Parla sadece annesinin ailesinin değil, babasını ve ailesini de eleştiriyordu sürekli. Babası ilgisiz ve kabaydı onlara karşı, annesinin uysallığını kullanıp, sürekli aşağılıyordu onu. Sadece annesini değil, kızını da hor görüyor, Ayşegül hanım kızı çeyizi ile evden getirmiş gibi ilgisizi duruyordu evladına. Parla doğduğundan beri bir kere olsun başını okşamamıştı daha, haydi kız çocuğu diye başını okşamadıysa da bir kez olsun, bir ihtiyacını sormamış, okulu ile ilgilenmemişti. Bir kızı olduğunu fark etse okumasına da karşı çıkardı aslında, o yüzden Parla bazen babasının evlat körlüğünün şansı olduğunu düşünüyordu. Babası annesine ve ona kaba saba davranıyor, azarlıyor, ne söyleseler tersliyor, onlardan başka insanlara gelince ise pırlanta kesiliyordu. Babaannesi sağken annesi o kadar iyi bakmış olsa bile, akşam oğlu gelince sırf gelini azarlasın diye surat ederdi bazen. Annesinin aklının gidip geldiğini bilse bile bahane eder azarladı annesini babası.
“Sevmiyorum, elimde değil!” diyordu annesine babasından bahsederken, “O da beni sevmiyor zaten, o yüzden ayıp etmiş olmuyorum.”
“Seviyor kızım baba sevmez mi?” dese de Ayşegül hanım annesinin güzel kalbinden öyle söylediğini biliyordu artık. Annesine göre herkes iyiydi, Ayvaz bey çalışıp, yoruluyor diye sinirliydi böyle. Yoksa karısını da kızını da sevmeyecek katı kalpli bir adam değildi.
Oysa Parla çözmüştü babasını çoktan, annesini başından sevmediğini, uykularında sayıkladığı “Nergis” denilen o kadında gönlü olduğunu biliyordu. Bir keresinde saflık edip babasına o kadının adını sayıkladığını söylemiş, Ayvaz bey önce boş bulunup, “Sen nereden tanıyorsun Nergis’i? ” deyivermiş sonra sayıkladığı için öğrendiğini anlayınca, elinden zor kurtulmuş, kaçmıştı içeriye. Utanmadan babasını gözetliyor, iftira atıyor diye suçlu çıkarmıştı Parla’yı. Sonunda Parla’da vazgeçmişti babasını takip edip, bir şeyler beklemekten ve annesini rahat ettirmek için derslerine vermişti kendini.
Babasını boş vermişti ama annesinin eline geçeni kardeşlerine yedirmesine bir çare bulamamıştı henüz. Dayısı Dinçer bey durmadan annesini arıyor, çocukların, evin masrafına yetişemediğinden ağlıyordu. Baba olarak kendini mahcup hissediyordu. Karısının ailesinin durumu iyiydi çok şükür yardım ediyorlardı ama onların yanında böyle iç güveysi gibi kalmak canını sıkıyordu. Ayşegül hanımın kocası şehirde şoförlük yapıyor iyi kazanıyordu. hepi topu da bir kızları vardı. Onu kocaya verince başlık parası da alırdı eniştesi, malına mal katardı ama Dinçer beyin durumu farklıydı. Kız kardeşleri Hatice ile Semiha’nın da bir farkı yoktu Dinçer beyden. İkisi de koca eline bakıyordu ama rahmetli anne babaları aptallık edip zengin koca yerine sevdiklerine vermişlerdi onları. Koca eline baksalar da görecekleri bir şey yoktu. En iyi durumda olan Ayşegül hanımdı. Kirada değildi, kocasının işi vardı, tek evlat sahibiydi. Aile olunca gücü olan herkese yeterdi. Eğer Dinçer beyin planladıkları olur durumunu düzeltirse zaten o bütün aileye bakacak, böyle ezilip, büzülüp ablasına paradan ağlamayacaktı. Aman eniştesine de söylemesindi zaten, ailesini koca yanında küçük düşürmesindi ablası. Kendinde olandan verse yetersi, kocasına el açmasına lüzum yoktu. Parla ezberlemişti dayısının söylemlerini ama annesini bu söylemlerin ezberlenmiş sözler olduğu ve gerçekle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını gösterememişti.
Ayvaz bey annesi hayattan ayrıldıktan evde içmeye başlamıştı. Ondan önce Gülsüme hanımdan yüz bulamadığı için eve sokamazken, şimdi her akşam en az bir otuz beşliği deviriyordu kendi kendine sonra da sızıp Nergis sayıklıyordu. Ayşegül hanımda duyuyordu elbette kocasının sayıkladığı ismi, Ayvaz bey babasının Nergis yerine onu aldığını sürekli kafasına kaktığı için biliyordu kim olduğunu. “Babanın gençlik aşkıymış, zaten evlenmiş gitmiş mahalleden” diye kızına açıklama yapıyordu iyi niyetle. Parla babasının dilinde, kalbinde bir başka kadın oluşunu annesinin nasıl olup böyle saflıkla karşıladığına anlam veremiyordu bir türlü.
