Naci’ye cevap yazdıktan sonra bir şekilde dağılan yalnızlığını geri kazanmak için başını çevirip, biraz önce dünyanın rengini geri vermeye gelen güneşin ilk ışıklarını selamladı. Kuşların çoktan uyandıklarına ve ağaç dallarına şarkılar mırıldandıklarından emindi şimdi. Geçtikleri evlerin bazılarının camlarından süzülen zayıf ışıklar, uyku mahmuru insanların hayatın yükünü taşımak için hazırlandıklarını gösteriyordu. Üniversiteyi bitirdikten sonra beş yıl kadar çalışmıştı bir şirkette. İnsanın para için çalışması kadar kötü hissettiren bir şey olamazdı herhalde. Kötü olan para kazanmak değildi elbette, sadece para için çalışmaktı. Sevilmeyen bir işte, sevilmeyen insanlarla, sadece mecburiyetten. O tek başına olduğu için başını alıp gitme özgürlüğü vardı diğerlerine göre. Ailesinden kalan evde, ailesinden kalan bir miktar parası ile idare edebilirdi bir sonraki işe kabulüne kadar. Evine ekmek götürmek uğruna, zamanını, emeğini çalıştıkları yerlere para karşılığı sunan onca insan, kazandıkları parayla yaşayamadan göçüp gideceklerdi bu dünyadan. Bakamayacakları bir nüfusa sahip aileleri olanların işleri iyice zordu. Hayatın kimsenin sırtını sıvazlayıp, yardımcı olduğu da yoktu. Onun şimdiki hayatını bilen eski tanıdıkları, Naci gibi bir yağlı kapıya düştüğü için haset ettiklerini belli etmekten çekinmiyorlardı. Kendi aralarında sözlendikten sonra Naci onun çalışmasını istememişti. İhtiyacı olmayan bir şey için kendini yormasına gerek yoktu. Onu mutlu eden şeyleri yaşayabilmesi için gerekli tüm imkanları Naci ona zaten sunuyordu. Bunu kabul etmiş olduğu için diğer insanların gözünde hem kıskanılacak kadın, hem de bir asalaktı. Bir de bu hayatı sunan adamdan boğulduğunu duysalar kim bilir neler söylerlerdi. Çok da güzel olmamasına rağmen Naci gibi bir adamı nasıl tavladığını bilmek için deli oluyorlardı üstelik. İnsanlar sahip olmak istedikleri şeyleri başkalarında görünce mutlu olamıyorlardı apaçık. Kendilerine de istemek yerine, gördüklerini almak istiyorlardı anlamsız bir şekilde. Sanki dünyada basılan onca para kağıdı ve altın külçeleri herkese yetmezmiş gibi, sadece bir grubun elinde olması da bu aç gözlülüktendi Semiha’ya göre. İnsan kendi icat ettiği paranın kölesiydi her türlü. O da öyleydi, bunu ne kınıyor, ne de inkar ediyordu. Sistem kendini öyle güzel işletiyordu ki, bireysel başkaldırılar kişinin kendi kendini yok etmesine neden olurken, grupsal başkaldırılar da toplumsal facialara çevrilerek, korku kültürü yerleştiriliyordu. İnsanların bir sabah kalkıp, bu para denilen kağıt parçasının hiç bir anlamı yok dediği bir anı hayal etmek bile zordu artık.
Otobüsün açılmayan camlarına rağmen, dışarıdaki nemi ve denizin uzaklardan gelen kokusunu hayal edebiliyordu. Otogarda indikten sonra denize yakın olmasını istediği halde olabildiğince denizden uzaktaki pansiyonuna ulaşmak için bir başka araca daha binmesi gerekiyordu. Katılacağı sergi için fotoğraflarının dijital kopyasını çok önce göndermişti. Bu yeni galeride fotoğraflar basılmadan yüksek kalitede özel perdelere yansıtılarak sergileniyordu. O yüzden eskiden olduğu gibi onları bastırmak, hazırlamak gibi fazladan çabalara gerek olmuyordu. Sadece kendini alıp gelmesi yeterken, olmasa bile olurdu o sergide. Onu heyecanlandıran şey festivalin kalabalığına karışmaktı. Keşfetme arzusu ne olursa olsun hiç kaybolmuyordu. Anları, insanları keşfetmek için saatlerini harcamak en sevdiği yaşam biçimiydi.
Otobüs gara yaklaşırken inecek olanlar hareketlenmeye başladılar. Bu insanların bir çoğu onun gibi festivali hedefleyerek gelmişlerdi. Henüz deniz sezonu açılmamış olsa da hava muhteşemdi, güneş olanca haşmetiyle yükselip, her zaman ki yerine konuşlanmıştı. Gökyüzünün mavisi biten kışa rağmen hiç eskimediğini göstermek ister gibi pırıl pırıl ve göz alıcıydı. Festival alanı otobüs güzergahında olmadığından içine girmek için heyecanlandığı kalabalığı görmesine daha zaman vardı. Önce pansiyona gidip yerleşmekle, doğrudan festival alanına uğrayıp, uykusu geldiğinde pansiyonun yolunu bulmak arasında tereddüt etse de, sırt çantasından kurtulup, yolu öğrenmesi gerektiğini söyleyen garantici tarafı baskın çıktı.
