Yaşamak gibi – Bölüm 9

Getirdikleri stoklar azalmaya başlayınca, Rıza bey mecburen yakındaki bir benzinlik marketine gitmek zorunda kaldı. Gidince de Safir’in küçük kız için istediği çocuk kitaplarından bir kaç tane alıp getirdi. Safir lokantanın üst katının iki kat boyasını sürmüş son katına başlamıştı. Hesabına göre son kat daha kolay olacağından iki üç güne işi bitecekti. Leyla ve diğerleri ile olan arkadaşlığı sadece öğlenleri değil akşamları da yoğunlaşarak devam ediyordu. Dilek’in annesi onların hayallerini kızından dinlediği için eğer giderlerse mutlaka Dilek’i de yanlarına almalarını istiyordu. Zaten geceleri gelmediğinde kızı Leyla’ya emanet ediyordu. Dilek’in onlar da kaldığı geceler Leyla hem kızı, hem kendini babasından korumak zorunda kalıyordu. Dilek bir kaç kere Leyla ablasının dayak yiyişine şahit olmuş, çok korkmuştu. Leyla’nın vücudundaki morluklar arttıkça Safir’in de içindeki onu kurtarma duygusu güçleniyordu. Aslında sadece onu değil, o ve sevdiği tüm bu insanlar için bir şeyler yapmak istiyordu. Onların ellerindeki yegane umut hayalleriyken, Safir’in ailesinin onlar gibi pek çok insanın hayallerini gerçekleştirecek güçleri vardı.

Rıza bey onun fazla iyimser olduğunu düşünüyordu. Her insan yaşaması gereken şeyleri deneyimlemek için doğardı. Allah’ın izni olmadan yaprak kıpırdamayacağına göre, bu insanların her birinin başlarına gelenler de onun izni ile yaşanıyordu. Yani sorgulamak, yargılamak insana düşmezdi. İlyas ve Hızır peygamberin hikayesinde olduğu gibi bazen şer gibi duran şeyler, bir hayır için gerçekleşirdi. Safir’in kendi başına gelenlerden sonra normalden fazla duygusal davranmasını anlıyordu. Bu insanlar yaşamaları gerekenleri yaşarken elbet bir kurtuluşları veya kurtarıcıları varsa onunla karşılaşacaklardı.

“Tamam da Rıza amca, neden o kurtarıcının ben olmadığımı düşünüyorsun?” diye sormuştu Safir’de, “Sonuç olarak buraya gelmek normal hayatımızın akışı içinde aklımıza bile gelemeyecekken, başıma gelenlerden sonra bir şekilde geldik öyle değil mi? Bu da Allah’ın izni ile oldu. Her şey onun izni ile olunca tesadüf diye bir şeye inanmak mümkün mü?”

“Elbette değil ama her gördüğün zor durumdaki insanı kurtaracaksın anlamına gelmez bu, bazen kendi hayatınla ilgili bir ibret alman gerektiği için şahitlik yaparsın! Şahitlik yaptığın hikayenin içine girer, yargılar, etkiler, müdahale eder veya kurtarıcılığa soyunursan, o zaman o kaderin içine düşersin. Zaten bir kez canınla sınandın. Şimdi sana verilen canı, ikinci şansını bu insanların kaderini kendine çekerek mi yaşamak istiyorsun?”

“O halde söylesene iyi insan olmak, yardım etmek bunun neresinde kaldı. Nasıl benden, bize geçeceğiz! Yaratılanı, Yaratandan ötürü nasıl seveceğiz?”

“Bak şunu ayıralım. Ben sana elindekini paylaşma yardım etme demiyorum. Elbette bu hepimizin yapması gereken en büyük sevap. Benim sana söylediğim o kaderin içine girmeden bunu yap, onlara acıyarak, kendini onların kurtarıcısı görerek yapma! Bu onların yaşamak için geldikleri kadere ve bu kaderi yaratana kibir etmek olur. Bu ince bir çizgi!”

“Sence ben bu insanlara acıyor ve elimdekileri sadaka gibi mi sunmak istiyorum yani?”

“Olabilir bunu ben bilemem, sen bileceksin! Kurtarmak mı istiyorsun? Destek olmak mı?”

“Yani kahraman mı olmak istiyorum yoksa iyi insan mı?”

“Bu kıza karşı hissettiklerin gerçek mi? Onun hayallerini gerçekleştirirken diğerlerinin de sorumluluğunu almaya gönüllü olduğunun farkında mısın? Ben sadece bunları düşünmeni istiyorum. Sen elbette Ender beyin oğlusun, aklına, yüreğine her zaman güvenirim. Elimde büyüdün. Merhametli bir insansın. Merhametten maraz hasıl olacağını bilmeyecek kadar da tecrübesizsin. Ben seninle burada bu kaderin içindeysem, o zaman ben de sana yolu göstermekle görevliyim ama seni yaşamak istediğin kaderden kurtaramam! Ne demek istediğimi anlıyor musun evlat!”

“Anlıyorum!” dedi Safir düşünceli bir şekilde, “Başıma gelenlerin etkisinde ve hayatın kıyısında durmanın duygusallığı ile hareket etme diyorsun bana!”

