“Kerem ben!” dedi adam elini uzatarak , “Festival için mi buradasınız?”
“Semiha!” dedi o da karşılık vererek, “Fotoğraf sergim var ama festivali de kaçırmak istemiyordum!” dedi sırrını açığa çıkararak.
“Ben iş için buradayım ama festivale denk gelmek doğrusu beni de çok mutlu etti!” diyerek arabanın arka kapısını açtı genç adam. Semiha bilinmeze giden o adımı attığını bir kez daha düşündü arabaya binerken ama sonra kafasından kovaladı bu karanlık düşünceyi. Kerem diğer kapıya dolanıp, arkaya yanına oturunca, orta yaşlı adamın onun şoförü olduğunu anladı konuşmalarından. Naci gibi varlıklı bir iş adamıydı Kerem ve buraya sezonda yapacakları bir işin toplantısı için gelmişti. Her zaman kaldığı otellerde o da yer bulamayınca, Semiha’nın kaldığı pansiyona yakın bir küçük motel de kalacaklardı. Şoför Nusret bey neredeyse doğduğundan beri Kerem ve ailesi için çalışıyordu. Bu nedenle otogardan Semiha’yı arkasına takıp gelince hiç sorgulamamıştı patronu. Şoför patron ilişkisinden çok saygı çerçevesinde de olsa amca yeğen gibi duruyorlardı. Yol boyunca Nusret beyin de dahil olduğu keyifli bir sohbet yaptılar. Korkarak bindiği arabadan neredeyse mutlulukla indi Semiha. Fotoğraf sergisinin olacağı yerin bilgisini aldıktan sonra kendi motellerini bulmak üzere yanından ayrıldılar, Semiha da dönüp, pansiyonuna girdi. Fotoğraflardan çok daha güzel iki katlı bir evdi burası. Bahçede kahvelerini içen iki kadından bir tanesi onu görünce ayağa kalkıp yanına geldi. Suzan hanım pansiyonun işletmecisiydi. Kayıt işlemleri yapıldıktan sonra ona odasının anahtarını verip, festival alanına nasıl gidebileceğini tarif etti. Serginin yapılacağı yer de festival alanına yakın olduğundan ayrıca onun için bir tarif sormadan odasına gitti, daha rahat bir ayakkabı giydikten sonra küçük el çantasını alarak bahçeye Suzan hanımların kahve içtikleri masaya geldi. Suzan hanım eğer isterse ona kahvaltı hazırlatabileceğini söylemişti. O sorana kadar aç olduğunu fark etmediği halde, kahvaltı lafını duyduğundan beri midesi kazınıyordu. Suzan hanım ona hemen yanlarındaki masayı işaret etti. Çalışanlardan biri kahvaltılıkları masaya getirmeye başlamıştı bile. Çay tabağı kadar bile olmayan bir sürü küçük kapta, gözü de mideyi de doyuracak kadar çeşit sunulmuştu. En sevdiği şey olan göz yumurtasının ortasına ekmeğin gevrek kısmını bastırarak kahvaltısına başladı. Yumurtanın patlayan sarısından akanları kurutup ziyan etmemek için hemen bir parça daha ekmek koparıp özenle sıyırdı tabağından. Taze olduğu kokusundan belli olan çayından bir yudum almadan önce peçete ile dudaklarındaki yumurta bulaşığını güzelce sildi. En sevmediği şey çay bardağını boz bulanık hale getiren pis dudak iziydi. Bir süre sonra camın berraklığını yok eden o bulanık izler çayın bütün keyfini kaçırıyormuş gibi geliyordu. Porselen çay fincanlarında berraklık sorunu olmadığından fazla önemsemiyordu ama cam bardakla çay geldiğinde mutlaka dudaklarını iyice temizliyor, temizlemeden içenleri de içten içe kınıyordu. Kahvaltısı bitene kadar kafasının içindeki seslerden sıyrılıp biraz da Suzan hanım ve kahve içen diğer kadının ülkenin ekonomisi hakkındaki sohbetlerini dinledikten sonra karnı güzelce doymuş bir şekilde festival alanına gitmek için harekete geçti.
Oraya ulaşmak için pansiyonun önünden geçen bir dolmuşa binmek zorundaydı yine ama bu dolmuşu diğer kadar beklemesi gerekmiyordu Suzan hanıma göre, festival olduğu için dolmuşlar gece on ikiye kadar çalışacaklardı. Eğer bir aksilik olur dolmuş saatini kaçırırsa diye ona anlaşmalı oldukları bir taksinin kartını da vermişti işletmeci kadın. Yanında para olmasa bile bu numarayı arayıp, güvenli bir yolculukla pansiyona ulaşabilirdi. Taksi parası pansiyon ücretine eklenerek tahsil edilebiliyordu.
Keyifle yola çıkıp, güzel bir ağacın gölgesini dolmuş bekleme yeri olarak belirledi ve dolmuşun ne yönden geleceğini bilemediği için her iki yönü de gözetlemeye başladı. Suzan hanımın söylediği gibi beş dakika geçmeden tıngırdayan bir dolmuş gelip önünde durdu. İçi oldukça dolu olan dolmuştaki herkes onunla aynı yere gidiyordu belli ki. Kulaklıklarını takıp, keyifli bir müzik açtıktan sonra dolmuşun hafif aralık penceresinden yüzüne vuran nemli ve güzel kokulu havayı soluyarak dışarıyı seyretti.