Otobüsün bir insan adımından çok daha yüksek tasarlanmış halı merdivenlerinden hoplayarak indi, diğerleri gibi bagaja verdiği bir şeyi olmadığından, insanların valizlerini dağıtmaya çalışan muavine, dolmuşların nereden kalktığını sordu. Adam eliyle ilerideki dolmuş durağını işaret edip, etrafında valizini bir an önce alıp, otobüsten uzaklaşmak isteyen insan kalabalığının merkezine bıraktı. Etrafına bakınarak durağa doğru yürüdü. Buraya çok yıllar önce bir kez ailesi ile gelmişti ama o zamanlardan beri aklında tutabildiği fazla bir şey yoktu. Dolmuşların üzerlerindeki yazıları okuyarak pansiyon sahibinin binmesini söylediği dolmuşu buldu ama yine garantici tarafı ağır bastığı için adresi göstererek, dolmuşun oradan geçtiğinden emin oldu. Görünüşe göre o ve bekleyen iki kişiden başka dolmuş bekleyen yoktu ve şoförün dolmuşun önünde gevşek tavırlarla sigara içişine bakılacak olursa, dolmadan kalkacak bir vasıta türüne denk gelmemişti. Aklı yine festival alanına mı giyse diye sorguya geçse de, bunun için de başka bir dolmuşun dolmasını bekleyeceğinden vazgeçti.
Geçen yarım saat boyunca şoförün tavırlarında bir değişiklik olmaması yüzünden kendine oyalanacak bir şeyler aramaya başlamıştı. Yeni bir otobüs gelmediği sürece beklenen diğer yolcuların nasıl ortaya çıkabilecekleri hakkında bir fikri yoktu. Bu adamlar her gün bu işi yaparak yaşayabildiklerine göre bir grup insan illa ki bir yerlerden çıkıp geliyordu. Onca saat oturduktan sonra yarım saat ayakta durmanın onu neden yorduğunu düşünürken, şoföre yaklaşan adamın elindeki adres kağıdını uzatarak adres soruşunu izledi.
“Bu bayan da oraya gidiyormuş!” dedi şoför parmağı ile onu göstererek. Bu gereksiz bilgiyi tanımadığı o adama üstelik de bayan diyerek niye verdiğini anlayamadığı için şoföre dik dik bakmaya hazırlandığı sırada, adres soran orta yaşlı adam dönüp, “İsterseniz sizi de bırakalım geçerken!” dedi beklenmediği bir nezaketle. Şoför yaptığı anlamsız açıklama yüzünden zaten az olan yolcularından birini kaybedeceğini anlayınca, ret etmesini umarak ona baktı ama içini saran garip intikam duygusu yüzünden onun gözünün içine baka baka orta yaşlı adama “Olur, beklemekten sıkıldım zaten!” deyiverdi. Hayatı boyu garantici ve temkinli davranmasına, gazetelerde ve televizyonlarda sıkça dinlediği cinayet haberlerine rağmen ne demeye bunu yaptığını yaşlı adamın arkasından giderken kendi kendine sorup durdu.
“Festival için mi geldiniz?” dedi adam başını hafifçe çevirerek.
“Başka işlerim de var!” dedi kısaca ama az sonra adamın arabasına binip bilinmeze gidecek olduktan sonra fotoğraf sergisi için de geldiğini adamdan saklamanın ne anlamı olduğunu kendini de çözemedi. Temkinli olma çizgisini az önce bir güzel silip atmıştı.
Adam ağaçların altına gölgeye park edilmiş arabaya doğru yürürken, koyu renk ve büyük arabanın kapısına yaslanmış telefonla konuşan iri yapılı diğer adamı görünce yaptığının hiç de doğru bir karar olmadığına iyice kanaat getirdi. Her iki adam da koyu renk ve pahalı takım elbiseler giymişlerdi. Bu onlara pek katil havası vermiyordu ama zaten katil olanlar da ellerinde kan damlayan bir bıçakla dolanmıyorlardı ortalıkta. Tam aksine beklenmedik şekilde insanlara yaklaşıp, güvenlerini kazanıyorlardı.
Henüz arabaya binmediğine göre bir bahane ile geri dönmek için şansı vardı. Otobüste bir eşyasını unutmuş olabilirdi örneğin. Tam kendi kendine hesap yaparken. Telefon konuşmasını bitiren diğer iri adamın onlara doğru baktığını gördü. Tam da şimdi karar vermesi gerekiyordu ne yapacağına.
“Tahmin ettiğimiz yermiş!” dedi orta yaşlı adam arabaya yaklaşınca genç ve iri olanına, “Bu hanımefendi de oraya gidiyormuş, ben de bırakabileceğimizi söyledim!”
“Elbette!” dedi genç ve iri adam Semiha’ya bakarak. O an nedense bu adamların kesinlikle katil veya kötü niyetli olmadıklarına dair safça bir duygu yayıldı içine. Akışı yaşamak için çıkmamış mıydı bu yola.
(devam edecek)