Üniversiteye ilk başladığı ayın sonunda birden bire karşısına çıkıp tuhaf tuhaf konuşan bir çocukla tanışmıştı. Gezip, tozmalarına ayak uyduramam diye fazla arkadaş edinmemeye çalışıyorken, derse geç kaldığı için koşarak sınıfın kapısından girdiği bir gün adının Atlas olduğunu söyleyen delikanlı karşısına çıkıp, “Bundan sonra ben senin koruyucunum, seninle evleneceğiz, neye ihtiyacın olursa gel bana söyle!” demişti damdan düşer gibi. Onun arkadaşları ile bir iddiaya girdiği için böyle saçma bir şey yaptığını düşünen Parla tuhaf tuhaf yüzüne bakıp, geçmişti yerine.
Atlas çok zengin bir ailenin ikinci erkek çocuğuydu. Ağabeyi çok başarılı bir öğrencilik dönemi geçirip, ardından aile şirketlerinde çalışmaya başlamıştı. Babası onu kendi yerine yetiştiriyor, gurur duyduğunu da her fırsatta dile getiriyordu. Atlas bütün hayatı boyunca başarı abidesi Tunç ağabeyinin gölgesinde kalmıştı. Ne yaparsa yapsın onun gibi başarılı olamadığı gibi, babasının ilgi ve desteğini de haşarılıkları yüzünden kaybetmişti. Başarılarıyla babasının ilgisini çekemeyince, haşarılıkları ile çekmeye çalışmışsa da maalesef ilgi yerine hep tepkiyle yüzleşmişti. Sonunda haşarılıkları iyice çoğalınca onunla baş edemeyen babası, ceza olarak babaannesi ve dedesinin yanına göndermişti Atlas’ı. Atlas da özlediği ilgiyi ve sevgiyi anne babası yerine babaannesi ve dedesinde bulmuştu. Ortaokul ve liseyi onların yanında okumuş, tatiller de aile evine geri dönmüştü. Her geldiğinde de anne ve babasından sürekli nasihat ve ağabeyinin başarı öykülerini dinlediği için haşarılık etmeye devam etmişti.
Üniversiteyi kazandığı sene artık başarı gösterdiği için babasının onu takdir edeceğini sansa da, maalesef babası o yaz yine ağabeyini övmeye devam etmiş, arkasından da ani bir kalp krizi ile babaannesi vefat edince Atlas hıncını babasının iş yerindeki kasasını soyarak almaya kalkmıştı. Aslında zaten babası açıp kaparken kasanın şifresini öğrenmişti, yoksa hayatında hiç kasa veya para hırsızlığı yapmışlığı yoktu. Herkes patronun oğullarını tanıdığı için şirkete geç saatte girmesi de sorun olmamış, zaten saklanma ihtiyacı da hissetmemişti. Babaannesinin kaybından duyduğu acı çok canını yakınca, hırsını babasının kasasından almıştı. İçinden epeyce de para aşırmış, paraları da kimseye söylemediği bir yere saklamıştı. Kasanın soyulduğu fark edilsin diye kasanın kapısını açık bırakıp içine kendi el yazısıyla, “Bunu başardım. Atlas!” yazarak bırakmıştı. Paraları sakladıktan sonra otobüse binip dedesinin yanına dönmüştü. Babası onun yaptığını ancak ertesi sabah öğrenmiş, kendi oğlunun şirketlerini soymasından duyduğu öfkeyi telefonda dakikalarca bağırarak göstermişti. Torunun yaptığı şeyi onaylamayan Muhsin bey, en azından çocuğun bu neden yaptığını anladığı için oğlunu sakinleştirmeye çalışmış ama başaramamıştı.
“Gördün mü dede! Babam beni bu kadar seviyor işte!” demişti Atlas ağlayarak.
“Baban seni sevdiğini göstermeyi bilmiyor ama sen de pek uslu durmuyorsun Atlas!” demişti dedesi gülerek, “Söyle bakalım ne yaptın onca parayı!”
“Ne onca parası dede, babam için o paranın bir önemi yok biliyorsun. Kasadaki paranın tamamını bile almadım ki!” diyerek dedesine paraların yerini söylemişti.
“İyi ki almamışsın yoksa baban buraya kadar bağıra bağıra gelirdi herhalde!” diyerek güldü Muhsin bey, karısının acısını o da henüz atamadığı için uzun süredir ilk defa gülümsemişti aslında, “Paraların yeri şimdilik aramızda kalacak ama anahtarı bana vereceksin anlaştık mı?”
Atlas’da dedesinin güldüğünü görünce mutlu olmuş sarılmıştı sıkıca, artık üniversite okuyacağı için ondan ayrılması gerekecekti. Babaannesinin tam da o yaz vefat etmiş olması ikisini de çok üzmüştü.
“Anlaştık!” dedi gülümseyerek ve boynuna astığı anahtarı çıkarıp verdi dedesine, “Dede sen de gel ikimiz bir ev tutar yaşarız!” demişti Atlas ama Muhsin bey henüz karısının hatıralarından ayrılmaya hazır olmadığı için kabul etmemişti. Atlas’ın evde olmadığı bir zaman oğlunu arayarak, Atlas’a biraz ilgi göstermesi gerektiğini ve yaptığı her şeyi aslında onların dikkatini çekmek için yaptığını söylemişti. Yavuz beyin babasına saygısı sonsuzdu ama Atlas’ın haşarılıklarını hoş görmeye hiç niyeti yoktu. Hele ki aileden çalmayı asla kabul edemezdi.
