Gündüz uyuduğu için gece uykuya dalması kolay olmadı. Babasının acısı her geçen saat daha fazla oluyor gibi geliyordu. Onu bir daha göremeyeceğini düşündükçe gözlerinden yaşlar inmeye başlıyor, arkasından hıçkırarak ağlamaya başlıyordu. Etrafına bakınıp burada ne işi olduğunu düşündü bir süre, gündüz konuştuğu o kadınlar geçti gözlerinin önünden tek tek. Nimet hanım kendini toparladıktan sonra onlar için yardıma ihtiyaçları olduğunu söylemişti, yaralarını sarmak için en iyi yöntemin başkalarına yardım etmek olduğunu da anlatmıştı. O kendi yaralarını tüm bu kadınlara yardım ederek sarmayı başarmıştı. Onlarla yeniden canı yandığı oluyordu ama yine de başarabileceklerini onlara göstermek istiyordu. O başarmıştı ve başkaları da yapabilirdi. Elbette Nimet hanımın maddi avantajları vardı, kendi avantajlarını diğer kadınlara da avantaj olması için seferber ederek, fayda sağlamaya devam ediyordu. Vakıfın şimdi çok fazla bağışçısı da vardı. İş dünyasında pek çok kadın düzenli bağışta bulunuyordu. Bu ülkede kadın olmanın fakirlik ve zenginlikle alakası olmadan zor olduğunun hepsi farkındaydı. Bilinçli ya da bilinçsiz kadını hor görmek kültürün içine bir şekilde sızmış, kadınlar dahil bunun farkına varmadan birbirlerini eziyorlardı. Gelinler ve kaynanaların anlaşamayacakları daha evlenmeden genç kızların algılarına yerleştiriliyordu. Anneleri kayınvalidelerinden eziyet çektikleri ve kızlarına da kayınvalidelerine karşı dikkatli olmayı aşıladıkları için baştan bozulan ilişki iki kişide yaşlarıyla ilgili olmadan belirli bir olgunluğa erişmediyse planlandığı gibi kötü oluyordu. Planlandığı gibi diyordu Nimet hanım çünkü bu algıyı işlemek, yaşatmak ve yaratmak planlamak, hatta sipariş etmekle aynı anlama geliyordu. Kayınvalidelerinden eziyet gören gelinler de oğulları olduğunda kendi gelinlerine aynı eziyeti yapmaya başlıyorlardı, kasıtlı olmasa da gelenek, görerek, töre diyerek, ilişkinin sağlıklı ve iyi olmasını hiçe sayarak atalardan aldıkları mirası sürdürmeye çalışıyorlardı. Toplumsal birlik, sevgi ve hoş görüye dayalı kültürün içinde aile ve toplumsal hayata kökten zarar veren bu yanlış algıların ayıklanması gerektiğini kimse düşünmüyordu. Gelin ve kayınvalideler anlaşamazlardı bu yerleşmiş bir algıydı artık. Erkek anneleri oğullarını paylaşamazlardı. Peki neden paylaşamıyorlardı? Eşlerinden göremedikleri sevgi ve ilgiyi kendi evlatlarına borç yazdıkları için olabilir miydi? Evlatlar ebeveynlerini koşulsuz sevmek zorundaydılar. O halde bir erkek evlat annesini koşulsuz seviyor olmalıydı. Sevgi aslında herkesin ihtiyacı ve açlığıydı. Anneden, babadan, kocadan sevgi göremeyen bu zavallı kadınlar evlatlarının sevgisini başkaları ile paylaşmak istemiyorlardı haliyle. Bunun farkında bile olmadıkları için de çatışmayı körüklemeye meyilli oluyorlardı bir şekilde. Birbirine zincirleme bağlı yanlışlar yüzünden geleneklerle, iç içe geçmiş bu bakış açıları ve algıları ayıklamak da iyice zorlaşmıştı artık. Sorunu kökten çözmek bir kişinin yapabileceği bir iş olmasa da en azından sonuçları yüzünden mağdur olanlara yardım etmeye çalışmanın ve bilinçlendirmenin sonraki nesiller için bir faydası olabileceğine inanıyordu Nimet hanım.
