Yaşamak gibi – Bölüm 5

Safir babası gibi akıllı bir delikanlıydı. Geçirdiği kazanın ardından hastane ya da vakıf merkezlerinden biri yerine ona özel bir laboratuvarda bakım görmüş olmasının normal olmadığını biliyordu. Annesinin o ayılmış olmasına rağmen sürekli gözleri dolması, Mehmet amcası ve babasının belirlediği insanlar dışında kimsenin onun bakımını üstlenmiyor olmasının sıradan olmayan bir nedeni olduğu açıktı ve o neden her neyse öğrenmesini istemiyorlardı.

Evde bir akşam üzeri Mehmet amcası ve babasının çalışma odasında yaptıkları konuşmaya şahit olunca her şeyi öğrendi. Normal olmayan ve oldukça riskli bir yolla komadan çıkması sağlanmıştı ve bundan sonraki hayatına alacağı riskler konusunda kimsenin bir fikri yoktu. Hayatının ne zaman ona ereceğini bilmeden, olmadık zamanlarda yığılıp kalarak bir hayat yaşamak zorundaydı. Bu da normal insanlar gibi düzenli bir hayat yaşayamayacağı anlamına geliyordu. Bu konuşmaları duyup durumundan haberi olduğunu kimseye söylemedi ama evden uzaklaşıp biraz kendi başına kalmaya ihtiyaç duyduğunu fark etti. Rıza bey artık sürekli onun bulunduğu yerde beklediği için haber gönderip biraz dolaşmak istediğini söyledi. Daha önce görmediği, sessiz, gözden uzak bir yere gitmek istiyordu. Rıza bey önce onun bir seyahatten söz ettiğini sandı ama sonra bunun gün içinde bir gezinti isteği olduğunu anladı.

“Tamam!” dedi biraz düşündükten sonra, “Sizi daha önce gitmediğinizi sandığım farklı yerlere götürebilirim!”

“Harika!” diyerek ön yolcu koltuğuna oturdu Safir hemen, patron edasıyla arka koltukta tek başına oturmaya niyeti yoktu.

Rıza bey onun bu keyifli samimiyetini çocukluğundan beri bildiği için gülümsedi sadece. Kalabalık caddelerden geçip, şehrin dokusunun değişmeye başladığı mahallelere girdiler. Her geçtikleri yerin adını Safir’e söylüyordu Rıza bey. Daha önce şehrin arka sokaklarında hiç dolaşmamış olan Safir, alışık olduğu yaşam tarzından farklı bu hayatların hızla gözünün önünden akıp gitmesini izliyordu. Küçük evlerin, küçük pencerelerinden sarkan insanlar, sokakta ayaklarından fırlayan terlikleri, paçaları kısalmış pantolonları ya da sökük kazakları ile top peşinde koşan küçük çocuklar, sokak satıcıları, kirli kaldırımsız yollar. Zayıf köpekler, şımartılmamış kediler geçtikten sonra yavaş yavaş evlerin seyreldiği bir başka dünyaya geçiş yaptılar.

“Belli bir güzergahın var mı Rıza amca, rastgele mi gidiyorsun?” diye sordu Safir aralarında tarlaların bulunduğu bu köy evlerine bakarken.

“Belirli bir güzergahım var ama amacım yok! Ne zaman dönelim dersen döneriz!” dedi Rıza bey.

“Hayır, gittiği yere kadar diyelim!”

Bir kaç köy geçip, asfalt yollardan ayrıldıktan sonra sık ağaçların olduğu bir orman bölgesine girdiler, ormanın içlerine doğru ilerledikçe, kuş sesleri artmaya başladı. Safir camı açıp, sesleri ve temiz havayı içeri alınca kendini daha iyi hissetti. Bir süre sonra yolun kenarında durup, arabadan indiler. Rıza bey arabanın yanında bekler, Safir ağaçların arasında dolandı biraz, başını kaldırıp onların arasında ne kadar küçük kaldığını düşündü. Güneş hafif rüzgarda salınan dalların arasından çizgi çizgi iniyordu toprağa. Kuru dallar, kozalaklar, toprağın yaprakları varmış gibi yüzeye tutunarak büyümüş otlar. Yukarı bakmaktan başı dönünce sendeledi olduğu yerde, gözünü ondan bir an olsun ayırmayan Rıza bey sendelediğini görünce yanına gitmek için bir hamle yaptı ama Safir yanındaki ağaca tutunup, kendini toparlayınca durdu yerinde. Başının dönmesi hafifleyince doğrulup bir şey söylemeden arabaya bindi Safir ve devam ettiler. Bir süre sonra bir öncekinden daha da yoksun bir mahalleye geldiler. Mahallenin maddeden yoksun yüzü, doğa ile tamamlanmış gibi bir göle bakıyordu. Gölün etrafına kurulmuş bir kaç yıkık dökük lokanta, hemen arkasında çatıları tenekeden, ağaç evler hizalanmıştı. Rıza bey Safir’in bakışlarından burada durmak istediğini anlayınca arabayı kenara çekti.

Aslında bir kaç saattir gezdiklerinden ikisinin de karnı acıkmıştı. Lokantalardan yükselen ızgara kokuları, bacalardan yayılarak gölün üzerine doğru yayılıyordu.