Bir kaç ay önce Ayvaz bey dolmuştan dönünce “Ne işin vardı senin kuyumcuda?” diye azarlamıştı karısını. Ayşegül hanım Dinçer para diye ağladığı için bilezik bozdurmaya gitmişti Sadi beye. Sadi beyin mahallede pis gözlü olduğunu herkes bilirdi ama Ayşegül hanımın da başka gideceği kuyumcu olmadığı için mecburen ona gidip gelivermişti hemen. Dönüşte de postaneye uğrayıp, çıkarmıştı parayı kardeşine. Ayvaz beyin durağındaki şoförlerden biri görmüştü Ayşegül hanımı telaşla kuyumcudan çıkarken hemen yetiştirmişti kocasına.
“Pis gözlü herifin dükkanında ne işin vardı?” diye kıyameti koparmıştı akşam Ayvaz bey. Kardeşime bilezik bozdurdum diyemediği için “Alyansım kırılmıştı da onu yaptırmaya gittim!” diye yalan atmak zorunda kalmıştı Ayşegül hanım. Sızana kadar dinlemişlerdi Ayvaz beyin söylenmelerini.
“Bak babamla başın belaya girecek kardeşlerin yüzünden!” diye uyarmıştı Parla bir kez daha annesini, “Seni kuyumcuya yakıştırmasını geçtim, soracak bilezikleri cevap veremeyeceksin!”
“Kıskanıyor baban beni ondan!” diye geçiştirmiş Ayşegül hanım yine saf saf, “Bilezikleri sormaz, öyle bir adam değil baban!”
Gerçekten de karısı, kızı ile hiç ilgilenmese de karısına, kızına takılan altınları veya eve bıraktığı paranın peşine düşmüyordu Ayvaz bey, eli çok açık değildi ama en azından bu huyu güzeldi. Ayşegül hanım da tutunacak dal bulamayınca kendini bununla avutuyordu belli ki.
“Esirgemiyor kızım bizden! Çalışıyor akşama kadar! Her erkek sevdiğini göstermeyi bilmez! Deden de böyleydi. Bilmezdi evlat, karı sevgisi göstermeyi. İşte baban gibi bağırır, kıskanır ama esirgemezdi. Yoktu gerçi dedenin bir şeyi de işte olsa esirgemezdi en azından. Köydeki ev dökülüyordu o zamanlar sen bilmezsin. Kış geldi mi bir yanından girip, bir yanından çıkıyordu rüzgar. Babaannen yüksek başlık parası teklif edince çok sevindilerdi bizimkiler. Ben evlenince evi yaptırmışlardı hemen. Yani esirgemiyorlardı o zamanlar da!”
“Anne sana inanamıyorum!” diyordu Parla annesinin övüne övüne anlattığı bu hikayeyi, o zaman da satmışlar, yemişlerdi annesinin hakkını ama annesi ailesinin evini kurtardı diye sevinmişti kendisini hiç sevmeyen bir adamla evlenmesine.
Nihayet üniversite de iyi bir bölümü kazanınca da vazgeçmişti annesini iknaya uğraşmaktan, böyle gelmiş, böyle gidecekti Ayşegül hanım. O yüzden o iyi bir meslek sahibi olacak, bakacaktı annesine. O zaman anlayacaktı aile olmak, destek olmak, sahip çıkmak nasıl olduğunu. Babasının onlara gösterdiğinden fazlasını kazandığını da biliyordu o. İçkiye verdiğinin çoğunu da kahveye veriyordu. Geç saate kadar dolmuşta değildi her gün söylediği gibi, kahvede kumar oynuyorlardı akşam olunca.
Parla üniversiteye başlayınca fark etmedi bile babası. Sorsalar okuyor mu onu bile bilemezdi. Alkollü olduğu bir akşama denk geldiği için doğmuştu Parla aslında, sonrasında karısına elini de sürmediği için kardeşi olmamıştı. Bunu da kafasına kakar diye söylemiyordu ona annesi. Ayşegül hanım elinde kalan son bilezikleri kızının okul masraflarına harcamaya karar vermişti, o yüzden Parla üniversiteyi kazandıktan sonra alıştığı üzere para diye ağlayan kardeşine “Dinçer kız okuyor, babasından hayır yok! İdare edin kardeşim, elimde kalanı kızıma harcayacağım ablam!” diyebilmişti.
Parla onca yıl uğraşıp, annesinin onlara yedirmesinin önüne geçemediği halde, üniversiteye başladı diye annesi kendiliğinden vermeyi kesince hem şaşırmış, hem de sevinmişti. Kimya bölümünü kazanmıştı, kitapları İngilizce olduğundan yüksek fiyatlıydı. Babasının parası vardı ama gidip de ben üniversite okuyorum kitaplarıma para lâzım dese hayatta almazdı. Esirgemiyordu ama annesine göre sanki daha neyi esirgeyecektiyse, karın tokluğuna yaşıyorlardı birlikte.
(devam edecek)
🌷♥
BeğenLiked by 1 kişi