Herkesle birlikte indiği yer akşam da geri dönmek için kullanacağı durak olduğundan telefonundan konumunu kaydetti ve dolmuştan inenlerin peşine takılıp, yavaş yavaş kalabalıklaşan festival alanına daldı. Niyeti bir kaç saat burada oyalandıktan sonra serginin yapılacağı binaya geçmekti. Sergi o akşam açılacağı ve fiziksel olarak tablo asmak gibi şeylerle uğraşmayacağı için oyalanmasında hiç bir sakınca yoktu. Ayrıca karma bir sergi olacağından sorumluluk sahibi birileri mutlaka oraya ondan önce gidecek ve eserlerle ilgilenecekti. Her zaman emekli bir albay edasıyla ortamları denetlemeye meyilli insanlar olurdu.
Kahvaltıdan yeni kalkmış olmasına rağmen haşlanmış mısırın kokusu, çocukluğunun tüm coşkusu ile birlikte ciğerlerine dolunca dayanamayıp bir tane aldı. Sabahın erken saatlerinde kurulup, müşterilerini bekleyen stantların arasında dolaşırken ağır ağır mısırını dişlemekten son derece keyif aldı. Biliyordu ki tok midesi az sonra isyana başlayacak ve onu rahatsız edecekti ama yine de mısıra ayıp olacakmış gibi üzerinde tek bir tane bile bırakmadan tüm koçanı temizledi. Arkasında “Merhaba!” diyen sese döndüğünde iyice sıyırılmış koçan hâlâ elindeydi. Nusret bey, patronunu toplantı yapılacak yere bıraktıktan sonra vakit geçirmek için festivale gelmişti. Semiha onu görünce gülümsedi. Tehlikeli insanlar olmadıklarını hissettikten sonra Nusret beyin sohbetinden keyif almıştı. Kerem beyin çocukluğundan beri yanında olmasının sanki ona bir anlamı varmış gibi o da güveni vermişti bu babacan adama. İkisi birlikte stantları dolaşırlarken Nusret bey ona kendi hayatı ile ilgili bir çok detay anlattı. Semiha oldu olası başka insanların hayatlarını dinlemekten keyif aldığı için gözlerini etrafta gezdirirken kulağını Nusret beyden hiç ayırmadı. Henüz dede olacak yaşta değilmiş gibi görünmesine rağmen tam dört tane torunu vardı. Hepsinin fotoğraflarını cüzdanında taşıyordu. Cep telefonu vardı ama konuşmaktan başka amaçlarla kullanmayı beceremediği için torunların fotoğraflarını bastırtıyordu çocuklarına. Kendi sergisinin geldiği noktayı düşününce gülümsedi Semiha ama bir şey söylemedi. Arabada ve telefonunda yol kılavuzu uygulamaları olmasına rağmen onları kullanmayı da pek beceremediğinden hâlâ adres soruyordu gittiği yerlerde. Onun dijital dünyaya uzak olması sayesinde Semiha dolmuş beklemekten kurtulup, pansiyonuna kolayca gelmişti. Kendi hikayesini anlattıktan sonra Semiha’nın hayatı hakkında da bir kaç soru soran Nusret bey, onun cevaplamak yerine konuyu stantlara getirmesi üzerine ısrarcı olmadı. Semiha dinlemeyi sevdiği kadar anlatmayı sevmiyordu maalesef. İki saatlik süre sona ererken, Semiha sergi salonuna, Nusret bey de patronunu almaya gideceğinden vedalaşıp ayrıldılar. Sergideki işi bitince pansiyona dönecek üzerini değişip akşam ki açılış için geri gelmesi gerekecekti, bu arada saçını şekle sokturabileceği bir yer bulup bulamayacağını da Suzan hanıma sormayı düşünüyordu. Saçını çoğunlukla kendi yapmaya alışık olsa da, burada zamanını pansiyon odasında harcamak yerine dışarıda vakit geçirmek istiyordu. İşi bittikten sonra dolmuşa binmek için, konumu kaydettiği yere geri döndü ve kalkmak üzere olan dolmuşa son anda binerek hemen pansiyona döndü. Suzan hanım bir arka sokaktaki kuaförünü arayıp, müşterisini gönderdiğini söyleyince saç şekillendirme işi de çözülmüş oldu. Düz fön işi bittikten sonra gelip üzerini değiştirdi, makyajını yapıp yeniden pansiyondan ayrıldı. Bahar olduğu devam ettiğinden günler eskisi kadar kısa değildi, hava henüz aydınlık olduğundan dolmuşa binmekte bir sakınca görmedi. Sergi salonuna giderken festival alanının da giderek kalabalıklaştığını ve aslında kendi sergisi yerine orada olmak istediğini düşünerek sergiye ulaştı. Festivale rağmen sergiye de beklemediği kadar çok insan gelmişti. İnsanların fotoğraflara verdikleri tepkileri gözlemlemek için bir kenara geçip, dağıtılan kanepelerden tırtıklamaya başladı.
(devam edecek)