Saygın yıllarca aldığı eğitimler veya kendini kontrol etme çabasına karşılık bir tek şeyi tam olarak yenememişti, o da korkudan korkmasıydı. Korkunun bedeninde yarattığı o hissi yaşamak istemiyordu. Kendi korkularının yanı sıra başkalarının korkuları da onu yoruyor ve yaralıyordu. Neval’in aldığı sakin nefeslere karşılık birazdan eline dokunduğunda hocasının zihninde gördüğüne benzer şeylerle karşılaşmaktan korkmaya başlamıştı. Ölümü hissetmek hiç kolay bir şey değildi, cinayetleri hissetmek, olay anındaki tüm o duyguları bir sünger gibi çekmek korkunç bir ruh haliydi. Bunun dışındaki sırdan korkuları çok umursamıyordu. Neval’den hissettiği sıradan bir korku değildi ve yüzleşeceklerine hazır olması için en azından onun sakin bir şekilde uyuyor olması önemliydi. Hocasına yaptığı gibi ona saldıracağından korkmuyordu ama bedeninin vereceği tepkileri görmesini istemiyordu. Aslında bu odadan kolayca çıkabilir ve Neval’i bir daha görmemek üzere ardında da bırakabilirdi ama ne yazık ki işler öyle yürümüyordu. Bir kere onun zihnine girdiği için bu bağı koparması neredeyse imkansızdı. Yolunu kendi bulan bir su gibi zihni bulduğu her çatlaktan ona doğru akmaya, bulduklarını alıp getirmeye devam edecekti. Bununla birlikte onun bu korkuyla yaşarken başına gelenler arasında bir bağlantı olduğundan emindi. Şimdi onu bu odada bırakıp çıkar ve sonra gerçek bir sonla yüzleştiğini duyarsa kendini affedebilir miydi? Bu tür özelliği olan insanların kesinlikle soğukkanlı olması gerekiyordu ama tüm meditasyonlara karşılık Saygın için bu hiç de kolay değildi. Doğuştan sahip olduğu bu özellikle yaşamak için gerçekten büyük çaba sarf ediyordu. Uzun süre Tibet’e geri dönüp, ölene kadar izole bir hayat da düşünmüştü. O zaman bu çabaya hiç ihtiyacı olmadan inzivada yaşayıp, huzur içinde ömrünü tamamlayabilirdi belki. Bunun için bir mektup yazıp yardım istediği hocası, çözemediği bir sorunu her yere götüreceğini söylemiş ve onun için Tibet’te bir şey olmadığını söyleyerek, yaşama adapte olmasını istemişti. Nereye giderse gitsin kendinden kaçamazdı, kendini kabul edip, yaşamı kucaklamak zorundaydı. Diğer insanlardan farklıydı ama buraya aitti. Sahip olduğu bu hediyeyi bir ceza gibi algılamayı bırakması gerekiyordu. Kendi korkularının özelliği ile bir ilgisi yoktu. Onları bu özelliğinden tamamen bağımsız olarak çözecekti. İki yıllık eğitime rağmen travmaları zihninde onunla yaşamaya devam ediyordu çünkü henüz bunlara ihtiyacı vardı. Olmadığında zaten kurtulacaktı.
“Korkuya ihtiyacın var!” yazmıştı ustası, “Nedenini bir gün anlayacaksın! Burası bir bakım evi değil, sana sadece yolu gösterebiliriz, seninle yürüyemeyiz! Kimse yürüyemez!”
Sahip olduğu bu özellikle yaşamaya alışmak mı, onu kontrol etmeye çalışmak mı daha zor bilmiyordu. Henüz bu korkuya neden ihtiyacı olduğunu çözemediği için kaçmayı tercih ediyordu. Tibet’e gidemeyince kendini otelin içine hapsetmişti. Zihnini de sorumluluklarına. Otelden başka hiç bir şey düşünmesine izin vermiyordu. Kimseye dokunmuyordu, zihnini tüm alışverişlere kapatıyordu. Mutlu değildi belki ama güvendeydi. En azından bunları yapmayı öğrenmişti.
Bir adım daha atıp Neval’e yaklaştı. Ona doğru attığı her adımda kalbi daha hızlı atıyordu. Sonunda yatağın tam yanına gelip durdu ve Neval’in örtünün dışında duran solgun eline odaklandı. Narin ve ufak tefek bir kızdı Neval. Dili pabuç gibiydi ama kendi ufacıktı. Ve bu ufacık bedenin içinde kocaman bir korku ülkesi vardı. Az sonra o ülkenin kapılarından girecek ve tanıdığı o korku ile yeniden yüzleşecekti. Zihnini açmadan önce uzanıp onun parmaklarına okşar gibi dokundu.
“Bunu sana sormadan yaptığım için üzgünüm!” diye mırıldandı ve yatağın yanına oturup, onun elini avucunun içine aldı. Gözlerini kapattı.
