Deniz hayatının başlangıcından beri babası dışındaki insanlar tarafından değerli hissettirilmemişti. Mete ile de böyle hissetmişti aslında, sanki Mete onun tüm hayatı boyunca kahramanı, kurtarıcısı ve sığınağı olacak sanmıştı. İlk canı yanışı olmasa da annesinden sonra aldığı en büyük darbeydi onun bıraktığı acı, en yakın dostu sandığı Banu da öyleydi tabi. Annesi, Mete, Banu her biri için öyle safça ve iyi niyetle davranmıştı ki kontrolsüzce verdikleri yüzünden kendinden geriye bir şey kalmadığına inanıyordu artık. Üzerine o gece olanlar geriye kalan tek değerli şeyi onurunu da almıştı elinden. Kadınlık onurunu hiç tanımadığı bir erkeğe, bir şuursuzluk anında teslim etmişti. Bekaret değildi düşündüğü, kendini değersiz bir mal gibi erkeklerin zevkine sunan bir kadın durumuna düşmesiydi daha çok. Şimdi o adamla birlikte çalışmak zorundaydı. Onun hayatını kurtarılmaya değer gören insanların içinde olduğunu düşünürken, kendi elleriyle değerini düşürdüğü adamla yüzleşmişti. Yok etmeye çalıştığı değersizlik ve kaybolmuşluk duygusu geri gelmişti yeniden. Üstelik bunların hiç biri de o adamın suçu değildi. Herkese kendi gönlüyle teslim olmuştu aslında, ilk üçüne sevdiğinden, sonuncuya ise kendini kaybettiğinden. Kendisinden başka suçlu yoktu hiç birinde. Yine de babasına verdiği sözü tutmaya mecbur hissediyordu kendini, o yüzden tüm utancına rağmen bu kısacık ve saçma etkinlik için yüzüne bakacaktı o adamın. Bunca şeyden sonra yapamayacağı bir şey değildi zaten. Bir ay onunla arada bir görüşmek zorunda kalacak, bunun sonucunda babasının hayatını heba ettiği eğitimini tamamlayıp, onun çabasını boşa çıkarmayacaktı. Ancak böyle ödeyebilirdi ona olan borcunu.
Deniz tüm bu iniş çıkışların içinde boğulurken, Mete, annesinin onun için seçtiği Nevra ile görüşmüştü bir kaç kez. Nevra’nın ve Mete’nin annesi yardım etkinlikleri sırasında tanışmışlardı. Nevra’nın ailesi de Mete’nin ailesi gibi varlıklı bir aileydi. Özellikle kız çocuklarının hayata dahil edilmesi ve kadınların desteklenmesi ile ilgili çalışmalarda gönüllü olan iki kadın, birbirleri ile iyi anlaşmaya başlayınca. Çocuklarının bir yuva kurabilecekleri fikrine kapılmışlardı. Mete Banu ile vakit geçirdikten sonra onun kıskançlık ve kaprislerinden o kadar bunalmıştı ki annesinin onun için bulduğu kızla daha mutlu olabileceğine kanaat getirmişti. Ancak Nevra ile tanıştıktan sonra onun kendine olan hayranlığı, alışveriş ve güzellik tutkusu iki buluşmada sıkılmasına yetmişti. Kızın dış görünüşüne takıntısı vardı. Sürekli beğenilmek, dış görünüşü ile ilgili iltifatlar duymak istiyordu. Daha ikinci buluşmada onun marka ve alışverişlerine olan ilgisi Mete’yi rahatsız etmişti. Onca varlığın içinde yokluktan gelmiş gibi görgüsüz tavırlar sergilemesine bir anlam veremiyordu. Ne Banu ne de Nevra onun Deniz ile olan birlikteliğindeki huzuru ve mutluluğu yakalayamıyordu. Deniz ne Banu gibi kaprisli, ne Nevra gibi görgüsüz ve kendini beğenmişti. Onun ilgilendiği tek şey Mete’ydi. Mete’nin mutluluğunu kendi mutluluğundan fazla önemser, ona olan samimi sevgisini her fırsatta gösterirdi. Güzel olmak için Nevra’nın kıyafetlerine veya makyajına ihtiyacı yoktu, ne de Berna’nın kıskançlığına ihtiyacı vardı Mete’nin onun yanında olması için. Annesini, ailesini önemsiyordu Mete, bunların ne kadar önemli değerler olduğu öğretilerek büyümüştü. Kendi çevrelerinden hiç çıkmamış, kendi statülerinden farklı aileler ve onların çocukları ile hiç birlikte olmamıştı. Özel okullarda kendi ailesinin benzeri ailelerin çocukları ile birlikte zaman geçirmiş. Onun dışındaki tüm hayatlar ona masal gelmişti. Üniversiteye başlayıp, Deniz başta olmak üzere farklı kesimlerden gelmiş arkadaşlar edindikçe yaşadıkları hayatın dışarıdaki hayattan ne kadar farklı ve özerk olduğunu anlamıştı. Deniz’in ürkekliği, başına gelenlerin yüzüne yansıyan hüznü ve kalbinin saflığı büyülemişti. Bir masal prensesi gibiydi aslında, Nevra’nın sandığı gibi dış görünüşle olacak bir şey değildi bu hâl. Asalet Deniz’in ruhunda vardı, soyunda değil. Son zamanlarda onu o kadar çok düşünüp, özlüyordu ki, yaptıklarına duyduğu pişmanlık içini kemirip duruyordu.
