Böylece Dilek ve Handan istedikleri rahat hayata kavuşurken, Seren, bahçe duvarları ile sınırlı, yarı uyuşuk bir hayata mahkum edildi. Hayatındaki en renkli anlar havalar ısındığında bakıcısının onu dışarı çıkardığı sırada yaşanıyordu. Kadın onu bahçede bırakıp içeri dönüyor ve işlerini yapıyordu. Seren biri koluna girince yürüyebilse de, bakıcısının onu oturttuğu yerden tuvaleti gelmediği sürece kalkmayı bile denemediği için içi rahattı.
Her bahar kıştan çıkan bahçeyi düzenlemek için çalışmaya başlayan bahçıvan Fatih bey ve oğlu Mustafa, rahmetli patronlarının küçük kızının geldiği bu hâl için çok üzülüyorlardı. Mustafa, Handan’dan biraz büyüktü ve iki kız büyürlerken onlarla bahçede oynamışlığı çoktu. Bakıcısı Seren’i bahçede tek başına bırakıp içeri döndüğünde babasından izin alıp, yanına uğruyor, bahçeye o sene ekecekleri çiçeklerden ve budanacak ağaçlardan bahsederek sohbet etmeye çalışıyordu. Seren hızlı düşünüp, hemen tepki veremese de söylenen her şeyi anlıyordu. Mustafa anlatırken onu dikkatle dinlemeye çalışıyor, dört duvarın arasından sonra dışarıda olup, sohbet dinlemek hoşuna gittiğinden gülümsüyordu. Evde onun yeniden eskisi gibi olmasını isteyen ve bunu mümkün gören tek kişi Mustafa’ydı. Çocukluklarından beri Seren’in resme ne kadar yetenekli olduğunu bildiği için bakıcısına rica edip bahçeye çıktığında malzemelerini getirmesini istemiş, bir süre dil döktükten sonra Seren’i fırçayı yeniden eline almaya ikna etmişti. İlaçlar vücut koordinasyonunu etkilediği ve hareketsizlik yüzünden kaslarında güç kaybı başladığı Seren fırçayı bile elinde zor tutuyordu. Yaz başlarken eskisi gibi resim yapmasa da, Mustafa’nın teşvikiyle en azından yeniden fırça tutmaya başlamıştı ve babasının onun resim yeteneğini ne kadar takdir ettiğini hatırladıkça gözlerinden yaşlar iniveriyordu. O ağlayınca Mustafa çok üzüldüğü için hemen fırçayı elinden alıp, onu güldürmek için bir sürü taklitlere başlıyor ve eğlenceli şeyler anlatıyordu. Seren evde sadece onunla konuşuyordu. Diğerleri bir şey sorsalar bile sessizce durmayı tercih ediyorlardı. Hatta bakıcısı onun konuşma yeteneğini yavaş yavaş kaybetmeye başladığını düşünmeye başlamıştı. Mustafa Seren’in konuşabildiğinin bilinmesini istemediğini anladığı için babasına bile bundan bahsetmiyor, ikisi konuşurlarken birisi görmesin diye sürekli etrafı kontrol ediyordu. Acısını anlatabilmek ve biriyle sohbet etmek Seren’e iyi gelmeye başlamış, düşüncelerinin daha sakin ve düzenli akmaya başladığını fark etmişti. Mustafa onun iyileşebileceğine dair inancını canlı tutmasını sağlıyordu. Ona sürekli babasının onu bu halde görse ne kadar üzüleceğinden bahsediyor ve güçlü olmasını istiyordu. Büyükannesi insanların öldükten sonra da sevdiklerini görebileceklerini söylemişti. Küçük kız kardeşi doğumundan iki yıl sonra ateşli bir hastalıktan ölünce, günlerce ağlayan Mustafa’yı sadece o sakinleştirmeyi başarmıştı. O diğerleri gibi kız kardeşinin cennete gittiğini söylemek yerine, insanların cennete topluca gitmeden önce topluca bir yerde beklediklerini ve günü geldiğinde hep beraber cennete veya cehenneme gideceklerini anlatmıştı. Beklenen o yerde de biz onları göremesek de, onlar bizi görebiliyorlardı. Yani kız kardeşi bir çeşit görünmez olmuş ama Mustafa’nın yanında olmaya devam etmişti bu sözlere göre. Zaten biraz saf olan çocuk acısını bastırabilmek için babaannesinin ona anlattığı bu sözlere sımsıkı sarılmış, şimdi de Seren’i yatıştırmak için ona anlatıyordu. Seren’in babasını üzmemek için bir an önce toparlanması ve önceden sürdürdüğü hayatına devam etmesi gerekiyordu. Seren’in de hayatında tutunacak başka bir umudu olmadığı için Mustafa’nın sözlerine tutunmuştu. Onun saf ve içten sevgisi son zamanlarda ruhuna iyi gelen tek şeydi. Hem onu, hem de babasını üzmemek için ilaçların tüm gücüne rağmen zihnini uyanık tutmaya çaba göstermeye başladı. Sonbahar gelmeden fırça ile arasını epeyce düzeltmeyi başarmıştı. Dilek ve Handan’a göre çocukluğundan beri resim yaptığı için bir çeşit kas hafızası sayesinde fırçasını kontrol edebilmeye başlamıştı. Aldığı onca ilaca rağmen düzeliyor olması mümkün değildi. Seren onların bir çok konuşmasına sessizce şahit olduğundan inandıklarının aksini ispat edecek hiç bir halini onlara göstermemeye özen gösteriyordu. Havalar soğuyup, Mustafa’nın babasının işi bahara kadar sona erince Seren yeniden tek başına odasına mahkum edilse de Mustafa ile konuştuklarını aklında tutarak, kış boyu da odasında resim yapmaya devam etti. Çok hızlı çalışamadığından başladığı bir tabloyu çok uzun sürelerde bitirebiliyordu ama yeteneğinin her şeye rağmen neredeyse tamamen geri geldiğinden artık iyice emindi.
