Yokluğum – Bölüm 1

Semiha bir süredir sözlü olduğu Naci’nin yoğun ilgisinden boğulacağını hissediyordu. Onun nadir bir kristal parçaymış gibi sürekli üzerine titremesinden başka şartlar altında belki mutlu olacakken, şimdi nefes alamıyormuş gibi hissetmesine neden oluyordu. Naci’nin onun mutlu olmasını istediğini biliyordu. Eninde sonunda onu bırakıp gideceğini defalarca söylemesine rağmen anlamsızca ona bağlamasının yükünü yüreğinde hissediyordu. Üniversite yıllarından beri devam ettiği fotoğrafçılık merakı olmasa, Naci’nin altın kafesinden kaçması asla mümkün olmayacaktı. Naci aileden zengin bir adamdı. İstanbul başta olmak üzere pek çok şehirde aktif olarak yaşamayı sürdürdüğü onlarca evi, Bodrum kıyılarında bağlı iki yatı, kardeşleri ile birlikte ihracat yaptıkları büyük bir şirketleri vardı. Tüm bu zenginliğin içinde yaşamak için sınırlı kalan vaktini Semiha’nın tüm itirazlarına rağmen onunla geçirmek istiyordu. Kaç kadın böyle imkanları olan aşık bir adama “Hayır!” diyebilirdi ki. Neredeyse metres olmaya razıyken Naci evlenmekte ısrarlıydı.

“Seni başkalarına bırakmak istemiyorum! Benim olduğundan emin olmak istiyorum!” diyordu, “Bir metres istesem zaten onlarca bulabilirim ve hiç birinin ardından bakmam”

Değerli hissettiren bu güzel sözlerin Semiha için altın bir kafes yarattığını anlayamıyordu. Semiha ne Naci’nin ne de bir başkasının sorumluluğunu almak istemiyordu üzerine. Bu onun için paha biçilmez bir seçimdi. Naci’nin mal varlığı ya da erkekçe sahip olma iç güdüsü için feda edilir bir zaman değildi yaşamı Semiha için.

Tüm sahipçiliğine rağmen en azından fotoğrafçılık merakına saygı duyduğundan katılmak istediği etkinliklerde peşine takılmıyordu neyse ki. Semiha her kaçmak istediğinde kendine başka şehirde bir etkinlik bulup bir kaç gün kendini yaşamaya çalışıyordu. Birinin tüm ağırlığı ile size sevgisini yüklemesinin bu kadar ezici olabileceğini daha önce hiç düşünmemişti. Naci’nin sunduklarına ve tabi Naci’ye duyduğu saygı ve minnet yüzünden belki sırtını dönemiyordu. Aslında bir kaç kez denemişti ama Naci bu defa katlanarak çoğalmış gibi her çatlaktan sızmıştı hayatına. İş hayatının rekabetçi ve hırslı ortamından belki, geri çekilmeyi kesinlikle bilmiyordu. Bir çok kadını çok mutlu edecek kadar hızlı akan bir nehirdi ama bu hız ve hırs Semiha’nın ruhunu fazlasıyla yoruyordu.

Bir süredir takip ettiği bir etkinliğin Ege’de popüler bir festivale denk geldiğini öğrenince çok mutlu oldu. Sadece fotoğrafçılık değil, aynı zamanda başkalarının hayatlarının da içinde olma ihtiyacını hissediyordu artık. Naci’nin tek başına veya parasıyla sağlayamayacağı bir hayata ihtiyacı vardı. Festival nedeniyle bölgedeki tüm oteller hızla dolduğu için küçük bir pansiyonda tek kişilik bir oda ayarladı. Naci şirketin yurt dışından gelen iş ortakları olması nedeniyle onunla gelemiyordu. Festivale denk gelmiş olması ona da cazip gelmişti yoksa. Semiha yurt dışından gelen misafirlere içinden teşekkür etti bu harika zamanlamaları için. Naci’nin yakındaki evlerinden birinde konaklama fikrini de mesafeyi bahane ederek ret etti.

Her zaman yaptığı gibi sırt çantasına doldurduğu bir kaç parça eşyasını alarak otobüse bindi. Otobüs yolculuğu da Naci’nin aklının almadığı bir seçimdi. Şoförü istese onu daha konforlu bir yolculukla oraya götürebilirdi. Yakın bir havalimanından, konforlu bir transfer de sağlayabilirdi. İki koltuk arası dar bir alanda onca yolu onca nefesi soluyarak gitmeyi seçmek neyin ispatıydı. Semiha ile baş edemeyeceğini bildiğinden sonunda pes etmişti. Semiha’nın uzun ve tek başına çıkacağı yollara ihtiyacı vardı oysa. Zamanı koşmak için değil, aksine uzatarak kullanmak istiyordu. Bir otobüs yolculuğu kadar zamanı yavaşlatan ne olabilirdi? Otobüsü geçemedikleri için sürekli geride kalan ağaçlar, evler, dağlar, tepeler Semiha’ya o çok istediği her şeyi geride bırakma özgürlüğünü yaşatıyordu. Tek başına bir yolculuktu onun yaptığı, her şeyin yanından geçip gitmek istiyordu sadece.