Başında oldukları şirketi zamanında Muhsin bey kurmuş, şimdi onun Tunç’u yetiştirdiği gibi de Yavuz beyi yetiştirip işin başından çekilmişti. Atlas dedesinin hikayelerini dinlemeyi sevdiği için rahmetli karısı ile tanışmalarından itibaren şirketi ve fabrikayı kurana kadar olanları defalarca anlattırmıştı dedesine. Muhsin bey, rahmetli eşiyle ile tanıştığında on sekiz yaşında olduğunu anlatırdı. Köyden büyük hayallerle bir iş kurmak için gelmişti. Bir iş kurup, erkek kardeşlerini de yanına alacağına söz vererek yola çıkmıştı. Bir köylülerinin sahip olduğu lokantada garson olarak işe girmiş, orada da Ulviye hanımla tanışmıştı. Atlas’ın en sevdiği kısım bu tanışma hikayesiydi. Dedesi köyden gelip garsonluğa başladıktan sonra çalışan çocuklarla güzel bir arkadaşlık kurmuştu. Köyden geldiği halde büyük hayalleri olan Muhsin beyle sürekli dalga geçen arkadaşlardı bunlar. Onlara göre herkes şehre büyük hayallerle geliyor ama maalesef kimse hayaline ulaşamıyordu. Muhsin bey ise onlara sürekli “Göreceksiniz ben kafama koyduğumu yaparım!” diyerek iddialaşıyordu. Elbette kurmayı düşündüğü makarna fabrikası için daha önünde uzun bir yol vardı. Tek dileği bir fabrika kurmak da değildi, ömür boyu sevecek ve yanında olacak da bir eş istiyordu. Bir gün yine çalışanlarla iddialaşırken “Bu gün şu kapıdan giren ilk yaşıtım bekar kıza evlenme teklif edeceğim ve onunla evleneceğim. O benim kısmetim deyiverdi!”
Kapıdan girecek hiç tanımadığı bir müşterinin, lokantada garsonluk yapan Muhsin beyin yüzüne bile bakmayacağından emin arkadaşları bu iddiayı hemen kabul ettiler. Muhsin bey iddiayı kaybettiğinde onu dillerine dolayacak daha çok konuları olacaktı. Muhsin bey ise oldukça kendinden emindi, aslında bir gece önce tam da böyle biriyle tanışacağını rüyasında gördüğünden arkadaşlarına bahsetmemişti. Aslında o zamana kadar rüyalarının çıktığına inanan birisi de hiç değildi ama nedense o sabah, tam da rüyasındaki gibi olacağına dair kalbinde kuvvetli bir inanç belirmişti. Öğlene doğru sahiden de kapıdan Muhsin beyden yaşça küçük olduğu hemen belli olan Ulviye hanım girdi. O zamanlar muhtemelen on sekiz yaşlarındaydı. Annesi misafir geleceği zaman lokantadan bir şeyler sipariş ettiği için paketleri almaya gelmişti. O kapıdan girer girmez arkadaşları hemen dönüp Muhsin beye baktılar. O da diğerleri gibi Ulviye hanımı fark etmişti. Hemen yanına gidip “Merhaba güzel bayan, bu kapıdan giren ilk hanımefendiyle evlenmeye karar vermiştim ve kader sizi getirdi bana, benimle evlenir misiniz?” dedi. Ulviye hanım o zamanın terbiyesini almış bir kızdı. Bir anda neye uğradığını şaşırdı ve kıpkırmızı oldu. Muhsin bey onun ciddiye almadığını düşündüğü için bu defa diz çökerek teklifini tekrarladı, diğerleri gülmeye başlayınca Ulviye hanım iyice utandı ve paketlerini alıp hemen çıkıp gitti dükkandan ve Muhsin bey de peşinden koştu. Onu daha fazla korkutmamak için sadece nereye gittiğini takip etmiş, oturduğu yeri öğrenmişti. Lokantaya geri geldiğinde arkadaşlarının alaylarını dinlemek zorunda kaldı. Ancak tam altı ay sonra parmaklarında nişan yüzükleri, kolunda Ulviye ile dükkanın kapısından girince şoka girme sırası arkadaşlarına gelmişti.
“Babaannemi nasıl ikna ettin dede?” diye sorardı her seferinde ve Muhsin bey karısına göz kırpıp, “Oralarını sorma, çok dil döktüm, yalvardım, her sokağa çıktığında etrafında dolandım!” diye anlatırdı Muhsin bey. Atlas merakla babaannesine bakınca da o da başıyla onaylar, genç bir kız gibi kıkırdardı hemen.
Muhsin bey sadece evlilik hayalini gerçekleştirmekle kalmamış sonunda azmedip çalıştığı lokantayı satın almış, ardından makarna fabrikası kurma hayaline yaklaşınca da Ulviye hanımla karar verip, o zamanlar üniversite yapılacağı söylenilen lokanta arazisini de devlete bağışlamıştı. Böyle değerli bir arsayı üniversitenin kurulması için bağışlayan Muhsin beyin adı, şimdi üniversite duvarlarından birinde yazıyordu.
(devam edecek)