“Tamam Gülten yeter lütfen!” diyordu Fatih bey, “Deniz okuldan gelecek şimdi, bu konuyu gündeme getirip durma artık! Elimden geleni yapıyorum zaten daha ne olsun istiyorsun?”
“Ne olsun mu istiyorum? Elinden geleni istemiyorum senden, hiç bir şey istemiyorum. Ben anlatıyorum ama senin anlayacağın yok! Rahat bırakın beni artık, daha ne kadar sizi sırtımda yük olarak taşıyacağım!”
Deniz annesinin onları bir yük olarak gördüğünü duyunca dayanamadı daha fazla kapının arkasında ve girdi içeri, “Anne!” dedi üzüntüyle, “Senin için yük olduğumuzu bilmiyorum!”
Fatih bey kızının içeri girdiğini ve konuşmaları duyduğunu fark edince araya girdi hemen “Annen çok yorulmuş güzel kızım! Elbette seni öyle görmüyor, aslında bana kızgın olduğu için sarf ettiği bu sözün seni incitmesini asla istemez öyle değil mi Gülten!”
Cevap vermeden arkasını döndü Gülten hanım, bazen günlerce küser konuşmazdı kocası ve kızıyla, hatta çok kızdığında kendini odasına kapatıp, perdeleri çeker saatlerce yatardı hasta gibi. Deniz annesinin yanına gidip, ona sarılıp, öper, bir suçu varsa özür dilerdi ama Gülten hanım kılını bile kıpırdatmadan yüzünde Deniz’i her zaman ürküten o ifade ile dururdu öylece. Onu mutsuz eden her şey ölümcül bir hataymış gibi hissettirirdi ikisini de. Baba kızın çabaları Gönül hanımı mutlu etmekten çıkıp, günü kurtarmaya dönüşmüştü iyice. Sadece sakin bir akşama varabilmek için uğraşır olmuşlardı uzun zamandır.
Gençliğin de verdiği coşkunlukla babası kadar sabırlı olamıyordu artık Deniz, bazen annesine bağırıp, çağırmak, neden böyle davrandığını sorgulamak istiyordu. Neden mükemmel olmak zorundalardı, neden hep başkaları için yaşamak ve kendilerini herkese beğendirmek ve annesinin vitrini gibi yaşamak zorundalardı anlamak istiyordu. Seviyordu Gülten hanımı annesiydi o, insan annesini sevmez miydi? Yardım etmek, onu bu kalın duvarların ardından çıkarmak, babasının var olduğunu söylediği o sevgi dolu anne kalbine ulaşmak istiyordu. Ona her yakın olmak istediğinde elinin tersiyle itilmek, sürekli suçlanmak, Gülten hanımın etrafına ördüğü o yüksek duvarları aşmak için her tırmanışında onun tarafından aşağı itilmekten yorulmuştu artık. Yine de çekip gitmeyi hiç düşünmemişti o yıllar boyunca. Vazgeçmeyi, gitmeyi, terk etmeyi, kendine ait bir hayatın hayalini kurmayı bile düşünmemişti. Hep annesinin yumuşak kalpli olduğu, babası ve onun annesiyle mutlu bir hayat sürdükleri hayaller kurmuştu. Diğer pek çok kız gibi bir prenses olmayı, prensini bulmayı, fırfırlı etekler ve rugan ayakkabılar giymeyi de hiç hayal etmemişti. Farkında olmadan belki annesinin kızı olamayınca, babasının kızı olmayı tercih etmişti. Her zaman kısacık kesilen saçları, babasının onun için aldığı daha çok erkek çocuklarının giydiği o kıyafetler içinde babasının kızı olayım derken, kendi kimliğini iyice kaybetmişti belki de. Mahallede koşarken “Yavaş oğlum!” diye seslenmelerini, erkek çocukları ile mahalle maçlarında oynamayı, kızlardan çok erkeklerle daha iyi arkadaş olmayı hep normal sanmıştı o yaşlarda. Hatta sevimli ve eğlenceli gelmişti ona. Genç kızlığı ve sonraki dönemde kendi gibi olamayışının arkasındaki gerçeğin, annesinin sevgisizliği yüzünden babasının kızı olma çabası olduğunu hiç görememişti.
Erkek çocukları ile oynadığı ve bir erkek çocuğu gibi davrandığı için dizlerinin sürekli yara bere içinde, kıyafetlerinin çamur içinde oluşunu açıklayamamıştı titizliğini hastalık haline getirmiş olan annesine. Bir keresinde her nasıl olduysa giydirdiği elbiseyle çamur içinde eve gelince, Gülten hanımın utanması için elinden tutup bütün mahalleyi gezdirmesinin ruhunda nasıl yaralar açmış olabileceğini anlamadan gülüp geçmişti yıllarca.
