Elif hanım sinirli sinirli apartmanın merdivenlerinden inerken Berent’in aklına uyup geldiği için çok öfkeliydi. Oğlu sağken bir kez bile davet edilmediği eve, gelinin ayağına gelmiş, üstelik içeri bile alınmamıştı kapıdan. Berent’te şaşırmıştı Ayşe’nin tepkisine, babasının ölümünden sonra duygusal ve munis olmasını beklerken, tam tersi kararlı bir tepki içinde bulmuşlardı onu.
“Duygusal bir travma yaşıyor anne! Kolay değil onun da yaşadıkları! Sen en iyisi bu işi bana bırak!” dedi yine de annesine dönerlerken, bütün kapıları öfkeye kapılıp bir anda kapatmak istemiyordu, “Belki kötü bir gün geçirmiştir!” dedi en son mırıldanır gibi.
“Ben oğlumu verdim toprağa, bundan büyük acı mı mı var!” dedi Elif hanım sinirli sinirli, “Bak ayağına geldim, torunum bile bakmadı yüzüme. Görmüyor musun annesinin yüzüne bakıp nasıl onay beklediğini. Belli ki çocuğu da dolduruyor bize karşı. Bu kız bana bir oğlumu kaybettirdi, ikinci oğlumu da yem etmek istemiyorum. Aklını başına topla, miras için bir planın varsa uygula, kullan ne yaparsan yap ama asla benim karşıma aşkla falan gelme!”
“Tamam sen merak etme!” dedi Berent sanki çocukluğundan beri hissettiği duyguları silip atmak öyle kolaymış gibi, yapabilse zaten Levent ile evlendiklerinde keserdi ümidi ama ne yazık ki geçen tüm zaman boyunca hiç bir şey eksilmemişti onunla görüşme isteğinden. Belki de annesi ile gelmek iyi bir plan değildi, iyice düşünüp, Ayşe’yi gafil avlamanın bir yolunu bulmalıydı onunla ilgilenmesi için. Bunca duygusal boşluğun arkasından elbet yaslanacak bir omuza ihtiyaç duyacaktı. Belki de en iyisi onunla eş duygusal travmalar yaşıyor gibi görünüp, yardımını sağlamaktan. Ayşe merhametli biriydi, kendinden zayıf gördüğü ya da ihtiyacı olan birine arkasını dönemezdi. Önce annesi ile gelmesinin etkisi geçsin diye bir hafta kadar beklemeye karar verdi, sonra bir planla geri gelecekti.
Altay, aradan bir kaç gün geçmiş olmasına rağmen oturduğu masaya bakınca Kerem’i düşünüyordu. Onun yaşındayken kendisi de böyle miydi hatırlamıyordu aslında ama yine de bu çocukta yaşından daha ileri bir kafa yapısı vardı belli ki. Hangi altı yaşındaki erkek çocuğu annesinin mutluluğunu garantileme peşine bunca şey planlardı. Üstelik tanıştırmak değildi plan, önce kendisi görüşüp onaylamak arkasından tanıştırmaktı. Gülümsedi kendi kendine, çok da sevimli bir çocuktu Kerem gerçekten, “Umarım Pervin ile dostlukları hiç bozulmaz!” diye mırıldandı kendi kendine. İki farklı cins arasında çocuklukta kurulan dostluklar genellikle çok sağlam olurdu. Pervin’in, Kerem’in annesi için uygun aday olarak amcasını önermesi de hoşuna gitmişti. Her zaman çocuklarla arası iyi olmasına rağmen evlenip çocuk sahibi olmayı hiç düşünmemişti Altay. Aslında ağabeyi evlendikten sonra okulunu bitirmiş, sonra işini kurmuştu. Okuduğu okulu pek isteyerek kazanmadığı için meslek olarak hiç düşünmemişti. Okula devam ederken katıldığı pek çok kurs sayesinde pastacılık ona daha cazip gelmişti. Aslında pastane yerine butik bir pasta evi açmayı daha çok istemişti ama benzerleri etrafta çok olduğundan pastane açarsa ticari açıdan daha çok verim elde edeceği sonucuna varmıştı. Pastane işletmekte kolay bir iş değildi. Hiç tatil günü yoktu, her gün dükkana gelmek zorundaydı. Böyle olunca müşterileri dışında insanlarla sosyalleşmek de pek mümkün olmuyordu çünkü günlük kapanış saatleri de geçti. İşlek bir bölge de olduğundan müşteriler günün her saati gelebiliyor ya da sipariş verebiliyorlardı. Babasının ölümünden sonra kalan tüm vaktini de annesinin ihtiyaçları için kullanmıştı. Zaman olarak ona çok ayıramasa bile en azından market ya da diğer alışverişlerinin hepsini o hallediyordu. Annesi yorulmasın diye ona her gün kendi mutfağından bir şeyler yolluyordu. Hamiyet hanım Altay pastane açtıktan sonra epeyce kilo almıştı. Ailecek de tatlıya düşkün olduklarından kilo da alsa hiç şikayet etmiyordu. Amcasının pastanesi olduğu için Pervin’in çantasında hep güzel yiyecekler oluyor, en havalı doğum günü pastaları onun için yapılıyordu. Annesi evde uğraşmak istemediği için Pervin’in doğum günlerini de aile arasında da olsa hep pastane de yapmıştı. Okula başladıktan sonra bu seçimin çok daha fazla işine yarayacağını biliyordu. Altay da pastanesinde ailesine hizmet vermekten mutluydu. Onlar kapıdan girdiği zaman kendini mutlu hissediyordu. Onlara evinde ağırlamaktansa pastanede ağırlamak çok daha gösterişli ve doyurucu oluyordu. Pastane işletmesine rağmen en sevmediği şey yemek yapmaktı. Dükkanda çalışanların kendileri için pişirdikleri yemeklerden yiyordu. Aslında en az yediği şey kendi yaptığı pasta ve kurabiyelerdi.
