Hayat isterse – Bölüm 1

Hayat Dürdane’yi, kadının adı olmadığı bir köye yolcu etmişti doğumunda. Kadınların akılları ve eğitimleri ile erkek gibi olmayı, kendi paralarını kazanmayı özgürlük saydığı bir dünyaya doğmuş olmasına rağmen, öğrenecekleri vardı demek. Doğduğu coğrafyanın doğusunda kadınlar akıllarını bedensel güçleri ile birleştirip emek veriyorlardı hayata. Taşa toprağa, karışan terleri, beden gücü kullanmaktan nasırlarmış elleri, bükülmüş belleri vardı hepsinin. Doğusu batısı insan olmayı değil de kadını erkek gibi etmeyi ya da yok etmeyi öğrenmiş topraklardı buralar. Bildiğiniz bir yer değil belki, belki hiç yaşamadığınız, görmediğiniz bir hayal ülkesinde, kabusu yaşayan kadınların hikayelerinin içine gelmişti Dürdane. Doğuya doğru belleri doğrulup, topuklar üzerinde yürüyen kadınların elleri kullandıkları kremler ve bakım ürünleri ile yumuşamış olsa da, bedeli yüreklerinin sertleşmesi, erkek egemen dünyada var olmak için erkekleşmeleri ile sonuçlanmıştı. Doğusundan batısına hiç biri kadın olamamıştı aslında. Taşıdıkları bedenden öte görülmek için ruhlarını erilleştirilenlerle, ruhları yok sayılıp, bedenden ibaret, eşyaya dahil edilmiş kadınlardı hepsi. İşte Dürdane’nin hayat hikayesi tam da bu kadınların içinde bir yerlerde başlamıştı. Sağı, solu kadın ruhundan eksilerek hayata tutunmuş dişilerle dolu bir dünya.

Evde erkek kardeşlerine hizmet, ileride evleneceği kocası ve ailesine vereceği hizmetin provasıydı. Her denilene ve yapılana baş eğip, dilini bağlı tutmanın saygı veya terbiye sayıldığı bir köydeydi. Sessizliğin bilgelik olduğunu hepimiz bilsek de, haksızlığın erdem olmadığını da o kadar hatırlamamız gerekir belki bu hikayede. Fiziksel ve psikolojik şiddetin kadına, çocuğa, hayvana kolayca uygulandığı bir güçlü olan kazanır yöresi. Toprağında töre, namus davalarının kanının bolca aktığı, acının yemeğinden, türküsüne yaşamın her alanına sirayet ettiği, dağının, taşının, suyunun hırçın olduğu toprakların tam da göbeği.

Hani sorsalar gelmeden, tam da var olmayı, dişiliğime, kendime saygıyı, sevgiyi öğrenmeye geldim diyebilirdi Dürdane. Geçmişte rahmetli bir kadın yazarımızın dediği gibi kadının adının olmadığı bir yerde kendine ad aramaya gelmişti belki de. Coğrafya kaderimizse, seçeni ve seçtireni de göz ardı etmemeliyiz değil mi?

On altı yaşına kadar kendinden yaşça ve rolce büyük herkes tarafından ezilen, horlanan ve hırpalanan Dürdane, otuz yaşındaki Bekir’e gelin edildiği gece, hayatının ikinci dönemine geçiyor gibi gözükse de Brezilya dizisi gibi kesintisiz akan kaderi onu yine adı değişmiş ama rollerini eksiksiz oynayan bir başka ailenin içine düşürmüştü. Henüz başını kaldırıp “ben” diyecek kıvama gelmediğini gören hayat, Dürdane’nin sabrını zorluyordu sanki. Sabrın nereye kadar bir erdem, nereden sonra korkak bir kaçış olduğunu tartışmaya kalksak yüzlerce bölüm devam edebiliriz bu hikayeye, o yüzden şimdi yorumları bırakıp, akışa geçelim sevgili okurlar. İşte ne oldum demeden, ne olacağını anlamadığı Dürdane’nin kadın olma hikayesi.

Aileden görmediği, bilmediği, hatta türkülerdeki acı sözlerden başkasını duymadığı aşkı, sevgiyi, Bekir’in kollarında ilk geceden de bulamamıştı Dürdane. Ayıp, yasak ve günahların içinde, kendi bedenine, duygularına yabancı bir erkeğin, erkeklik sanarak ezberlediği ve gücünü ispat çabası içinde bulmuşlardı sabahı.

Eskiden hiç değilse yatağında rahat ederken, hayatının bu döneminde sona erdiğini ve bundan sonra rahatın ona uğramayacağını anlayarak kadın olmuştu Dürdane. Rahmine ilk geceden düşen bebeğin varlığından habersiz, serseme dönmüş bir halde odalarından çıkarken, kayınvalidesinin bakışları ile yüzleşip, sonraki hayatının yeni rutinine uyum sağlama çabasına girişmişti hemen. Gayretli oluşu elbette mutluluğun verdiği bir motivasyon değil, başına gelecekleri en hafif atlatma isteğinden kaynaklanıyordu. Öyle ya da böyle inandığı, bildiği, başına o istemese de bir şeylerin geleceğiydi artık. Hayatı başına gelenler diye yorumlayan bir kadının nefes alması dışında bir yaşam belirtisinden bahsedebilir miyiz? Yorum yapmayacağız dedikçe, bu hikaye, bilinmeyen bir ülkede, bilinmeyen bir zamanda geçse de onca yaştır şahitlik ettiğimiz, kulağımıza dolan bir çok olay ve hâlden beslendiğinden olsa gerek, kadınlığın en çok söylenen özelliği gibi çenemizi tutamıyoruz herhalde. Bir torbaya haddinden fazlasını doldurursanız elbet bir yerinden patlayıp, içindekileri de saçar öyle değil mi?

