Yokluğum – Bölüm 4

Etrafına bakınıp, lezzetli kanepelerden atıştırırken kapıdan giren adamı görünce ağzındaki ekmeğin parçası yutamadan boğazına kaçıverdi. Bir yandan meyve suyundan içerek toparlanmaya çalışırken, diğer yandan öksürürken gözlerinden gelen yaşların makyajını bozmamasını diliyordu. Ne olmuştu öyle birden bire. Salondaki pek çok insan gibi, Kerem’de kapıdan girince doğrudan boğulurcasına gelen öksürük sesine dönüp onu fark etmişti. Neyse ki o yanına varana kadar Semiha biraz toparlandı. Ancak kendini tutmaya çalıştığı için her an yeniden bir öksürük gelip ağzında kalanları Kerem’in üzerine püskürtmemek için aceleyle toparlayıp yuttu ve hemen söze giremedi.

“İyi misiniz?” dedi Kerem nazikçe gülümseyerek, bunu yaparken de bir eli ile onun koluna dokunmuştu. Kolundan bütün bedenine yayılan o şey bir elektrik akımı mıydı şimdi.

“Bu kanepelerin içine bir şeyler mi koyuyorlar acaba?” diye geçirdi aklından ve öksürüğü başlar endişesiyle gülümsedi önce sadece, “Özür dilerim, kanepelerin lezzetine kaptırmışım sanırım kendimi!” diyebildi sonunda mahcup bir sesle.

“Sizi ya yolda kalmışken, ya boğulurken yakalamam bir tesadüf değil herhalde!” dedi Kerem, dikkatlice onun yüzüne bakıp, iyi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu hâlâ.

“Kurtarıcımı bulmak için biraz geç kalmadım mı?” diye geçirdi aklından ama yine sadece gülümsedi.

“Toplantıdan çıkınca Nusret bey size rastladığından bahsetti. Arabayı park edecek yer arıyor, gelecek birazdan. Akşam yapacak bir şeyimiz olmadığı ve burada sizden başka kimseyi tanımadığımız için biz de serginizi gezmeye geldik.”

“Umarım beğenirsiniz, tek sahibi ben değilim eserlerim tabi!”

“Yanımda dolaşıp, bana sizin gözünüzden anlatırsanız belki bu sanatın arkasındaki güzelliği keşfedebilirim!”