Banu ile onu bir arada gördükten sonra bir kez olsun arayıp sormamıştı, babasının öldüğünü çok daha sonra bir okul arkadaşından duymuştu. O da Deniz gibi mezun olamayıp okulu uzattığı için öğrenci işlerinden öğrenmişti olanları. Annesi Nevra ile olmasından son derece mutluydu, iki aile en kısa zamanda nişan yüzüklerini takmak istiyordu. Nevra’ya baktıkça ve onu dinledikçe bir ömür yaşamak istediğinin bu olmadığını biliyordu artık. Aslında bir ömür yaşamak istediğine en büyük ihaneti yapmıştı ve şimdi ağzıyla kuş tutsa Deniz’in onu geri kabul etmeyeceğini biliyordu. Nevra ile bir kaç kez daha buluştuktan sonra annesine onunla yapamayacağını söylediğinde, Mücella hanım neye uğradığını şaşırdı.
“Neden?” dedi şaşkın şaşkın, “Neyi eksik bu kızın?”
“Yüreği!” dedi Mete hüzünle, “Maalesef göğüs kafesinde bir yüreği yok Deniz gibi!”
“Deniz mi?” dedi annesi daha büyük şaşkınlıkla , “O konuyu kapattığını sanıyordum?”
“Kapattığımı sandım ben de, kapatmak da zorundayım belki bu noktadan sonra ama yine de onun bendeki izlerini silmem mümkün değil ve Nevra bu izlerin yakınından bile geçecek kapasitede bir kız değil anne! Onun ne kadar müsrif ve kendini beğenmiş olduğunu göremiyor musun? Bana layık gördüğün bu mu?”
Mücella hanımın tüm ısrarlarına rağmen Mete, Nevra ile bir daha görüşmek istemedi, Nevra’yı incitmek istemediği için de annesi ile konuşup durumu bildirme sorumluluğunu Mücella hanıma bıraktı. Nevra günlerce Mete’yi arayıp ulaşamayınca, annesi Mücella hanımı aradı ve duyduklarından sonra iki ailenin arasındaki tüm ilişki bozulmuş oldu. Mücella hanım hem en sevdiği arkadaşını kaybetmiş, hem de kendi sosyal çevresinde oğlu yüzünden zor bir duruma düşmüştü. Mete’nin o konuşmadan sonra tüm neşesini kaybetmiş şekilde yaşaması da ayrı bir üzüntü kaynağıydı. Bunca zaman sonra, ne diye o kızı yeniden kafasına taktığını anlayamıyordu ama elinden gelen bir şey olmadığı için oğlunu bir süre kendi haline bırakmaya karar verdi.
Hakan ertesi gün Deniz ile konuşmak içi vakfa geldiğinde, Deniz kendini biraz daha toparlamıştı. Derya hanım ondaki huzursuzluğu sezmiş olsa da üzerine gitmemeyi adet edindiği için bir şey sormamıştı. Ancak Deniz Nimet hanımın evinden geldikten sonra odasına kapanmış ve Hakan gelene kadar da çıkmamıştı. Etkinliğin düzenleneceği salon vakfın çok amaçlı olarak kullandığı büyük bir salondu, eğitimler, toplantılar, seminerler ve bu tür etkinliklerin tamamı bu salonda yapılıyordu. Deniz geldiğinde, Hakan Derya hanımla birlikte salonu inceliyordu. Deniz’in geldiğini görünce, kendi işlerini bahane edip yanlarından ayrıldı. Deniz mümkün olduğu kadar Hakan’ın yüzüne bakmamaya çalışarak, salonda duran sandalyelerden birine oturdu.
“Ben bu işlerde tecrübeli değilim, nereden başlamalıyız?” dedi kısık bir sesle.
“Aslına bakarsan ben de buradaki insanların durumu hakkında pek bir şey bilmiyorum. Sanırım öncelikle onları nasıl mutlu edebileceğimize odaklanmalıyız. Az önce Derya hanıma bunu soruyordum ben de!”
“Bu insanlar sevgisiz ve değer görmeden yaşamışlar. ” dedi Deniz önüne bakarak, oradaki herkesin az çok kendine benzediğini bilecek kadar uzun süredir kalıyordu vakıfta, “Sevmeyi bilseler de, kendilerini sevgisizlikten korumayı, sevilmeyi bilmiyorlar. Başkaları için yaşamışlar ve yaşamları ellerinden alınmış. Kim olduklarını bulmak için buradalar, bazıları kim olduğu ile hiç yüzleşmemiş, bazıları ise koşullar yüzünden kim olduğunu kaybetmiş.”
(devam edecek)