Vakfa ait arazi, araştırmaların ve tedavi göreceklerin mahremiyetini korumak için sadece denizden ve havadan ulaşılabilen bir noktadaydı. Karayolu ile oraya varmak imkansızdı. Karayla arasında kalan ince boğaz, bir aracın geçemeyeceği kadar kayalık ve ağaçlık bölge ile ayrılmıştı. Vakfın gönderdiği minibüs ortalama altı-yedi saatlik bir yolculuğun ardından özel bölgeye onları geçirecek olan teknenin beklediği iskeleye geldi.
Yol boyunca genellikle sessiz olan yolcular, denizi görünce heyecanlandılar. Özellikle Leyla ve Dilek hayatlarında ilk kez deniz görüyorlardı.
“Safir!” dedi Leyla heyecanla arabadan inerken, “Burası ne kadar güzel bir yer! Tanrım ne sonsuz bir mavilik! Anlatılandan çok daha güzelmiş!”
Safir onun elinden tutup iskeleye doğru götürdü. Karanın bittiği yerden başlayan ufuk çizgisi belli belirsiz bir mavi sisle kaplanmıştı. Denizin neşeyle dans eden yüzeyi üzerinde iskeleye bağlı iki tekne salınıyorlardı. Üstlerinde uçan kocaman beyaz kuşların attıkları çığlıklar önce Dilek’i biraz korkutsa da annesi onların martı olduğunu söyledi. Gökyüzünün arsız ve velveleci koca beyazları onları gördüklerine sevinmiş gibi bağrışıp duruyorlardı.
“İleride bir balıkçı barınağı var! Sanırım oranın serserileri bunlar!” dedi Safir gülerek. Leyla gözünü denizden alıp, gökyüzüne bakamıyordu bir türlü.
“Gideceğimiz yerde denizin ortasında yaşayacaksın!” dedi Safir burnunu onun saçlarına sürterek.
“İnanamıyorum! Bizi böyle güzel bir yere getireceğin hiç aklıma gelmemişti!”
“Neden burada indik?” dedi Osman, tekneleri görünce aklına mülteci hikayeleri gelmişti. Yade onun iki gündür sürekli karamsar düşünmesine şaşırıyordu ama amacının onları tehlikelerden korumak olduğunu bildiği için teselliye uğraşmıyordu.
“Tekneye bineceğiz!” dedi Rıza bey, Osman’ın güvensizliğinin farkında olduğu için, “Şu burnun arkasında bir yere gitmemiz gerekiyor!”
“Neden tekneyle gidiyoruz, ada mı?” diye sordu Tülin hanım da, o da Osman kadar endişeliydi hâlâ.
“Ada değil ama karadan ulaşımı yok! Yine de ada diyoruz biz!” dedi Safir, “Babamın özel olarak seçtiği bir yer burası. Kimsenin bizi bulamayacağı ama bizim çok mutlu olabileceğimiz bakir bir alan!”
“Yaşasın!” diye el çırptı Dilek ve annesinin elini bırakıp gelip Safir ağabeyine sarıldı hemen, “Denize gireceğiz değil mi orada?”
“Elbette hava güzel olduğunda gireceğiz!”
“Ama ben yüzme bilmiyorum!”
“Ben de!” dedi Leyla.
Aslında grupta Tülin hanım dışında kimsenin yüzme bilmediği ortaya çıktı.
“Merak etmeyin hepinize öğretiriz!” dedi Safir heyecanla, “Çantaları indirip tekneye yükleyelim hava kararmadan varalım ki etrafı görebilin!”
Minibüs şoförü eşyaları indirip tekneye almaya yardım ettikten sonra veda edip ayrıldı onlardan, Rıza bey, sadece oraya götüreceklerini indirdi. İkisinin de orada giyecekleri yedek eşyaları yoktu yanlarında. Safir ile yol boyunca yaptıkları plana uygun olarak Rıza bey şimdilik onlarla gelmeyecek, eve gidip, ikisinin de ihtiyaçları olacak şeyleri toparlayacaktı. Safir adaya geçince ona gördüğü ihtiyaçları da bildirecek, Rıza bey her şeyi tamamladıktan sonra yanlarına gelecekti. Adada şimdilik yaşayan on personel vardı. Onlar için zaten belirli ihtiyaçlar bulunduruluyordu. O yüzden gıda, sığınma, temizlik malzemeleri gibi ihtiyaçlar için şimdilik bir şeye ihtiyaçları olmayacaktı. Minibüs şoförü Aytül hanımın oğluna yolladığı sırt çantasını da getirmişti. İçinde Mehmet beyin gönderdiği ilaçlar ile bir kaç parça çamaşır ve giysi vardı. Ayrıca Dilek için kendi çocukluk kitaplarından bir kaçını da annesine seçtirmişti. Tekneye bindiklerinde Osman ve Tülin hanımın korkuları da heyecana dönüşmüştü. Bu beklenmedik deniz yolculuğu hepsinin ruhuna iyi gelmişti. Yükleme tamamlanıp, Rıza beyle vedalaştıktan sonra tekne hareket etti.
“Yaklaşık bir saat gideceğiz!” dedi Safir, “Tadını çıkarın!”
Herkes teknenin burnuna gidip, ufku seyrederken, o Leyla’yı alıp teknenin arka tarafındaki oturma grubuna geçti.