“Ah! Tabi, neden olmasın!” dedi Semiha ve durup dururken niye bu kadar etkilendiğini anlamadığı bu adamın nazikçe yol vermesine uyarak ona sergi boyunca eşlik etti. Nusret bey onlar dolaşmaya başladıktan sonra yetişebilmiş. İkisinin panolara yansıtılmış fotoğrafların arasında dolaşıp, hoş bir sohbete dalmış siluetlerini seçince Semiha’nın geldiğinde yaptığı gibi bir kenarda kanepelerin tadına varmayı tercih etmişti. Aslında sabah karşılaştıklarından beri bu kadın ile patronu arasında oluşan beklenmedik elektriği o da fark etmişti. Kerem başka zaman olsa tanımadığı bir kadının sergisine katılmak için bu kadar hevesli asla olmazdı. Onun toplantıdan sonra duş alıp, özenle giyindiğini görünce buraya fotoğraflar için gelmediklerini hemen anlamıştı Nusret bey. Daha önce babasına şoförlük yaptığı için Kerem’i küçüklüğünden beri tanırdı. Tıpkı babası gibi hamuru iyi olan bir insandı Kerem. Nusret beyin bunca zaman bu ailenin yanında kalmasının da yegane nedenleri insanlıklarına saygı duyuyor olmasıydı. Kerem büyürken kendi halinde içine kapanık bir çocuktu. Ağabeyleri gibi top veya kız peşinde koştuğu pek olmamıştı. Daha çok kendi başına oyalanmayı seçer, daha yeni yetme olduğu zamanlarda bile kitabını alır uzun yürüyüşlere çıkar, köpeği dost ile vakit geçirirdi. Babası onun sosyalleşmesi için okul kampları veya benzeri gençlik organizasyonlarına gitmesine uğraşsa da katıldığı tek organizasyon satranç şampiyonalarıydı. Nusret bey iki insanın bir tahtanın başında saatlerce sessiz ve derinden bir rekabet yaşamalarından hiç keyif almasa da, Kerem’i babasının isteği ile onu her yere taşırdı. Annesi de Kerem gibi sessiz ve içe dönük bir kadındı. Bahçede dolaştığı zaman solgun teninden omuzlarına akan sarı saçları ile bu dünyaya ait değilmiş gibi gözükürdü. O da kocası gibi yüreği ile yaşayan bir insandı ama onun kadar sosyal olmaktan hoşlanmıyordu. Kerem’in kendinden büyük iki ağabeyinin bir tanesi yurt dışında yaşıyordu. Üniversiteyi orada okuduktan sonra bir daha geri gelmemişti. Orada evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuştu. Diğer ağabeyi ise maalesef anne ve babası ile çıktıkları bir seyahatten dönerlerken yaptıkları kazada anne ve babası ile birlikte hayatını kaybetmişti. Nusret bey kazanın olduğu zaman Kerem ile başka bir şehirde, yine bir satranç turnuvasındaydı. Henüz lise üçüncü sınıfa giden Kerem’e ailesini kaybettiğini söylemek hayatında yaşadığı en zor deneyim olmuştu. O günden sonra Kerem elinde olmadan olsa gerek Nusret beye aşırı bağlılık gösteriyor ve her yere onunla gidiyordu. Cenazeden sonra ağabeyi kurulu bir hayatı olduğundan yurt dışına geri dönünce, Kerem burada tek başına kalmıştı. Bir yıl sonra reşit olacağı için amcaları babasının vekaletini geçici olarak almak istemiş ama ağabeyi bunu yapacak kişinin kendisi olduğunu söyleyip, dönüş yapmış ve kardeşi on sekizine basana kadar kalan her şeyi yönetmek üzere onun vesayetini almıştı. Yaşadıkları acıya rağmen kalanları idare etme sorumluluğu olan iki kardeş bu güne kadar aralarında hiç bir husumet yaşamadan her şeyi idare etmişlerdi. Bu acı olay her zaman pilot olmak isteyen Kerem’in meslek tercihini değiştirmişti. Ağabeyi yurt dışından dönüp, işleri almaya gönüllü olmadığından, şirkette ona alt yapı sağlayacak bir bölüme yönlenmişti. O mezun olana ve iki yıl kadar şirket içinde herhangi bir çalışan gibi staj yapıp işi kavrayana kadar işin onlara ait kısmını ağabeyinin ayarladığı bir vekil üstlenmiş, Kerem’in hazır olduğuna kanaat getirdiklerinde ise Kerem bütün yetkileri ondan devralmıştı. Ağabeyi sadece kârdan payını alıyor, kararlara ve işin detaylarına kesinlikle karışmıyordu. Zaten sessiz bir çocuk olan Kerem bu olaylar sonucu daha da hızlı olgunlaşmak zorunda kalınca, eskisinden daha da sessiz bir insana dönüştü. Bu sessizliği iş hayatında duygularını gizleyerek soğukkanlı görünmesi için ona avantaj sağlasa da özel yaşantısından yalnızlığı hep devam etti. Tek yakınlık duyduğu kişi Nusret beydi. Nusret bey de o acı olaydan sonra ona oğlu gibi bağlanmıştı. İki kızından sonra şimdi bir de oğlu vardı. Kerem ona ve ailesine her zaman saygı ve sevgiyle yaklaşmış, şoförden ziyade amcası gibi davranmıştı. Nusret beyin kızları Kerem’i kardeşleri saydıklarından her zaman senli benli konuşup, onu özel günlerde evlerine davet ediyorlardı. İş yaşamına girdikten sonra Kerem daha konuşkan gibi görünse de, ketumluğunu hep korudu. İnsanlar her zaman onun hakkında en az şeyi bilerek etrafında oldular. Nusret bey de ağzı sıkı bir adam olduğundan ikisi her ortama gerektiği kadar dahil olup, hemen çıkarlardı. Kısaca Kerem’in şimdi bu sergide olması rutinlerinin çok dışında gelişen sürpriz bir durumdu. Nusret bey Kerem’i toplantıya bıraktıktan sonra özellikle festival alanına gitmişti. Semiha pansiyona giderlerken onlara günün devamında yapacaklarından bahsettiği için ona rastlayabileceğini hesaplamıştı. Kerem’in arabada onunla konuşmalarından, hatta ses tonundan o güne kadar kimseye göstermediği bir yakınlığın tınısını duyabilecek kadar tecrübeliydi. Yoldan arabalarına Nusret beyin anlık kararıyla aldıkları bu kadını Kerem’den önce tanımak isteği, onun gizli babalık duygusu ile ilgiliydi elbette. Kerem gibi bekar ve varlıklı bir adam her zaman kadınlar için iyi bir hedefti. Onun bu güne kadar gösterdiği ketumluk avcıları ondan uzak tutmaya yetmişti ama bu defa kalkanlarını indirmiş gibi göründüğünden içgüdüsel olarak Nusret bey ona kalkan olma ihtiyacı hissetmişti.

İşin garip tarafı Semiha ile geçirdikleri iki saat boyunca onun tıpkı Kerem gibi bir kapalı kutu olduğunu keşfetmişti. Bu benzerlik yüzünden hakkında neredeyse bir şey öğrenememiş olsa da yine hayat tecrübesine dayanarak onun bir avcı olmadığı sonucuna varmıştı. Yine de bu kadarı Kerem’in bu arkadaşlığı nasıl devam ettirmek isteyeceğini bilmediği için yeterli değildi. Görünüşe göre ikisi birbirlerini çok daha önceden beri tanıyor gibi hissediyorlardı. Bu ruhsal bir çekim olabileceği gibi tensel bir çekim de olabilirdi tabi. Ancak sohbetlerinin hızla derinleşip ilerlemesine bakılırsa tek başına bir tensel çekim olmadığı açıktı.

(devam edecek)

Yorum bırakın