ya bir kez bile.

Dürdane Allah’tan af dileyip, içinden bir fatiha okumuştu oğluna ayrılırlarken, dünyada tek bir nefes almadan, bir mezar taşı bile olmadan yatacaktı ahırın arkasında. Bir başka kızın hayatını kurtarma pahasına olmuştu bütün bunlar. Anlardı oğlu biliyordu, “Bir günaha girmedim ben!” diyordu kendi kendine. Hayatı boyu tüm ölmüşlerden önce oğluna okuyacaktı dualarını o günden sonra.

Bir kız bebekle köye döndüklerinde anası da Bekir gibi memnun olmadı. Kız olduğu için bebeğin adına da karışan olmamıştı. Yolda gelirlerken dağda silah sesleri duyduklarını söylemişti Bekir avcılar geyik avında sanmışlar ama sonra geçen yolculardan öğrenmişlerdi ki bir kızı vuracaktı ağabeyleri, kız yardan aşağı bırakmıştı kendini. Dürdane elinde olmadan Dila’yı göğsüne bastırmıştı duymasın diye. Bebek de sanki anlamış gibi bir çığlık koyuvermişti hemen. Kolay değildi daha bir haftalıkken annesini kaybetmek. O zaman yemin etmişti içinden Hacer’in emanetine çok iyi bakacak, onun ve kendi başına gelenler Dila’nın başına da gelmesin diye elinden geleni yapacaktı.

“Okuyacaksın sen, bizim gibi er elinde oyuncak olmayacaksın!” diye fısıldıyordu Dila’nın kulağına. Evde onu bekleyen işleri, bebeği var diye kimse almıyordu elinden. Bağ evinde yaşadıklarına rağmen, kendi başınalığın rahatlığını özlemişti hemen. Bir bebekle dört duvarın arasında yaşamak ne mutluydu meğer. Onlar yokken hizmet edilmesine susamış anası, gelir gelmez çekilmişti köşesine. Evdeki tüm boğazları doyurmak, herkesin gönlünü etmek, bebeği gözetmek iyice yormuştu Dürdane’yi ama ses etmiyordu. Etmeyişi erdeminden değildi elbette, etse işe yaramayacağı gibi tokadı yiyeceğini de bildiği içindi sessizliği. Kız doğurduktan sonra Bekir’in öküzlüğüne de zam gelmişti sanki. Oğlu oldu diye övüneceğini hesaplarken kız oldu demeyi yediremiyordu kendine. Ailenin ilk kız bebeği geldi diye sevinen yoktu hanede.

“Şansın olsa ananın başına bunlar gelir miydi?” diyordu Dürdane içinden, “Ama döndüreceğim ben o şansı sen merak etme!”

Dila iki yaşına geldiğinde Dürdane, her gece Bekir’i üzerinden zor indirdiği halde gebe kalmamıştı bir daha. Onca erkek doğan soylarına bir kız bebekle nokta koyunca sorumlusu Dürdane olmuştu elbette. Diyemiyordu ki “Bir oğlum olacaktı belki bağ evinde bir başına koymasaydınız beni!”. Ettiği yeminin hatırına susuyordu. Allah istemese gelir miydi Dila bebek ona, o istemese kıpırdar mıydı tek yaprak? O İstemişti ki Bekir’e gelin olmuş, soyuna ölü oğlan doğurmuş, Dila bebeğin annesi olmuştu. Bekir övündüğü kadar olsa, kahpe öğretmenin kızını büyüttüğünü anlardı önce. “

“Hacer’e sebep olup, şu yavruyu bu hale düşürdüğü için sürüm sürüm sürünürsün inşallah öğretmen efendi!” diyordu oğluna, Hacer’e okuduğu fatihaların arkasından, “Yaşattığını, yaşamadan ölme!”

Dila üç yaşına geldiğinde Bekir ile anasının fısır fısır konuşmalarını dinlemişti kapı arkasından. Hâlâ bir oğlu olmayan Bekir’in ağzından girip, burnundan çıkıyordu anası.

“Soyumuzu kurutacak bu kuru dölün kızı!” diyordu oğluna, oysa soyunu devam ettirecek oğlan torunları vardı öbür evlatlarından, yutturmadığı pirinç, yedirmediği macun yoktu Bekir’e. Her gece Dürdane’yi bayıltana kadar yormaktan başka işe yaramıyordu maalesef. Dürdane oğlunu sahipsiz bir mezara verdi diye başına bunların geldiğini sanmaya başlamıştı iyiden iyiye ama şu masum kızı kurtaracağı için soğutuyordu yüreğini kendi kendine.

“Ne yapsaydım?” diyordu elini açıp, “Bekir bilse koyar mıydı yanımıza bu bebeyi? Kim bilir ne gelirdi başına, anası bana ardını dönüp giderken, bilmiyor muydu onu kendi evladım gibi koruyacağımı? Oğlum ölü doğdu diye isimsiz bir mezara koydum ki bu sabi yaşasın! Etme Allah’ım bir erkek evlat nasip eyle de bari az rahat edeyim!”

Ne kadar dua etse de bir daha gebe kalamadı Dürdane, Bekir’in anası, Haşim ağanın en küçük kızını görmüştü çeşme başında, Bekir otuz beşine gelmiş olsa da gösterişli adamdı hâlâ. Muhtarın oğlu evlenirken düğünde oğluna da göstermişti kızı, üstelik Dürdane ile Dila yanı başlarındayken. Kız on dokuzundan yeni gün almıştı, başı yerden kalkmıyordu hiç. Yine de Bekir’in gözlerine değmişti bir kere ela gözleri. Bekir de anlamamıştı içinden hop diye yükselen o heyecanın nedenini. Kızın ak gerdanına düşen açık kumral buklesini, gül pembe görünen dudaklarını düşlemişti o gece.

(devam edecek)

Yorum bırakın