Ayşe işinin gücünün içinde oğlunun çantasını almak için pastaneye koşturduğu için Altay’a pek de dikkat etmemişti. Altay’dan çok eve getirip yedikleri sütlaçlar aklında kalmıştı. Emine hanımın yaptığı sütlaçlar gelmişti aklına niyeyse, annesi inekleri sağdıktan sonra mutlaka muhallebi ya da sütlaç yapardı çocuklarına. Erkek kardeşlerinin arasından bir kase sütlaç kapıp da yiyebilmek için epeyce çaba sarf ederdi Ayşe, onlar bir seferde iki kaseyi yiyip bitirdikleri için Ayşe’nin kaseler tükenmeden harekete geçmesi gerekirdi. Oğlanlar büyüdükçe Ayşe onlarla baş edemez duruma geldiğinden Emine hanım kızının payını ayırmaya başlamıştı başka yere. Evde çalışan kadın da yapıyordu sütlaç Kerem yesin diye ama annesinin taze sütle yaptığına benzemiyordu tadı market sütleri yüzünden. En azından tereyağı ve peynirleri gelmeye devam ediyordu köyden hâlâ. Annesi yapamasa da hayvanları teslim ettikleri köylüler yapıp yolluyorlardı hepsine. Hepsi evlenip bir sürü hane olunca azar azar gelebiliyordu ancak gıdalar ama yine de dört gözle bekliyorlardı alıştıkları o lezzetleri. Kerem taze süt içince bağırsakları bozuluyordu mesela. Levent’in de köyde kaldıkları dönem boyunca taze sütten bağırsakları bozulmuştu hep, ağır geldiği ve kokusundan hoşlanmadığı halde sesini çıkarmadan içiyordu önüne konan sütleri. Emine hanım aç kalacak diye kendi çocuklarından çok bakıyordu ona hep.
“Yuvadan atılmış bir kuş gibi şimdi o! Biz bunca kişi birbirimizi kucaklarken, o bize mi baksın? Onu daha çok saralım ki eksikliğini hissetmesin ailenin!” diyordu. Rahmetli Nazım bey de kendi oğullarından ayırt etmemişti Levent’i. Levent’in ne kadar temiz kalpli olduğunu anlamışlardı ikisi de. Şimdi de Kerem aynı babası gibiydi, “Kaderi benzemesin!” diyordu içinden sürekli. Oğlunun büyüyüp, mutlu bir adam olduğunu görmek en büyük dileğiydi.
Berent annesi ile ziyaretinin ardından on gün geçtikten sonra, Ayşe’yi yeniden ziyaret etmek için yeterli zamanın geçtiğine karar verdi. Başkalarının yanında ters davranıp tüm kapıları kapatır diye çekindiği için rahmetli kardeşi ile kurdukları şirkete gitmek istemiyordu. Bir kaç gün uğramak yerine Ayşe’nin eve kaçta girip çıktığını takip etmeye başladı. Görünüşe göre ancak saat sekizden sonra uğrarsa Ayşe’yi evde yakalaması büyük olasılıktı, akşam olması işine geliyordu. Oğlan erkenden uyursa uzun uzun konuşabilirlerdi. Ayşe’nin dikkatinin oğluyla bölünmesi istemiyordu. Kapıya geldiklerinde onu nasıl arkasında tuttuğunu o da fark etmişti. Bunu neden yaptığına dair bir fikri yoktu ama çocuk söz konusu olunca fazla korumacı davranacağını yeterince açıklıyordu.
Kerem annesinden zar zor kopardığı izinle çizgi film seyrediyordu. Ayşe’de onun yanında oturmuş, oğlunun saçlarını okşuyordu. Çizgi film bitince banyosunu yaptırıp yatıracaktı. Kerem o gün okulda da yorulduğu için gözleri kapanmak üzere olsa da, çizgi film bitmeden banyo yapmayı kabul etmiyordu. Saat dokuz gibi kapı çalınınca Ayşe biraz tedirgin oldu. Aslında dışarıdan görüntü ile açılan bir kapı sistemleri vardı ama bir aydır binada elektrik tesisatında bakım yapıldığı ve görüntülü sistem de değiştirileceği için çalışmıyordu. Oğlunu huzursuz etmemek için sessizce kalkıp kapıya yöneldi.
(devam edecek)