“Günlük hayatın eskisi gibi devam etseydi ve sen yine buradan geçiyor olsaydın, nasıl davranırdın? Bunu düşündün mü? O kızla karşılaştığın ilk anı düşün. Belki de yanından geçip, göle bakıp, buraları hiç beğenmeyip, dönüp gidecektin! Ya da bir iş için buradan geçiyor olacağımızdan, gölün, bu kulübelerin ve lokantaların farkında bile olmayacaktın, çünkü aklın başka yerlerde dolaşıyor olacaktı!”

“Bunların hiç biri olmadı ama değil mi? Sen ve ben buraya geldik. O halde bunu seçtik ve bir sebebi var! Leyla’yı normal şartlarda görmüş olsaydım yine de onun yaşam enerjisinden, saf ve masum hayallerinden, diğer insanlara duyduğu sevgiden etkilenirdim. Boya yaparken ben de düşünüyorum başıma gelenleri ve burada olanları. Aslında devam eden bir hayatım olacaksa şimdi bulunduğum nokta tam da nasıl devam etmesini istediğime karar vereceğim yer! Söylediklerini düşünüyorum merak etme!” dedi Rıza beye gülümseyerek.

Safir tüm başına gelenlerden önce de yaşıtlarından olgun ve farklı bir delikanlı olduğu için söylediklerini yürekten söylediğini biliyordu Rıza bey, sadece ağzının söylediği cümleler değildi bunlar, yüreği ile aklı tartıp öyle konuşuyordu muhakkak.

“Haydi uyu o zaman! Bundan sonra ne karar verirsen ver ben bu yola seninle çıktım, devam edeceğim! Bu insanların hayallerine destek olmak için bir planın varsa onu da bilmek istiyorum doğrusu. Bunca şeyi tarttığına göre, eminim bir çıkış da bulmuşsundur!”

Gerinerek, esneyen Safir “Var aklımda bir şeyler ama yarına kadar izin ver!” diyerek uzandı rahatsız yatağına ve başı yastığa değer değmez derin bir uykuya daldı yine.

Dilek, Safir’in onun için getirdiği kitaplara çok sevinmişti. Leyla’da onun söylediklerini unutmayıp, böyle bir nezaket göstermesine sevinmişti. O gün Osman ve Yade, Safir’e kendi hikayelerini anlattılar. Yade çok çocuklu bir ailenin beşinci kızıydı. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığından eli ekmek tutan herkes bir işe girip, aile bütçesine katkı sağlamaya çalışıyordu Yade’de babasının onu götürdüğü dikiş atölyesinde Osman ile tanışmıştı. Osman’ın ailesinin de Yade’nin ailesinden bir farkı yoktu. İki genç önce bakışıp, sonra konuşarak birbirlerine aşık olmuşlardı. Atölyede Yade’yi beğenen tek kişi Osman değildi maalesef. Babasının onu ilk getirdiği günden beri atölye sahibi de sürekli onunla ilgileniyordu. Fahrettin bey, Yade’nin babasının bir arkadaşının arkadaşıydı. Adam kızını güvenle burada çalıştırabilirsin deyince, alıp getirmişti. Fahrettin bey on beş yıllık evli bir adamdı ve üç tane de çocuğu vardı ancak Yade’yi gördüğü ilk günden beri kafaya taktığı için onu babasından istemeyi planlıyordu. İki yıldır yanında çalışan Osman’ın ona ilgisi olduğunu fark edince, önce onu Yade’nin yanında sürekli azarlayıp, sindirmeye çalıştı. Ancak iki gencin arasındaki bağın kuvvetlenmeye başladığını anlayınca da bir bahane üretip, Osman’ı işten çıkarmıştı. Osman, Yade’yi görmek için atölye çıkışlarına gelmeye başlayınca da uzatmanın iyi fikir olmadığına karar verip, Yade’yi yüklü bir başlık parası ile ikinci eş almak için babasıyla konuşmuştu. Yade patronunun niyetinden habersiz olduğu için, bir akşam gelip babası ile onun yanında söylediklerini duyunca şoka girmişti. Babasının da parayı duyup, kızının patron karısı olacağına sevinmesine şahitlik edinci şoku daha da büyük olmuştu. Üstelik Fahrettin bey Yade’den tam yirmi beş yaş büyük ve evli bir adamken babasının nasıl razı olduğunu anlayamamış, sabaha kadar ağlamıştı. Babasından onayı alan Fahrettin bey hemen ertesi gün Yade’ye farklı davranmaya başlamış, iş aralarında odasına çağırıp, saçlarına dokunmaya, yakınında durmaya çalışınca, Yade korkuyla diğer çalışanların yanına kaçmıştı. Akşam hiç bir şeyden haberi olmayan Osman onu almaya gelince Fahrettin bey görmeden onu hemen uzaklaştırdı Yade ve olanı biteni anlattı. Hemen o anda hiç bir hazırlıkları ve planları yokken kaçtılar.

“Ertesi gün onu atölyede o adamla bırakamazdım!” demişti Osman anlatırken, daha ilk günden yakınlık kurmaya cesaret eden adam, nikahına bile almadan Yade’yi istemediği şeylere zorlayabilirdi.

(devam edecek)

Yorum bırakın