Deniz’in yaşadıkları tüm bu karmaşanın dışında insanların iyi niyetli olmayışları ile ilgiliydi doğrudan. Annesinin genç bir adama aşık olması değildi sorun olan, eşini ve evladını hor görmesiydi. Belki onunda kendinden genç bir erkekte mutluluğu yakaladığını sanmakla ilgili birikimleri vardı, belki sadece karakteriydi, belki de aşk için yaşın önemi yoktu. Bunu yaşamayı bu kadar istediyse bile kendi doğurduğu kızını neden ret ediyordu. Neden onu hayatında daima bir yük, fazlalık olarak görüyordu. Neden babası gibi iyi bir adamı bu kadar üzmek istemişti. Neden onlar ailesi değil de intikam almayı her şeyden çok istediği düşmanları gibi olmuşlardı. Bunlara cevap bulmak oldukça zordu. Mete ve Banu’ya inanamıyordu. Aslında aynı şeyleri sıralayabiliyordu onlar için de, insanlar gönüllerine söz geçiremiyorlardı. Aşk herkes içindi bunu kabul ediyordu, birbirini seven insanlara her zaman saygısı vardı. Madem ikisi arasında böyle bir aşk başlamıştı neden Deniz’i ve kendilerini daha az zarar için baştan dışarı çıkarmamışlardı. Evet yine acı çekerdi, tercih edilmiş hissederdi belki ama şimdi hepsinin üzerine hem sevdiği erkek, hem de en yakın arkadaşı tarafından aldatılmış hissediyordu. Annesinin yıllarca ona yalan söylemesi, esirgemesi, aldatmasından hiç farkı yoktu bunun hatta annesi en azından onu seviyormuş gibi yapmamıştı tüm bunları yaşatırken. Evet sevgiye ihtiyacı vardı Deniz’in, tıpkı buradaki kadınları, buraya sürükleyen nedenler gibi onun da hayatındaki en önemli eksiklikti sevilmek, değerli ve güvende hissetmek. Kendi canına kıymayı düşünmüştü sırf bu yüzden. O akşam nereden çıkıp geldiğini anlamadığı Nimet hanım olmasaydı, şimdi babasına kavuşmuştu belki de. Babasını bir kez daha hayal kırıklığına uğratacaktı bu şekilde. Nimet hanım haklıydı belki de. Onu gururlandırmak için çabalarının boşa gitmesine izin vermemesi gerekiyordu. Asıl vazgeçerse onu üzecekti, asıl o zaman babasının hayatını adadığı amacı heba etmiş olacaktı belki de. Sabaha kadar düşünmekten uyuyamadı.
Sabah olduğundan kafasında oluşturduğu tüm o iyimser düşünceler, darbe almış bir pencere camı gibi kırılıp döküldü yeniden. Tüm bu mücadeleye hazır hissetmiyordu kendini. Zaten mücadele etmekten bıkmış ve yorulmuştu. Ne diye sevilmek için çaba gösterecekti, o kimseyi, kimse de onu sevsin istemiyordu. Kimseden iyilik istemiyor, kimseye de iyilik yapmak istemiyordu. Yatağın içine büzüşüp ağlamaya başladı yeniden. Kaybolmak, yok olmak istiyordu. Hiç tanımadığı bir kadının kurduğu bir vakıfta çalışmak istemiyordu. O kadının tepeden bakan, sert sözlerini dinlemek istiyordu. Kendi yaraları böyle kanarken, ruhları kanayan diğer kadınları görmek ve tanımak istemiyordu.
“İstemiyorum işte!” diye vurdu yastığa yumruklarıyla, “Neden diğer herkes gibi kendiliğinde değil bir şeyler hayatımda, neden zaten bir kez dünyaya gelmiş ve her şeyi hak eden olmuşken, baştan doğruyormuş gibi yapmak zorundayım! Neden ? Bunca zamandır bana gülmeyen hayatın bundan sonra güleceğini kim söyledi? Boş umutlarla doğrulup, yeniden tokatlanmayı neden göze alayım. Baba! Sen çok çabaladın biliyorum. Hiç mutlu oldun mu söylesene? Hiç olmadın, hayat avuçlarından kayıp gitti işte, neden devam edip senin gibi olayım söyle?” diye hıçkırıp bağırmaya başladı kendi kendine.
Derya hanım koridordakilerin ona haber vermesi ile geldi hemen, bir kaç kez kapıyı vurdu ama Deniz bir krizin ortasında olduğundan kapıyı duymadı bile. Kapı kilitli olmadığından açıp girdi içeriye. Bu tür durumlara önlem olarak kapıların kilitlenebilme özelliği yoktu. Koridorlarda nöbet usulü yirmi dört saat görevliler bekliyordu.
Denizi kendi kendine çırpınırken bulunca yanına gitti ve kollarını tutarak ona sımsıkı sarıldı. Deniz onun içeri girdiğini bile fark etmediği için afalladı bir an için ve Derya hanım daha fırsatı değerlendirip daha sıkı sarıldı ona. Deniz bu sıkı sarılışı hissedince direnmedi bıraktı kendini ve başını kadının omuzuna koyup sessizce ağlamaya devam etti. On dakika sonra biraz daha sakinleştiğinde “Bak ne diyeceğim?” dedi Derya hanım tatlı ve sakin bir sesle, “Tüm bu krizleri evde tek başına yaşamak yerine burada bizimle yaşamaya ne dersin? Böylece hayattaki diğer hiç bir şeyle uğraşmadan istediğin kadar kriz geçirebilirsin. Burada kimse seni yadırgamaz ve yargılamaz. En azından sen krizleri yaşarken hayatı es geçeceğin için aç ve bakımsız kalmazsın ne dersin? Krizlerine konfor katalım mı beraber?”
Deniz başını kaldırıp Derya hanımın gözlerine baktı, ne söylediğini anlayamadığını düşünüyordu. “Krizlere konfor katmak” ifadesi aklına dolaşmaya başladı.
“Yani kendini öldürmeyeceksen tabi!” diye devam etti Derya hanım, “Öldüreceksen bu konfora ihtiyacın olmayacak. Hiç birimiz kendi hayatını devam ettirmen için sana yalvaramayız. Yine de yaşamak istediğin her neyse seni destekleyebiliriz. Bu yüzden buradayız. Bu bizim seçimimiz. Şimdilik kriz geçirmeyi tercih ettiğini görüyorum. O halde konforumuzu kabul et!”
(devam edecek)