“Ne iş yapacaksın?” diye merdivenleri inip karşısına dikildi Hüseyin bey onun, böyle izbe bir yerde iş aramaya gelen az olurdu. Hatta elemana ihtiyaç olduğu zaman bile bulamazlardı.
“Ne iş olursa yaparım?” dedi Safir.
“Tamirat işinden anlar mısın?”
“Şey, pek anlamam aslında!”
“Yemek yapabilir misin?”
“Hayır!”
Kazım merdivene bıraktığı sigarasına devam ederken güldü alaycı bir şekilde, “Ne iş olsa yaparmış!”
“Temizlik yapabilirim!”
“Temizlik yapacak bir çalışanımız var zaten!”
“Yukarıyı boyasın!” dedi Kazım, Hüseyin bey bir süredir üst katın boyanmasını istiyordu. O işi de diğer tüm ağır işler gibi Kazım’a yıkmayı planlıyordu. Gelen oğlanın safın teki olduğunu düşündüğü için bu işte onu kullanmak Kazım’ın işine gelecekti.
“Tamam boyarım!” dedi Safir hemen.
“Çok para veremem ama! Karın tokluğuna denk gelir!”
“Olsun önemli değil!”
“Kaçak mısın sen?” dedi Hüseyin bey gözlerini kısarak, “Polis falan mı var peşinde!”
“Kaçağım ama polisle değil işim, başınızı belaya sokmam! Babamla beraberiz! Kalacak yerimiz de yok!”
“Kalacak yer de istiyorsan hiç para veremem!” dedi Hüseyin bey hemen.
“Tamam, kalacak yer ve karın tokluğuna üst katı boyarım ben de!”
“Anlaştık, Kazım sana kulübeyi göstersin!” deyince Hüseyin bey, Safir uzaktan onları izleyen Rıza beye el salladı. Rıza beyin iri cüssesi biraz rahatsız etti Kazım’ı ama içeri girip boş kulübenin anahtarını alıp geldi.
“Bir süredir kullanılmadı, kendiniz temizleyeceksiniz!” dedi Rıza beyi tartar gibi baştan aşağı süzerek, “Bir camı da kırık! Arkada döküntü masalar, dolap rafları var, birin kapatırsınız!”
Rıza beyin hiç içine sinmedi duydukları ama Safir hemen onayladığı için sesini çıkarmadı. Anlaşılan o bu pis yerde macera ararken o da epeyce çalışıp, kaldıkları yeri adam etmek zorunda kalacaktı. Daha önce gelip uzaktan da olsa ortamı gördüğü için hijyen konusunda da gerekli malzemeleri yanına almıştı Allah’tan.
Kulübenin tahta kapısı gıcırdayarak açıldı. Tek gözlü kulübede bir dolap üzerinde bir tezgah, ve lavabo vardı. Tezgahın yanına dayanmış tüp, bu köşenin mutfak olduğunu gösteriyordu. Banyo niyetine yapılan çimento bölüm sonradan eklenmişti belli ki, alaturka tuvaletin üzerine duş başlığı takılarak, tuvalet, banyo aynı karenin içine alınmıştı.
Kazım anahtarı kapının üzerinde bırakıp, dönüp gitti.
“Burada kalabilecek misin?” dedi Rıza bey içeriye bakarak.
“Bu gün temizleriz Rıza amca!” dedi Safir heyecanla, “İşe alındım ya gerisi önemli değil!”
“Beni nasıl kandırdın bilmiyorum!” dedi Rıza bey ve eşyaları taşımak için arabaya gitti. Dikkat çekmemek için her şeyi bir anda getirmeyecekti, böyle tekinsiz bir yerde başlarına ne geleceği belli olmazdı. Bir şeylerin fazlasına sahip oldukları anlaşılırsa dikkat çekerlerdi. Öncelik olarak kıyafetlerin olduğu eski çantaları getirdi, içlerine arabadan aldığı temizlik malzemelerini sıkıştırmıştı. O gün boyunca ikisi kulübeyi yaşanacak bir yere çevirmek için uğraştılar. Kırık camın olduğu pencereyi Rıza bey bulduğu kalın bir naylonu çivileyerek kapattı. O Safir gibi zengin bir aileye doğmadığı için elinden bir çok iş geliyordu. Şoförlük yapmaya başlamadan önce amelelikten, tesisatçılığa bir çok işte çalışmıştı. Hem boksa devam edip, hem bu işleri yapınca hiç birinde usta olamamıştı ama bir sürü işi de öğrenmişti.
Kulübe en azından yaşanacak hale gelene kadar çalıştıktan sonra bir şeyler yemeye karar verdiler. İçerideki mini buz dolabı, Rıza beyin getirdiklerini zar zor almıştı. İlk gece için güzel bir bulgur pilavı pişirdi Safir’e, patronu karın tokluğuna dediğine göre ertesi gün öğünleri lokantadan olacaktı ama o pis yerde hasta olup yememesi için kızın yaptığı gibi yanında yemek götürmesinin daha iyi olacağı sonucuna vardılar. Yemek yapanın da Hüseyin bey olduğu düşünülürse, Safir’in hassas bünyesinin kaldıramayacağı sonuçlar doğabilirdi.