“Buralardan bir şey yemeseniz iyi olur!” dedi Rıza bey onun lokantalardan birine doğru yürüdüğünü görünce.

Eliyle anladığını işaret etti Safir ve yürümeye devam etti. Kapıdan girmek yerine yan taraftaki izbeliğe dalıp, göle ulaşmak için bir yol bakacaktı. Rıza bey onu huzursuz etmemek için yerinden kıpırdamadı ama beş-on dakika içinde gelemezse ardından gidecekti. Ender beyin söylediğine göre bayılmalar sık değildi ancak az önce ormanda sendeleyince, zamanı olabileceğinden şüphelenmişti. Lokantanın mutfağına açıldığı kokudan belli olan yan kapısının önüne gelince içeriden yükselen seslere kulak misafiri oldu, “Sadece beş dakikan var!” dedi kaba bir erkek sesi, “İçeride müşteri bile yok! Zaten kapının önündeyim!” diye cevap verdi daha sakin ve cılız çıkan bir ses ve Safir içeri bakarken kapıda beliriverdi elinde kuru ekmeği ile.

“Girişler ön kapıdan!” dedi elindeki ekmeği ısırmaya hazırlanan genç kız. Dağılmış saçları ve kirli önlüğüne rağmen, gençliğinin verdiği tazelik ve güzellik etkilemişti Safir’i.

“Müşteri değilim!” dedi Safir nazikçe, “Ben sadece..”

“Ah aç mısın yoksa?” dedi kız anlamadığı için kendine kızarak, hemen ekmeğinin yarısını koparıp ona uzattı.

“Salça var sadece evden getirdim! Biraz mideni yakar ama doyarsın!” dedi gülümseyerek.

“Sana pek bir şey kalmadı!” dedi Safir gülümseyerek.

“Beni boş ver, içerideki koku ile doyuyorum zaten!”

“Burada mı çalışıyorsun!”

“Evet, mutfakta bulaşık yıkıyorum!” diyerek sudan kızarmış ellerini gösterdi kız ve ona uzattığı parçayı zorla eline tutuşturup, ısırması için işaret etti.

Safir ekmeği alıp ısırdı kenarından. Ekmek taze değildi ama ağzına yayılan salça tadı hoşuna gitti.

“Güzelmiş, teşekkür ederim!” diye gülümsedi yeniden.

“Çok aç olmalısın!” diye güldü kız, “Bayat ekmek ve salçayı güzel bulduğuna göre!” bir parça daha ısırdı ekmeğinden “İş mi arıyorsun yoksa?” dedi yine akıl edemediğine hayıflanan bir sesle.

“Var mı?” dedi Safir içeriyi işaret ederek.

“Şimdilik, yok! Çok cimri bir adamdır Hüseyin ağabey! Ben ve bir garsondan başka kimse yok. Yemekleri de kendisi yapıyor! Her şeyi bana soydurup, doğrattıktan sonra tabi! Berbat bir yer burası!”

“Neden burada çalışıyorsun o zaman?”

“Sen neden iş arıyorsun?” dedi kız gülerek.

“Haklısın! Göl güzel görünüyor, böyle bir yerde çalışmak güzel olur diye düşünmüştüm!”

“Gölün suyuna yakından bakmadan karar verme, bu gördüğün bütün evlerin pisliği olduğu gibi içinde, eskiden balıklar olurdu ama pislikten olsa gerek yok oldular! Elimizi bile sokmuyorum suya artık!”

“Burada mı yaşıyorsun?”

“Evet bu kulübelerde! Sen nerede yaşıyorsun, bu kadar uzağa iş aramaya gelinir mi? Üstelik üstün başın da gayet iyi görünüyor!”

“Ah bunlar mı? İş görüşmelerinde etkisi olsun diye ödünç aldım bunları benim bile değil!” dedi Safir bozuntuya vermeyerek.

“Sahi mi? Burada kimse kıyafete bakmaz işe alırken, ne kadar az para istediğine bakar!”

“Leyla!” diye bağırdı içeriden az önceki tok sesli adam, “Piknik mi yapıyorsun? Gel de şu soğanları doğra hadi!”

“Üzgünüm gitmem gerek!” dedi kız gülümseyerek, “Sana içeriden bir şeyler vermek isterdim ama bana da verilmediği için bunu yapamam. Geçen ay kuru ekmekleri kuşlara doğradım diye bir araba fırça yedim!”

“Safir benim adım!” diye seslendi dönüp mutfağın karanlığında kaybolan kıza.

“Leyla!” diye yanıtladı kız içeriden.

“Kiminle konuşuyorsun sen?” diye fırça yükseldi arkasından.

Safir onun başını belaya sokmamak için dönüp, Rıza beyin yanına geçiyordu ki, onun hemen arkasında beklediğini görünce irkildi birden.

“Merak ettim! Arkadaş edinmişsin!” dedi Rıza bey gülerek.

“Evet burada çalışıyormuş!”

“Leyla!” diyerek gülümsedi Rıza bey.

“Hepsini duydun mu?”

“Birazını. Göle bakabildin mi?”

“Hayır!”

(devam edecek)

Yorum bırakın