Kendini zorlayarak kalktı sedyeden ve odadan çıktı, doktorların hepsi acile gelen hastalarla ilgileniyorlardı. Hâlâ hastanede olduğunu anlayınca olanları hayal meyal hatırlamıştı. Yeniden yoğun bakımın kapısına gitti ve oradaki görevliye babasının durumunu sordu. Nöbet değişimi yapıldığı için görevli, nöbetçi doktora ulaştı ve Fatih beyin henüz riskli süreci atlatmadığı bilgisi geldi. Daha önce sinir krizi geçirdiği koltuklara geri döndü ve bu kez sakince oturdu. Çantasından telefonunu çıkarıp baktı, arayan soran yoktu.
“Allahım yardım et!” diye mırıldandı kendi kendine, “Şu anda ne Mete’yi ne de Banu’yu umursuyordu. Tek dileği babasının iyi olmasıydı. Zavallı adam yıllardır o kadar yorulmuştu ki, kalbi artık dayanamamıştı. Babasının son zamanlardaki renginin solukluğunu fark etmişti aslında ama aklı Mete’de olduğundan yorgunluğuna verip üzerinde durmamıştı. Kalbi şimdi iki kat daha fazla acıyordu. Tam sekiz saat boyunca öylece bekledi koltukta. Saatlerdir bir şey yemediği için midesi bulanıyor, acilden geldiğinden beri ağrısı hiç dinmeyen başı yüzünden gözlerini çok zor açık tutuyordu. Yoğun bakımdan çıkıp ona doğru yürüyen doktoru zar zor seçebildi.
“Fatih beyin yakını siz miydiniz?” dedi doktor ama bakışlarından onun bayılmak üzere olduğunu anlamıştı.
“Benim iyi mi babam?” diyebildi Deniz, gözlerini açık tutup, doktora bakmaya çalışıyordu. Doktor babasını kaybettiklerini söylemek için doğru bir an olmadığını anlamıştı ama onun yüz ifadesinden Deniz iyi bir şey söylemeyeceğini çoktan fark etmiş ve son bir enerjiyle ayağa kalkıp, “Baba!” diye haykırarak yoğun bakımın kapısına ulaşmaya çalışırken adamın kollarına yığılıverdi. Gözlerini açtığında yine hasta odalarından birindeydi. Bu sefer doğrulmaya çalışmak yerine bir süre tavanı seyretti. Kıpırdayacak hali bile yoktu. Kalksa nereye gidecekti ki, belki burada böylece yatarken ölüverirdi. Belki zaman o böyle uzanmışken sonsuzluğa varır, bu dünyadan uzaklaşırdı.
“Nefesimi tutsam boğulur muyum?” diye düşündü anlamsızca ve nefes almayı bırakmaya çalıştı ama bir süre sonra ciğerlerindeki baskıya dayanamayıp, derin bir nefes almak zorunda kaldı. Onun iniltisini duyan hemşire içeri girdi ve tansiyonunu kontrol etti.
“İyi misiniz?” dedi nazikçe.
Deniz onu görünce kalkmasına yardım etmesi için koluna tutundu ve doğruldu yerinden.
“Bu gün ikinci kez baygın olarak acile gelmişsiniz, bence hemen kalkmayın!” dedi kız.
“İyiyim!” dedi Deniz. Yine hemşireye tutunarak ayağa kalktı bu kez ve sendeleyerek çıktı acilden. Yoğun bakımın önüne gitti yeniden. Onu bayılırken yakalayan doktor koridordaydı. Sendelediğini görünce yanına geldi hemen.
“Onu görmek istiyorum!” dedi Deniz inler gibi, “Babamı görmek istiyorum, ona veda bile edemedim!” diyerek doktorun ayaklarının dibine çöktü ve yeni bir ağlama krizine girdi.
“Arayabileceğimiz bir yakınınız var mı?” diye sordu doktor onu kaldırmaya çalışırken.
Başını iki yana salladı Deniz, “Kimsem yok benim!” diye inledi bu kez, “Babamdan başka kimse beni istemiyor! Onu görmeliyim!”
Hastabakıcılar hemen koşup kaldırdılar onu yerden ve bu kez doktorun gösterdiği bir başka odaya yatırıp sakinleştirici yaptılar. Deniz’i sabaha kadar uyutacak kadar güçlü bir ilaçtı bu sefer verdikleri. Gözlerini açtığında acilde değil, normal bir hastane odasında yatıyordu ve kolunda bir serum bağlıydı. Üzerine bir hastane geceliği giydirmişlerdi. Parlak kış güneşi odanın camından tam yüzüne vuruyordu. Neden orada olduğunu bile sorgulamadı bu defa. Odaya bir görevli girene kadar öylece yattı. Hemşirenin söylediğine göre üç gündür uyuyordu. Ağır bir depresyon geçirdiği için onu psikiyatri bölümünün odalarından birine almışlardı. Uyandığı için hemşire serumu çıkardı ve hastane kahvaltısından getirtti. Bir tane zeytinden başka bir şey atamadı ağzına. Bir saat sonra doktor geldi. İstediği zaman çıkabilirdi. Babası morgdaydı ve cenaze işlemleri için ilgilenecek kimse olup olmadığını sordu.