İkisi birden gözlerini aynı anda açtıklarında Neval korku dolu gözlerle ona bakıyordu. Saygın ise katilden saklanmış o küçük kızı görüyor gibi hissediyordu hâlâ. Otoparktaki saldırganı, ona çarpmak üzere olan o aracı, taksi şoförünü hepsini görmüştü.
“Sessiz ol!” diye hırlayan o gölgeyi de görmüştü ama bir yüzü olmadığı için onu görse bile tanıyamazdı. Onun yüzü korkunun yüzüydü Neval için ama saklandığından kim olduğunu o da görmemişti. Görmediği için de polislere bir tarif vermesi mümkün olmamıştı. Neval sakinleştiricinin etkisindeydi, gözleri açılmıştı ama aslında şuuru henüz yerine gelmemişti. Muhtemelen Saygın yerine korktuğu o gölgeyi görüyordu. Bir süre öylece korkuyla baktıktan sonra Saygın onun elini bırakınca, yavaşça kapadı yeniden ve sakin bir uykuya daldı.
“Hayatın tehlikede!” diye mırıldandı Saygın, “Ama sana nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum!”
Bu defa hocasında olduğu gibi katilin kim olduğunu bilmiyordu ama bu zavallı kızın ailesini gözlerinin önünde öldüren o adam peşini asla bırakmamıştı. Çözemediği tuhaf başka şeylerde vardı ama onun hakkında hiç bir şey bilmediği için anlam veremiyordu. Baygınken elini tutup hayatının en korkunç sırları ile içinde bulunduğu tehlikeyi ona anlatmanın bir yolu var mıydı? Bilinmeyen ve nereden saldıracağı belli olmaya bir katilden nasıl korunabilecekti Neval? Polisin kaçan taksi şoförünü bulması tek umuttu şimdilik. Eğer ona ulaşırlarsa adam asıl katile giden yolun anahtarı olabilirdi.
Gülnaz hanım son beş altı saattir Neval’e ulaşamadığı için endişelenmeye başlamıştı. Neval’in zaten az olan şarjı Gülnaz hanım sürekli aradığı için tükenmiş ve telefonu kapanmıştı. İlk üç dört saat toplantıda olduğu için açamadığını düşündükten sonra saatler geçtikte içine bir sıkıntı düşmüştü, “Kötü haber çabuk yayılır Gülnaz, sakin ol ve bekle!” diyerek kendine telkin verebildi sadece.
Neval yeniden kendine geldiğine Saygın odadaki en uzak sandalyeye oturmuş onu seyrediyordu. Olanları hatırlamaya çalışan Neval onu fark etmediği için nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı ve “Telefonum nerede?” diye mırıldandı kendi kendine. Taksinin ön koltuğunda duran eşyaları ile birlikte çantasını Saygın’a vermişler, o da yatağın hemen yanı başındaki komodinin üzerine bırakmıştı.
Oturduğu yerden “Hemen yanında!” der dermez, Neval korkuyla doğruldu yataktan ve ona baktı, “Sen burada mısın?” derken olanları hatırladığı yüzünden belli oluyordu.
“Merak etme güvendesin!” dedi Saygın elinde olmadan.
“Gülnaz teyzeyi aramalıyım beni merak etmiştir!” diyerek telefonuna uzandı Neval ama kapalı olduğunu görünce derin bir “Of!” çekti. Saygın ona beklemesini söyleyip, odadan çıktı ve birazdan bir şarj ünitesi ile geri geldi. Kat hemşiresinden ödünç aldım diyerek ona verdi. O ana kadar Neval her şeyi hatırlamıştı ama Gülnaz hanıma karşı duyduğu bağlılık ve sorumluluk yüzünden önce onu aramak istiyordu. Telefon açılır açılmaz Saygın’a sus işareti yaparak aradı yaşlı kadını.
“Ah Neval! Korkudan ölecektim kızım! Nerelerdesin?”
“Şarjım bittiği için arayamadım kusura bakma, iyiyim!” dedi Neval gülmeye çalışarak.
“Sesin çok yorgun geliyor kızım, emin misin iyi olduğuna?”
“Evet, yolcuk sarsıyor sanırım beni, şimdi otele gidip uyuyacağım. Şarjımı geçici olarak doldurdum. Merak etme ulaşamazsan, yarın sabah ararım olur mu?” diyerek Gülnaz hanımın uzatmasına fırsat vermeden kapattı. Sonra yeniden sandalyesine geçip oturan ve onu seyreden Saygın’a bir açıklama yapması gerektiğini düşünüp, “Onu üzmek istemiyorum!” dedi çaresiz bir sesle.
“Anlıyorum, iyi yaptın!” dedi Saygın, Neval’in ona duyduğu derin bağlılığı hissetmişti ama hikayeyi bilmiyordu tabi. Korku ve onunla bağlantılı şeyler vardı zihninde. Belli ki Gülnaz hanım, Neval için asla bir korku unsuru olmamıştı.
(devam edecek)