Okuldan dönerken karşısına çıkan o delikanlıdan bahsedememişti Suna halasına. Aniden çıkıp “Konuşabilir miyiz?” deyince bir karış sıçramıştı yerinden. Güvenli bir mahallede yaşıyorlardı ama böyle sinsice sokulup, konuşmak isteyen birine de güvenmemesi gerektiğini öğretmişti halası.
“Kimsin sen ya!” dedi eliyle iterek, “Ben seni tanımıyorum, yaklaşma bak bağırırım!”
“Özür dilerim, seni korkutmak istemedim. Uğur benim adım. Rıfat’ın kuzeniyim!”
“Rıfat’ın kuzeni misin? Ne demeye böyle çıkıyorsun o zaman karşıma, bana yalan söyleme!”
“Vallahi yalan söylemiyorum. Bak fotoğraflarımızı göstereyim istersen!” diyerek sosyal medya hesaplarındaki fotoğrafları bulup, telefonu uzattı ona.
Suna göz ucuyla baktı şöyle bir, “Ne konuşacaksın?”
“Biraz vaktin varsa bir yere oturalım!”
“Yok vaktim, halam bekliyor!”
“Ben de onun hakkında konuşacağım zaten!”
“Halam hakkında mı? Ne biliyorsun ki sen onu?”
“Soru sormayı bırakırsan anlatabilirim aslında!” dedi Uğur sonunda, daralmıştı.
“Anlat o halde, kafeye gelemem ben!”
“Tamam bak, benim babamla senin halan eskiden tanışıklar!”
“Sahi mi?”
“Sahi, amcamın işi çok olunca üniversite kaydına babam gitmişti Rıfat’la orada görmüş ikinizi, tanımış hemen!”
“Niye gelip konuşmamış o zaman? Nereden tanıyormuş ki?”
“Okuldan!”
“Senin babanın adı Vedat mı yoksa?” dedi Suna heyecanla, “Sen o Vedat’ın oğlu musun?”
“Evet!”
“Ay inanamıyorum ya! Halamın gezide tanıştığı, Sinoplu Vedat yani?”
“Evet dedim ya! Bak bundan Rıfat’ın, amcamların falan haberi yok tamam mı?”
“Tamam! Ya var ya şoka girdim ben şu an! Vedat ha?”
“Evet diyorum!”
“Nasıl tanımış baban halamı onca yıl sonra? Tabi, çok güzel benim halam. Kim bilir o zamanlar ne kadar güzeldi!” diye iç çekti Suna.
“Tanımış işte! Aslında ondan haber çıkmayınca okula mektup yazmış. Okul halan devam etmeyince, mektubu evlerine yollamış!”
“Hadi canım? Halamın bundan haberi bile yoktur!”
“Babama dedenden bir mektup gelmiş, ‘Mercan evlendi gitti, burada değil!’ yazıyormuş”
“Dedem mektup mu yazmış? Okuma yazma bilmezdi ki o?”
“Yazdırmış demek ki birine! Babam çok üzülmüş tabi ama bir şey yapamamış.”
“Ya yıllarca halamı mı beklemiş yoksa?” dedi Suna önce ama “Bir dakika ya, öyle olsa sen nasıl olacaksın?”
“Yıllarca evlenmemiş ama sonunda dedem ısrar edince, annemle evlenmişler, ben doğmuşum!” diye güldü Uğur.
“Tamam da sen beni nasıl buldun? Rıfat da bilmiyorsa?”
“Takip ettim, Fotoğrafını gördüm dedim ya!”
“Niye gelip anlatıyorsun şimdi bunu, annen üzülmez mi?”
“Annemi kaybettik, beş yıl önce!”
“A! Çok üzüldüm başın sağ olsun!”
“Sağ ol! Babam da hasta şimdi, iyice bıraktı kendini. Annem öldükten sonra evi toplarken mektuplarını buldu, yıllarca saklamış meğer. Oturup okuduk beraber.”
“Halamın mektupları mı?”
“Evet!”
“Sonra okulda halanı gördüğünü söyledi iki yıl önce! Yüzündeki o ifadeyi görmen lazımdı. Hâlâ aşık belli!”
“E niye gelmemiş o zaman!”