Yine de Naci’nin şoförünün onu otogara kadar bırakmasına hatta zavallı adamcağızın otobüs hareket edene kadar anlamsızca otobüsün yanında beklemesine de itiraz etmedi. Öyle saçma bir an yaratıyordu ki bu durum, her gönderenin gözü otobüsün içinde gönderdiğindeyken, şoför özellikle onun oturduğu koltuktan gözlerini kaçırıyor, o da alakasız bu adama gözünü dikmiş olmamak için onu atlayıp bir sonraki insan sıfatlarına bakmak zorunda kalıyordu. Otobüs şoförünün kontağı çevirip, otobüsü hareket ettirmesi ile ikisi de bu saçmalıktan özgürleşirken, adama el sallayıp sallamamak arasında kısa bir savaş yaşadıktan sonra, başını diğer yöne çevirerek kendini bu girdaptan kurtardı. Yine her zaman yaptığı gibi yanındaki koltuğu da satın aldığı için, tam istediği gibi tek başına bir yolculuk yapacaktı. Gün doğduktan az sonra varacağı yere ulaşacağı için iki koltuğun sağladığı konforu elinden geldiğince değerlendirecek şekilde yerleşti.

Uyuyan insan nefesinin ağırlığını dinleyerek karanlığı seyretti. Arada bir yükselen bir horultu ya da çocuk sesi olmasa, tüm otobüs ritmini bulmuş bir uykunun içinde yol alıyorlardı.

Naci’nin attığı mesajı görmesine rağmen cevap vermek istemedi. Uyuduğunu düşünüp üstelemeyeceğini biliyordu. Kendi sevgisini bir yün yorganın ağırlığı ile Semiha’nın üzerine sererken bunun onu koruyup, ısıtacağına inanan ve aşkını kendine özgü yollardan yaşayan bir adamdı o. Saygısız biri asla değildi ama Semiha onun nasıl olup da kendini bu kadar naif bir şekilde nimetmiş gibi sunuyor olduğuna anlam veremiyordu. Belki de bu nimet olma sadece onun algısındaydı. Çocukluğundan beri bir şekilde ona öğretilen ideal erkek tanımına bire bir uyuyordu Naci. Tanıştıklarında o öğretiye sahip olmaya devam etmiş olsa şimdiye çoktan evlenmişlerdi ama hayat Semiha’nın kulağına başka gerçekleri fısıldayıp bu öğretilmiş algının kollarından sıyırmıştı.

Ailesi hayatta olsa, anne ve babası Naci gibi bir damat adayları olduğu için onunla gurur duyarlardı mutlaka. Hatta bu beraberliği onun değil de Naci’nin ayakta tuttuğunu bilseler daha çok Naci ile gurur duyar, onun kaçıp kurtulma isteğinden dolayı tam donanımlı bir ahmak olduğunu düşünebilirlerdi. Herkes bildiğini sanmaz mıydı her şeyi zaten. Bildikleri kadar yargılardı. Ölmüş ailesi arkasından olumsuz şeyler düşünmek istemiyordu ama kimse her şeyi bilemezdi, çünkü kimse herkese her şeyi söylemezdi. Aile de olsalar, yaşasalar Semiha’nın da onlardan saklayacağı çok şeyler olurdu mutlaka. Kendine bile söylemek istedikleri varken en yakınına bahsetmek istemediği şeyler olması şu ya da bu sebeple de olsa çok normal değil miydi?

Naci uzun bir süredir fotoğraf makinasının sadece bir kaçış bileti olduğunu bilse şimdi gösterdiği hoş görü ve saygıyı gösterir miydi misal? Objektifin içine doldurduğu onca şeyi orada görmeyi ve zamanı dondurmanın en keyifli yolunu şimdi sadece kaçış bileti olarak kullanıyordu. Gözün gördüğünü bile bir yere götürebilen yokken, elli yıl sonra kimsenin kullanmayacağı bir teknolojinin içine anları hapsetmek ne kadar anlamlıydı? Elbette teknoloji ilerledikçe transfer edilebilirdi her şey ama bu Semiha için önemli miydi? Yaşamak ve yaşatılmak arasında bir seçim yapması istense, yaşatılmayı seçecek kaç insan vardı yeryüzünde.

Otobüs festival bölgesine yaklaşırken, kilometrelerce geride kalmasına rağmen Naci’nin mesajlarına hâlâ maruz kaldığı bu teknolojiyle gurur duyası gelmiyordu bu gece içinden. Mesafeler ayırmalıydı bazen insanları ona göre, milimetreler bile olsa sonsuzluk kadar uzak ve derin olmalıydı bazen. Öyleydi de aslında, Naci’nin evreninde olmayan bir gerçeklikti bu sadece. O Semiha’yı kalbinde taşıdığı için böyleydi elbette, bu tartışmasız saygı duyulası bir gerçekti. Semiha nerede yaşatıyordu peki Naci’yi? En azından uzaktayken anılarında yaşatmak istiyordu ama dokuz canlı gibi her mesafeyi aşıp ona yanında olduğunu hissettiriyordu Naci.

“Katıksız bir nankörüm ve sen bunu hiç hakketmiyorsun!” diye mırıldandı kendi kendine, onun son yazdıklarını okuduktan sonra ve sanki yeni uyanıp görmüş gibi cevap yazdı vicdan azabından kurtulmak için.

(devam edecek)

Yorum bırakın