“Boya işinin ne kadarlık bir alan olduğunu biliyor musun? Yorgunlukla nasıl baş edeceksin?” diye sordu Rıza bey, “Buralarda hasta olursan babana hesap veremem, gelip sana yardım etsem iyi olabilir!”
“İlk günden seni işin içine sokamam Rıza amca, geride dur bakayım ben önce!” dedi Safir.
Somyaların üzerine serilmiş ince sünger yataklarda bir o yana bir bu yana dönerek uyumaya çalıştılar gece ama ikisi de pek başarılı olamadı. Sabahına Rıza bey burada kalmanın pek akıllıca bir karar olmadığına karar vermişti bile ama Safir onu dinlemeyerek erkenden çıkıp gitti lokantaya. Gider gitmez Leyla’yı görmeyi umsa da onu hemen yukarı çıkardıkları için böyle bir şansı olmadı. Boyaları Rıza beyin anlattığı gibi bir kovada karıştırdı ve yine onun anlattığı gibi ilk katı sürmeye başladı ahşap duvarlara. Aşağı ne bahane bulup inse diye düşünürken, öğlen elinde bir yemek tepsisi ile Leyla çıktı yukarı ve onu görünce şaşırdı.
“Sen olduğunu bilmiyordum!” dedi şaşkın bir sevinçle, “Demek iş bulabildin!”
“Evet patronunla konuştum, boyacı lazım olduğunu söyledi!” dedi Safir de onu görünce hem heyecanlanmış, hem de çok sevinmişti.
“Sana çorba ile ekmek getirdim. Burada yemek bu kadar maalesef!”
“Sorun değil, ben yanımda getirdim yemeğimi!” dedi Safir ve akşamdan kalan bulgur pilavı kabını gösterdi. Leyla’da aşağı inip, salçalı ekmeğini alıp dönünce, öğle yemeklerini bölüşerek birlikte yediler. Leyla’nın da orada bir kulübede kaldığını öğrenince sevindi Safir. O da babası ile kalıyordu ama babası pek iyi bir insan sayılmazdı. O konuyu kısa kesip, orada yaşayan diğerlerinden bahsetmeye başladı Leyla, yan kulübelerinde bir anne kız kalıyordu. Kız küçüktü daha okula gitmiyordu. Okul yaşındaydı da burada gidemediği için okula gitmiyordu. Hatta nüfusa bile kayıtlı değildi herhalde. Annesi onu kayıt dışı doğurmuş başka yerde yaşama şansı bulamadığı için de buralara düşmüştü. Leyla kıza okuma-yazma öğretmişti.
“Ona kitap bulabilirim!” dedi Safir hemen heyecanla, “Babamın arkadaşlarının torunları var sanırım onlardan isteyebilir!”
“Ne kadar sevinir biliyor musun bende olan bir tek Ayşegül kitabı vardı onu vermiştim ona, sürekli aynı kitabı okuyup duruyor. Sonunda adım Ayşegül olsa demeye başladı! Adı Dilek bu arada! Tanışırsınız yakında, burada herkes birbirini tanır zaten!”
“Kaç kulübe var ki burada?”
“Sanırım otuz kulübe var ama herkes burada çalışmıyor tabi, Dilek’in annesi mesela onu gelip alıyorlar.”
“Ne iş yapıyor?” dedi Safir merakla ama Leyla iç geçirip ekmeğinden bir ısırık almayı tercih etti cevap vermedi. Leyla’nın babası da çalışmıyordu. Akşamları Hüseyin beyin kulübesinde kumar oynuyorlardı. Leyla’nın iki aylık maaşını şimdiden kaybetmişti.
“Maaş almadan mı çalışıyorsun yani onun yüzünden?” dedi Safir şaşkın şaşkın.
“Sen de öyle çalışıyormuşsun Kazım ağabey söyledi, kaçakmışsın!”
“Evet bir süre saklanmam gerektiği için ama senin durumun farklı görünüyor!”
“Babamın kendince bazı işleri var ama burada çok soru sorulmaz kimseye, zaten alnı açık olanın da burada pek işi olmaz! Sen hiç kötü birine benzemiyorsun? Neden kaçıyorsun ki?”
“Sen dedin burada fazla soru sorulmaz diye!” diyerek güldü Safir gizemli bir hava vermeye çalışarak. Leyla’da başını sallayıp güldü. Aşağıdan Kazım beyin sesi duyuldu.
“Ne yapıyorsun yukarıda gel de şu soğanları doğra artık! Hüseyin ağabeyin akşama müşterileri varmış!”
“Hüseyin ağabeyin başka kumar grupları da var, akşam yemeğine diye gelip burada karınlarını doyuruyorlar sonra doğru kumara!” dedi Leyla ayağa kalkarken, sonra gülümseyip hızlıca indi merdivenlerden.
(devam edecek)