“Yok!” dedi Deniz duygusuz bir sesle. İçi ve beyni boşalmış gibi hissediyordu. Verdikleri sakinleştiriciler yüzünden her zaman yüzlerce düşünce doluşan beyninin içinde tam bir boşluk mevcuttu. Kıyafetleri ve çantasının dolapta olduğunu söyledi hemşire. İlacın etkisi bir kaç saate geçecekti. Hazır olunca onu taburcu edeceklerdi.
Kendine gelip giyindikten sonra cenaze işlemleri için onu ilgili birime yolladılar. Neyse ki Fatih beyin iş yerinden gelenler olmuştu. Deniz’in başına gelenleri de duyunca patron takip edip, yardımcı olmalarını söylediği için, babasının iş arkadaşlarından biri onu bekliyordu. Adamın yardımıyla tüm işlemler halledildi. Cenaze ertesi gün toprağa verilecekti.
“Ben iş yerindekilere söylerim!” dedi adam ve Deniz’i eve kadar bıraktı.
Kapıyı açıp içeri girince, günlerdir kapısı açılmayan evin tuhaf kokusu burnuna doldu Deniz’in. Hâlâ babasının nefesi vardı bu havada. İlaçların etkisi geçmiş olsa da o hâlâ kendini kocaman bir boşluğun içinde gibi hissediyordu. Gidip salondaki kanepeye oturdu. Ertesi sabaha kadar bir kez tuvalete gitmek dışında oradan kalkmadı. Onun iyi olmadığını farkına varan adam ertesi gün onu cenazeye götürmek için geri geldi. Bu defa yanında karısını da getirmişti. Deniz’in bir gün önce eve bıraktığı kıyafetlerle görünce çok üzüldü, boynuna çapraz olarak astığı çantası bile hâlâ üzerinde duruyordu. Karısını onunla odasına yollayarak üzerini değiştirmesine yardım ettiler. Hiç bir şey yemediği belliydi. Kadıncağız mutfakta bulduğu bir parça bayat ekmeğin içine dolaptan aldığı peynirlerden koyup, zorla bir kaç ısırık aldırdı sonra çıktılar evden. Tüm bunlar yaşanırken Deniz hiç konuşmuyor öylece bakıyordu. Babasının cenazesi boyunca hıçkıra hıçkıra ağladı. Onu toprağa koyarlarken dizlerinin üzerine çökünce kollarından tutup kaldırdılar. Cenaze sona erince, onu yeniden eve getirdiler, yapacak bir şey olmadığı içinde içeri bırakıp gittiler.
Kapı kapandıktan sonra iki kelime döküldü dudaklarından sadece, “Teşekkür ederim!”
Sonraki iki gün sürekli yattı odasında, aynı bayat ekmeğin küflenmeye başladığına aldırmadan koparıp yedi ucundan. Okul açılmıştı o hafta ama onu düşünecek hali yoktu şimdi. Telefonunun şarjı çoktan bitmişti o yüzden arayan soran var mı bilmiyor, hiç de merak etmiyordu. Artık ağlayamıyordu da, sadece inliyor, babasını çağırıyor ve sürekli uyumak istiyordu. Dördüncü günün sonunda biraz dışarı çıkıp hava almanın iyi geleceğini düşündü nedense, günlerdir aynı kıyafetlerle yatıp kalktığı için leş gibi ter kokuyordu. Banyoya girip kendini sıcak suyun altına bıraktı. Ayakta zor durduğundan duş teknesinin içine oturdu. Sular saçlarından bedenine aktıkça biraz rahatlama hissetti. Sonra zorla kalkıp saçını ve kendini yıkadı. Sıcak suyun etkisiyle iyice gevşediği için havlularla beraber kendini atağa attı ve yeniden uyudu. Fatih beyin öldüğünü oturdukları yerde de kimse bilmediği için gelen giden olmuyordu. Ertesi gün havluyla kurutan saçlarını zorla tarayarak açtıktan sonra üzerine temiz kıyafetler giydi ve artık yiyecek bir şeyler alması gerektiğini düşündüğü için dışarı çıktı. Hastanede babasının cüzdanını ona vermişlerdi. Maaşını yeni almış güzelce cüzdanına yerleştirmişti Fatih bey, kağıt paraların hepsinin Atatürk’leri aynı tarafa bakıyordu her zaman ki gibi. Elleri titreyerek açtı cüzdanı ve biraz para çıkardı. Sonra cüzdanı da çantasına koyup çıktı dışarı. O kadar dermansızdı ki zorla yürüdü markete kadar, sonra içerisinin çok kalabalık olduğunu görünce hiç girmek istemedi. Kendine gelmek için biraz daha yürümeye karar verdi. Yürüdükçe düşünceler yeniden doluşmaya başladı kafasına. Yürüdükçe yürüdü, gidip bir parkta oturdu. Hava buz gibi olmasına rağmen hiç umurunda değildi. Dinlendikten sonra kalkıp biraz daha yürüdü. Sokak simitçisinden bir simit alıp yedi. Babası simidi çok severdi. Pazar sabahları sırf kahvaltıda yiyebilsinler diye yürüyerek yarım saat süren fırına gider, kızı ve kendisine birer simit alır geri gelirdi.
(devam edecek)