Hayat isterse – Bölüm 3

Kıkırdayan marangozun kızının gazına gelmişti Hacer de, ıssızda ne isteyecek benden diye sormak aklına gelmemiş, gitmişti. Marangozun kızının dudaklarındaki öğretmenin izini de görememişti tabi, ne bilsin. Meşeliğin altına battaniye sermiş, üzerine kır çiçekleri dökmüştü öğretmen. Bir de şehirden getirdim dediği bir şerbet vardı şişede. Çay bardaklarına lohusa şerbeti gibi görünse de inanın midesinden gırtlağına kadar yakan içeceği döküp, kendi elleriyle içirmişti Hacer’e. Öğretmenden mi, içecekten mi yanakları al al olmuş, onca yıl tuttuğu kahkahası, adamın nefesine karışıvermişti meşenin altında. Daha önce aşk neymiş bilmeyen Hacer, kulağına fısıldanan ılık nefesin içinde yarattığı heyecanının aşk olduğunu, bir kadınla bir erkek birbirini sevince neler olacağını bir kaç gün dinlemişti öğretmenden.

Akıllı öğretmen Hacer’in gönlünü etmişti önce, hayatında görmediği, duymadığı şekillerde girivermişti aklına, gönlüne. Zorlamamış, ısrar etmemiş, hiç korkutmamıştı. Hatta ağlamıştı bir kez göğsünde, yapamıyordu bu köy yerinde, Hacer olamasa çekip giderdi ama Hacer’siz edemiyordu.

“Beni de götür!” demişti Hacer bir keresinde inanamaz gözlerle ona bakıp, ıslak dudaklarını dayamıştı dudaklarına, “Karım olur musun benim sahiden?” demişti sonra. Daha “Evet” diyemeden uzanmıştı üzerine, bir evlilik teklifi sandığı bu sözlerin sonucuydu kucağındaki bebek.

Hacer daha hamile olduğunu bile anlayamadan istifa edip çekip gitmişti bir sabah. Muhtar söylemişti köye, o da ağabeyinden duymuştu. Ona bir not, bir haber bırakmış mı diye meşeliğe koşmuş, aşkı öğretip, gönlüne taht kuran mis kokulu öğretmenin, aslında ne kokuşmuş ruhu olduğunu oracıkta öğrenivermişti. Hacer’le gönlünü hoş eden öğretmen daha geldiği hafta göndermişti istifasını merkeze.

Zavallı Hacer öğretmenden gebe kaldığını düşünemeden haftalarca böğrüne saplanmış hançerin kanını akıtmıştı içine. Geceleri ağlamış, anasından, babasından, herkesten saklamaya çalışmıştı daha yeni öğrendiği aşkının acısını. Gönlüne iğde ağacı dikip gitmişti o güzel adam, güzel adamın güzel duyguları olmadığını en acı haliyle öğrendiğini sanıyorken sabah öğürmeleri başlayıvermişti. Sinirinden de kusardı o eskiden beri, sanmıştı ki giderek öfkeye dönüşen acısı yüzünden öğürüyor. Annesi üşütmüş ya da midesini bozdu sanmıştı ilk önce, “Hani demişti evli olsan hamilesin diyeceğim, aynı böyleydim ben sana hamileyken!”İşte başından ayağı kaynar suları döken cümle buydu ki aşk acısı hissettiği korkunun yanından geçemezdi o an. Öğürmeleri saklamayı başarmıştı annesinin o sözünden sonra, insan içine öğürür mü, öğürmüştü işte. Boğazından yükselenleri yutmak ne zor öğrenmişti. Teyzesi ile annesi konuşurlarken duymuştu teyzesi damdan atlamıştı bir kez karnındaki bebesini düşürmek için, daha neler etmişti sonunda düşmüştü bebek. Düşmüştü ama teyzesi de hastanelik olmuştu. Kimselere göstermeden çıkıp oradan buradan atlamaya başladı. dağda bayırda hastanelik olsa kimse bulamazdı onu ama giderek büyüyecek karnını saklamaktansa hastanelik olup bayırda yatmayı tercih ederdi. İştahı da iyice açılınca aldığı kilolar, hamurdan sanıldı. Anası daha bazlamayı, gözlemeyi sıcaktan alır almaz saldırıp yağ, peynir ne bulduysa yiyordu. Birden çok kez da azar yemişti bu yüzden anasından, her zaman yaptığının iki katı yapmıyordu bezeleri artık ama Hacer ne bulsa silip süpürüyordu. Öğretmenin gidişinden yedi ay sonra karnının daha saklanacak yeri olmadığını anlamaya başladı. Kilo da alsa, bulduğu en bol kıyafetleri de giyse, karnı almış başını gidiyordu önüne doğru. Ayaklarını göremediğinden köy yollarında düşüyordu ikide bir. Rahmine inat gibi tutunan bebek, düşse de kalksa da büyümeye devam ediyordu. Sonunda yengelerinden biri şüphelendi onun hallerinden, ağabeyleri duysa zaten oracıkta gömerlerdi Hacer’i. Yengesinin bakışlarından ve sözlerinden de başına gelecekleri sezince, bir bohça ile kaçıvermişti köyünden. Peşine düşmüşlerdi tabi, kaçtı diye mi, namusa leke sürdü diye mi bilmese de, bundan sonra hep kaçacağını biliyordu artık. Öyle de böyle de kaçınca namusun gideceğini biliyordu içinden. Evden kaçan kız iflah olmazdı. Bir mağarada doğurmuştu sabaha doğru bağıra bağıra. Organları oracıkta bacaklarının arasından akıp gidiyor sanmıştı. Zaten kan görmeye dayanamazdı, öğüre, böğüre kendinden geçmişti sonunda. Üşüyen bebeğin çığlıklarına geri açılmıştı gözleri. Üç gün olmuştu daha, aç kalmıştı haftalardır. Sütü de azdı, bir şeyler bulmak için çıkmıştı mecburen mağaradan. Buraya gelince sevinmişti, kilerde bulduklarını ateşte kaynatıp yemişti çabucak. Sonra on adamı görünce saklanmıştı ahıra. Dört gündür oradaydı bebeğin de açlıktan sesi soluğu çok çıkmadığı için kimse anlamamıştı sesini. Atlar geri gelince bulacaklar sanmıştı ama neyse ki uyanmamıştı Dila’sı adamlar gidene kadar. Gece atlar gelip kızıyla onu ezecek sandığı için bağırmıştı öyle, havadan da korkmuştu. İşte böyleydi hikayesi. Bebekle kalmıştı ortalıkta, nereye gideceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Ağabeyleri bulursa hem Dila’yı hem onu öldüreceklerdi kesin. Kocaya kaçmadığını görseler de bebeği görünce anlayacaklardı her şeyi.