Dilek onun bitirdiği bir kaç tabloyu gerçekten beğendiği için evin duvarlarına asmıştı. Hayatta bir tek fırçası varmış gibi başka bir şeyle ilgilenmeden sürekli resim yapıyor olması onun için sorun değildi. Hatta elinin altında böyle bir olanak varken yatak odası için ona bir başka tablo yapmasını bile istemişti. Handan artık üniversite sınavına hazırlanırken, ilaçlar Seren’i yavaş yavaş tükettiği için çok uzun yıllar yaşayacağını bile sanmıyordu ve nefes almaya devam ettiği süre boyunca onu evin içinde tutmaya kararlıydı. Handan önceleri annesinin planlarını tam anlamadığı için onu neden bir bakımevine yatırmadıklarını sormuştu ama annesi orada iyileşip başlarına bela olabileceğini açık açık dile getirince ona hak verip, kız kardeşinin durumu ile hiç ilgilenmemeye başlamıştı. On sekizine girmesine çok az kalmıştı ve her şeyin sahibi olacak tek varis olduğu için oldukça memnundu.
Kerem’in sağ olduğu zamanları da bilen ev çalışanları, Dilek ve Handan’ın Seren’i umursamadıklarının farkında olsalar da ellerinden bir şey gelmiyordu. Mustafa’dan başka cesaret edip ona yakın davranan olmamıştı. Dilek çocukluğundan beri saf olduğunu bildiği Mustafa’yı zararsız bulduğu için Seren ile arkadaşlık etme çabasına karışmamıştı. Onun Seren’in hayata yeniden tutunması için bir tetikleyici olabileceği aklına bile gelmiyordu.
Seren’in ağırlaşan ilaçların etkisi ile iyice dünyadan kopuk olmasını fırsat bilen bakıcısı da Dilek’in ondan istediği işleri bitirdikten sonra televizyon izlemeye dalıyor. Evde Seren’i umursayan kimse olmadığını bildiği için ilk başlardaki dikkati ve özeni göstermiyordu. Eskiden ilaçları kendi eliyle içirirken şimdi bir bardak suyla önüne koyuyor ve içmesini söyleyip yanından ayrılıyor, çoğu zaman saatlerce telefonla konuşuyordu. Seren’in bedeni ile aklının da eksildiğine inandığı için konuştuklarını duyup bir mana çıkaracağını düşünmediğinden aile fertleri ya da arkadaşları ile sakınmadan sohbet ediyordu. Çoğunlukla aile dedikoduları konuşmasına rağmen, arada sırda Seren’den ve çalıştığı evden de anlattığı oluyordu. Seren ilaçlarla uyuşmuş olsa da, sandıkları gibi bir zeka geriliği yaşamıyor, etrafında olan biteni fark etse bile, hızlı tepki veremiyordu. Bakıcı kadın bir şeyler almak için mutfağa gittiğinde Dilek ve kızının konuşmalarına şahit olmuş ve Seren’in ilaçlarının bir kısmının tedavi amaçlı olmadığını duymuştu. Dilek ona normalden daha yüklü ödeme yaptığından varlığını hissettirmeden geri dönmüş ama çenesini tutamadığı için kız kardeşine telefonda her şeyi anlatmıştı. Seren o sırada gözleri kapalı bir şekilde oturduğu için onun uyuduğunu veya her zaman ki gibi ilaçların etkisi ile uyuştuğunu sanmıştı. O günden sonra bir an önce toparlanması gerektiğine iyice emin olan Seren, kendini bu berbat insanların elinden kurtarmak için bakıcısının önüne koyduğu ilaçların içinden eskiden beri içtikleri dışındakileri içmemeye başlamıştı. Onları cebine saklayıp, tuvalete gittiğinde deliğe atarak kurtuluyordu.
Böylece zihninin darmadağınık olmasına güvenen bakıcısının yanında çekinmeden kız kardeşine evde olan biteni anlatması Mustafa’nın başlattığı iyileşme çabası daha da kuvvetlenmişti. Babasının ölümüne neden olan o kazadan kendini suçlamaya devam etse de, bu şekilde yaşatılmayı hazmedemediği için hırs yapmış ve bir yolunu bulup kendi başına ayağa kalkmanın yollarını aramaya başlamıştı.
(devam edecek)