Nihayet aşkının varlığının tadını çıkarabilecek kadar baskıdan kurtulmuşlardı. Artık yakında kendilerine yuva yapacakları adaya doğru yola çıkmışlardı. Leyla arada sırada mutluluktan ağlıyor, Safir’de ona sarılıp, bundan sonra sadece mutluluktan ağlamasını istediğini fısıldıyordu. Artık korku dolu geceler, morluklar, o pis bataklık çok geride kalmıştı. Peşlerine kimse düşmezdi zaten ama düşecek olsa da gittikleri yerde onları bulamazdı.
Ender bey onlar tekneye bindikten sonra nihayet oğlunu görüntülü aradı. Sırt çantasından Aytül hanımın onunla iletişim kurmak için ayrıca aldığı telefon ve hatta çıkmıştı. Safir’in telefonu göle gittiklerinden beri kapalı olduğundan, anne olarak işini garantiye almak istemişti.
Ender bey oğlunun iyi olduğunu görünce rahatladı, iki haftadır onun yüzünü göremiyor, sesini ise nadiren duyuyordu. Safir onu hep Rıza bey ile konuştururken kendisi sadece mesaj yazmakla yetiniyordu. Açık vermemek için de mesajları kısa tutmaya özen gösteriyordu. Ender bey uzun bir aradan sonra yapılan bu ilk görüşmede Leyla ile de tanışmış oldu. Leyla birden bire Safir’in babasını karşısında bulunca biraz utandı ama Safir konuşma boyunca kolunu onun omuzundan hiç çekmeyerek güvende hissetmesini sağlamaya çalıştı. Ender bey oğlunun haline gülmemek için kendini zor tutuyordu. Daha önce de Safir’in kız arkadaşları olmuştu. Okulda da oldukça popüler bir delikanlıydı ama kız arkadaşlarının hiç birine böyle sahip çıktığını görmemişti. Babası ile konuştuktan hemen sonra Aytül hanım da aradı. Muhtemelen Ender bey telefonu kapatır kapatmaz karısına haber vermişti. Aytül hanım da Leyla ile tanıştıktan sonra yakında adaya yanlarına geleceğini ve hepsi ile yüz yüze tanışmak istediğini söyleyip kapattı. Safir’in Mehmet beyin gönderdiği ilaçları mutlaka düzenli içmesi gerekiyordu. Rıza bey de artık yanında olmadığı için Aytül hanımın endişeleri vardı. Onun başına gelenlerden sonra hayata farklı baktığını ve farklı yaşamak istediğini, heyecanını görüyordu ama aşk, yeni arkadaşlar derken kendini ihmal edip yormasını hiç istemiyordu. Safir’in bünyesi henüz tam olarak hayatının geri kalanında çok sağlıklı yaşayacağına dair sinyaller vermiyordu. Bu kahramanlık hikayesi biraz oturduktan sonra onu laboratuvara getirip bütün tetkiklerin baştan yapılması için Mehmet beyden rica da bulunmuştu ama bunların hiç birini telefonda söylemek istemedi. Gözüyle gelip oğlunu ve arkadaşlarını gördükten sonra Safir ile konuşacaktı.
Varmalarına az bir süre kala önden denizi seyretmekten yorulan Yelda ve Osman yanlarına geldiler. Osman’ın varmadan önce gidecekleri yerle ilgili sormak istediği bir sürü sorusu vardı. Safir yol boyunca onun endişelerini giderebilmek için hepsini tek tek yanıtladı. Orada toplumla hiç bağları olmayacaktı ama bunun anlamı istediklerinde karaya çıkamayacakları değildi. Ne zaman isterlerse orada bir tekne hazır bekliyor olacak, ayrıca acil durumlar içinde bir helikopter bulunmaktaydı. Adaya her hafta düzenli olarak ihtiyaçlar taşınıyordu. Ayrıca soğuk hava depolarında yeterli erzak, içme suyu ve benzeri şeyler bulunuyordu. Eğer yakındaki şehre gitmek isterlerse tekne ile karaya çıktıktan sonra onları alacak ve istedikleri yerlere götürecek bir araba ayarlanacaktı. Personel için yapılan lojmanlarla birlikte, yatarak tedavi görecekler olabileceği var sayılarak, rehabilitasyon evleri inşa edilmişti. Bu evler konforlu ve her türlü tesisatı tamamlanmış durumdaydı. Ender bey evlerin üç tanesini onlar için hazırlatmıştı. Çamaşırlar çamaşırhanede yıkanabilecek, isterlerse evlerin banyolarında bulunan makinaları da kullanabileceklerdi. Çok teşkilatlı olmasa da her evin içinde temel ihtiyacı karşılayacak bir Amerikan mutfak ve mutfak malzemeleri vardı. İstedikleri malzemeleri genel yemekhanenin erzağı alınırken gelecek listeye yazdırabilirlerdi. Şimdilik tesis açılmadığı için maaşlı personel olmayacaklar sadece hiç bir masrafa girmeden rahat bir hayat yaşayacaklardı. Tesis açılmadan önce muhtemelen çalışabilecekleri alanlara göre Ender bey onlar eğitimlere gönderecekti. Sonrasında maaşlı ve sigortalı personel olacaklar ama rehabilitasyon evlerinden faydalanmaya devam edeceklerdi.
“Fazla ütopik bir hayattan bahsediyorsun gibi geliyor bana!” dedi Osman yeniden karaya yaklaşırlarken.
(devam edecek)