Fark ettiğini sandığı acılar ve travmalardan öte, farkında bile olmadığı, kendine söylediği yalanların arkasında gizlenenler yüzünden kendine yabancılaştığını çok yıllar sonra anlayacaktı. Gün gibi ortada, her anı hafızasının en aydınlık köşesinde durduğu halde arkasındaki karanlığı göremediği çok şey olmuştu ve olacaktı. Tıpkı her gün önünden geçtiğimiz halde, her önünden geçişimizde fark etmediğimiz nesleler, ağaçlar, bahçeler ve insanlar gibi anılarının arasında dolaşsa bile sonuçları üzerinde hiç düşünmemiş, öylece gizlemiş, ağlanacak haline gülüp geçmiş, bunu da güçlü olmak sanmıştı. Görmezden gelmenin güçlü olmak değil, asıl acizlik olduğunu anlaması zaman alacaktı.
Gülten hanım kocasına ters ters baktıktan sonra her zaman yaptığı gibi yatak odasına girdi ve kapıyı ikisinin yüzüne çarpıyormuş gibi şiddetle kapattı.
“Aç mısın kızım?” dedi Fatih bey hemen, gözleri yaşlı halde annesinin dünyalarının arasına kapattığı o meşhur kapıya bakarken.
“Değilim!” diyerek odasına yürüdü Deniz, yine mutlulukla sonlandırmayı başaramadıkları bir gün eklemişlerdi takvimlerine. Fatih bey yine de mutfağa gidip ona yiyecek bir şeyler getirdi ve kitaplarını açıp ders çalışmaya başlayan kızının saçlarını okşadı sevgiyle. Gülten hanım o akşam hiç çıkmadı odasından.
O günden sonra Gülten hanım yine uzun bir süre konuşmadı Fatih beyle, Deniz’e de sadece yapmasını istediği işleri söyledi. Bir hafta sonra her şey daha normale dönmüş gibi görünse de Gülten hanım kendini daha çok dışarıdaki arkadaşlarına adamış gibi davranmaya başlamıştı. Hemen her gün bir programı olduğu için süslenip çıkıyor, akşam da canı ne zaman isterse eve o zaman geliyordu. En azından onun yokluğunda ev daha sakin olduğundan Fatih bey karısının davranışlarına hiç aldırmıyor gibi görünse de Deniz ikisinin arasındaki mesafenin giderek açıldığını fark ettiği için endişeleniyordu.
Gülten hanım aileden zengin bir kadındı. Memleketlerinde hem annesi, hem de babası ağa çocukları olduğu için anne ve babası öldükten sonra kardeşleri ile mirası paylaşmış, yüklüce bir miktar para almıştı. Deniz henüz küçükken gerçekleşen bu durumdan haberdar olmadığı için babasının evi geçindirmek için bu kadar çok çalıştığını düşünüyordu. Liseye başladığı zaman daha aklı başında olduğu için annesinin bu kadar gezmek ve süslenmek için bunca parayı nereden bulduğunu sorgulamaya başladı. Artık genç kız olmasına rağmen sadece bir kaç giysisi varken, annesinin gardırobu kıyafet, ayakkabı ve çanta ile doluydu. Küçüklüğünde annesi her evden çıktığında o gardırobu karıştırmaktan ne kadar hoşlandığını hatırlıyordu. Annesi evden çıkar çıkmaz yatak odasına koşar, bütün kıyafetleri, ayakkabıları tek tek incelerdi. Gülten hanım herhangi bir şeyinin ellenmesinden ya da yerinden oynatılmasından hiç hoşlanmadığı içinde ilgiyle inceledikten sonra kendince hepsini yerli yerine koyar ama annesi her seferinde anlar ve kızardı. Deniz’in giysilerini hep babası aldığı için erkek çocuklar gibi giyinmek zorunda kalmıştı. Fatih bey de temiz ve düzgün giyinirdi ama bir kız çocuğuna ne giydirilmesi gerektiği konusunda bir fikri yoktu.
Gülten hanım, “Baban seni kıskandığı için erkek çocuk gibi giydiriyor!” dediği için Deniz aklı erdiği zamanlar bile o kıyafetlere hiç itiraz etmemişti. Babasının kızı olmaya karar verdiğine göre, onu mutlu edecek şekilde giyinmek ve davranmak en iyi olurdu. Kız gibi giyinmesi babasını mutsuz edecekse, giyinmezdi, umurunda da değildi. Gülten hanım kendi sosyal çevresinde bir yere gidecekleri zaman kızına kıyafet diker veya alır onları giydirip götürürdü. Onun dışında ne giydiği ile zaten ilgilenmezdi. O kadar ilgilenmezdi ki, Deniz’i sadece haftada bir kez yıkadığı için saçları hep yağlı gezmek zorunda kalırdı. Bir keresinde ortaokulda bir öğretmeni “Sizin evinizde su yok mu?” diye sorup bütün sınıfın önünde onu rezil etmek istemiş ama çocuk saflığı ile anlamadığından bu olayı unutup gittiğini sanmıştı.
(devam edecek)