Yaşadıkları köy gibi üç köyünde daha sahibi olan ağanın en gözde marabalarından olan Bekir, namına yakışır bir düğünle, köyündeki en güzel kızlarından biriyle evlenmiş olmanın gururu ile soyunu ve namını sürdürecek erkek evlat hayallerine dalmıştı çoktan. Anası dört erkek evlat doğurmuş, Bekir’den önce evlenen her oğlunun en az bir erkek evladı olmuştu. Otuzuna kadar evlenmeden bekleyen Bekir’in de listeye adını yazdırmak için tez elden bir erkek evladı olması gerekiyordu. Dürdane ile aynı köyde, aynı kaderin içine doğmuş kayınvalidesi, tıpkı aynı kaderi paylaşan annesi gibi Bekir ve köydeki tüm diğer erkeklerle aynı fikirdeydi. Kadın olmayı kimsenin öğretmediği dişi doğanlar erkeklerin gücüne inandırılmış ve erkek olmayı maharet sayarak, aslanlarla büyüyen kedinin kendini aslan sanması gibi, erkek kafası edinmişlerdi. Kendi kadınlığını bulamadıkları ve bilemedikleri için gördüklerini, gösterileni model edinip, dişi doğanları erkek doğanlara köle etmişlerdi. Hem yatakta, hem ayakta erkek gibi olunca da, iki cambaz bir ipte oynamıyordu haliyle. Fiziksel gücü olan diğerini köle ediyordu.

Hani hikayelerde hep cesur biri baş kaldırır, onun canı yansa da ardından gelenler onu örnek alıp, yol alırlar. Nesiller sürse de düzen bozulur ama bu coğrafyada öğrenilmiş çaresizlik hakim olduğundan, beterin beterinden korunmak için düzene boyun eğip, miras alınanla yetinmek söz konusuydu. Kimse başı ezilen yılan olmak istemiyor ama yine de kurtarılmayı bekliyordu. Ne erkeği, ne kadını sormuyor, sorgulamıyordu. Keyfi yerinde olan sorgulamaz diye erkeği suçlayabiliriz bu hikayede ama onlarda mutlu değildi ki. Acıya ve mutsuzluğa sahip çıkışın destanı yazılıyordu bu hikayeye denk gelen dönemlerde.

Mevsim kışa dönerken Dürdane’nin karnı büyümeye, ağanın da marabalara buyurduğu işler artmaya başlamıştı. O senenin fırtınaları erken gelip, dağı, taşı devirmeye başlayınca, bağ evinin arkasındaki otlağın çitleri devrilmiş, bir grup adam gitmiş, kaçan hayvanları kovalıyorlardı. Onlar hayvanları toplarken çitleri onarması için de Bekir’in köyünden, on adam seçilmişti. İklim sertleştikçe ilçeye ve ebeye ulaşmanın zorlaştığını bilen ağa ve köylüler, doğumuna az kalmış Dürdane’yi de yanında götürürse, bağ evine yakın yaşayan ebeye kolayca ulaşabileceğini söylediler, Bekir’e. Arkasında bırakır da, Dürdane doğururken bir sıkıntı olursa, ne yaşlı anası, ne kardeşler ne de ağanın adamları yetişip, ne ebeye, ne de ilçeye götüremezlerdi karısını. Diğer dokuz adamın yanında karısı, bacısı yokken, kendi karısını taşımak Bekir’e yük gelse de, söyleyen ağa olunca itiraz edemedi. Ağanın da kadınları düşündüğü yoktu ama her ne hikmetse Bekir’in karısını bahane edip gitmek istemeyeceğini düşünüvermişti. Çitler hava daha da kötüleşmeden onarılmalıydı ve bir günde bitecek bir iş de değildi. Önce hasar tespit edilecek, malzeme temin edilecek, sonra da tamire girişilecek, bütün bunlar olurken de hayvanların kaçmasının önüne geçilecekti. Bu mevsimde bağ evlerinin hepsi boştu. Belir karısı ile birinde kalırken, diğer dokuz adam da bir diğerinde kalabilirlerdi.

Böylece ağanın malını koruma peşinde on adam ve bir hamile Dürdane yola çıktılar. Bekir’in annesi ev işlerinin yeniden ona kalmasından pek mutlu olmamışsa da, kızın oğlu yokken bozuk havada doğurması ve bir sorun çıkması durumunda zorlanacağını bildiği için ses etmedi. Köyde kimsenin aklına iyi bir şey gelmemesi, başlarına iyi şeyler gelmiyor olmasındandı. Dilleri hayır çağırıp, söylemekten bahsetse de, yüreklerinde ne varsa ağızlarından o çıkıyordu haliyle.

(devam edecek)

Yorum bırakın