Marangozun kızından da şüphelenmişti aslında, belki de yengesini uyandıran oydu. Belki o kaçtıktan sonra anlatmıştı herkese öğretmenle meşelikte buluştuğunu. Gerçi fark etmezdi artık olan olmuştu.

“Öğretmeni bulsan!” diyecek olmuştu Dürdane ama öğretmen adam olsa zaten bunlar olur muydu? Nereye gittiğini bile bilmiyordu.

“Çitler onarılınca biz döneriz, sen de burada devam edersin!” dedi çaresiz, “Ben sana erzak da bırakırım. Bir süre idare eder!”

Ertesi gün öğlene kadar uyudu yine Dürdane, sabaha kadar oturunca iyice yorulmuştu. Hacer de bebesini koynuna alıp sıcacık yatmıştı sobanın yanında. Özlemişti evinin konforunu, yok sayılsa da anasının bazlamasını, gözlemesini, döşeğini, kendini şimdikinden daha güvende hissettiği o günleri özlemişti.

“İnsan berbat sandığı şeyi bile özlüyormuş!” diye gülüyordu sinirli sinirli. İkisi birlikte sıcak bir yemek yapıp akşamı ederlerken başladı Dürdane’nin sancısı. Hacer kendinden bildiği için anladı hemen. Mağarada tek başına doğurunca bir şey öğrenmemişti elbette doğuma dair. Yine de köyden bildiği sıcak suyla, çarşafları hazır etti hemen. En azından bebeği koruyabilirdi. Sabaha kadar sancı, sancı devam etti ve sonunda gün ağarırken zorla çıktı bebek bacaklarının arasından. Ne ses vardı, ne soluk.

“Erkek!” dedi Hacer ama gözlerindeki tuhaf ifadeyi hemen gördü Dürdane, “Erkekmiş!” diye düzeltti sonra o da Dürdane’nin anladığını anlayınca. Dürdane zorla doğruldu köyün ebesinden gördüğü gibi pelte gibi duran morarmış bebeği alıp vurdu poposuna bir kaç kere, ayağından tuttu silkeledi, silkeledi, vurdu. Dürdane’nin içi ezilince kaptı elinden.

“Tamam dur! Yokmuş işte alacağı nefes!”

Bir kaç saat ağladıktan sonra kabullendi Dürdane ölü doğan oğlunun varlığını. Köşede kanlı çarşaflara sarılı duruyordu odanın içinde. Bekir’i bekleyip göstermesi mi gerekiyordu, dışarıdaki yağmura rağmen toprağa mı verse bilmiyordu. Ağlıyordu sürekli, “Erkek istiyordu hep!” diye iç çekiyordu.

“Allah isteyen değil de neden bana verdi ki!” diye inledi Hacer, Dila’ya bakıp. Dürdane de iç geçirdi ama içindeki ses biliyordu “Denmez öyle!” diye düzeltti Hacer’i.

O sırada dışarıdan gelen nal seslerine kulak kesildi ikisi de, Hacer bir kaplan gibi perdenin kenarından bakmaya fırladı yerinden.

“Geldiler! Buldular beni!” dedi korkuyla. Dürdane’nin şaşkın ve korku dolu bakışlarının arasından arka kapıya koşup kayboldu ortadan. Ahıra kaçtığını anlamıştı Dürdane ama kapı tak tak vurulunca kalbi de durdu sandı o anda. Dila’ya baktı hemen, sedirin üzerinde yatıyordu sessizce. O da sesini çıkarmadı. Çalar çalar giderlerdi nasılsa. Kapı daha sert çalınca, Dila başladı ağlamaya. Anca aklı başına gelince düşündü ne bileceklerdi bebeğin onun olmadığını. Kalktı yerinden gidip araladı kapıyı.

(devam edecek)

Yorum bırakın