“Seni kızı sanmış, ortaya çıkıp zor durumda bırakmak istememiş. Hem Rıfat’ta yanında ne desin? Sonra Rıfat senden bahsetmeye başlayıp, halası ile yaşıyor deyince. Fotoğrafını istedim ondan. Götürüp gösterdim babama!”
“Ay çok heyecanlı bir hikayeymiş bu ya!”
“Babam seni görünce tanıdı, tabi kızı değil yeğeni olduğunu da öğrenmiş oldu ama diyorum ya hasta, pek çıkamıyor evden! O yüzden ben geldim!”
“Baban mı yolladı seni yani? Çok romantik ya!”
“Hayır, o ‘Bu halde görmesin!’ beni dedi sorduğumda, ‘İstemez bunca yıl sonra zaten!’ diyor. Ben de dayanamadım belki seninle konuşursak bir araya getirebiliriz onları dedim!”
“Evet! Evet!” diye ellerini çırptı Suna, “Rıfat’a niye söylemiyoruz peki? O da bilsin!”
“Söyleriz ama sonra, halan babamla görüşmeyi kabul ederse. Annemin anısına da saygı göstermek zorundayım! Aile şimdi bilirse olmaz!”
“Ya haklısın çok özür dilerim!” dedi Suna, “Geç kalıyorum, ne yapacağız o zaman?”
“Bilmiyorum, seninle konuşmaya geldim işte! Halan sence görüşür mü babamla yeniden?”
“Çok kötü şeyler yaşamış halam babandan sonra! Hatta babanın yüzünden!” dedi Suna hüzünlenerek, “Ama sen şimdi babana bir şey söyleme!”
“Babamın yüzünden mi yaşamış?”
“Anlatırım sonra, geç kaldım şimdi! Sen yarın yine gel tamam mı?” diyerek koşmaya başladı. Heyecandan düşecekti az kalsın. Odasına girip rahatça düşünmek için de halasına yorgun taklidi yaptı gelince. Rıfat’tan saklamak zor olacaktı bu işi.
“Vay be!” diyordu sürekli kendi kendine “Bu nasıl mümkün olabilir! Sen kalk yıllar sonra, hiç olmayacak bir şey yapıp yeğeninin üniversite kaydına gel, orada yeğenini kayda getirmiş eski aşkını gör! Ya bu kader değil de nedir? Kesin bir araya gelmeliler kesin!”
Bir araya gelmemeliler diyordu da, halasına anlatsa böyle böyleymiş diye görüşmeyi kabul eder miydi emin olamıyordu. Kader ağlarını bu kadar güzel örmüşken Mercan hanımın ağzından çıkacak bir “Hayır!” her şeyi mahvederdi. Vedat amcanın nesi vardı onu da hiç sormamıştı tabi.
“Ölümcül bir hastalığı varsa ya? Halam şimdi tam kavuşmuşken, ölüm acısı mı yaşasın? Yok yok böyle olmaz bu, ben yarın Rıfat’ı ekip, Uğur’la biraz konuşayım! Ya o da bilse sanki ne olur ki? Söylemez ki kimseye?” diye düşüne düşüne daldı uykuya.
Mercan hanım kapıyı dinleyip, Suna’nın gerçekten yattığını anlayınca, “Hasta mı acaba?” diye mırıldandı kendi kendine.
Babasını da köyün mezarlığına gömdükten sonra, artık köyde yaşamak için bir neden kalmadığına karar vermişti. Madem o bakacaktı, Suna’ya o zaman köy şartlarında olmasını kesinlikle istemiyordu. Onu okutacak, kendi elinden alınmış ne varsa sağlayacaktı. Mustafa’nın evi, babasının evi bir de tarla vardı elinde. Peynir yapan yörüklerden isteyen oluyordu evleri. Muhtara gidip haber verdi, iki evi de tarlayı da isteyene verecekti. Önce ilçeye gidip bir emlakçıyla konuşacak, fiyatı da kendi belirleyecekti. Suna’yı alıp, ilçeye giden dolmuşa bindi. Artık ana yoldan binilip, gidilebiliyordu her yere eskisi gibi değildi hiç bir şey.
Okulunun önünden geçerken gözleri doldu “Bak Suna halanın okulu burası!” dedi merakla etrafını seyreden çocuğa. İlk defa köyden çıkıp bir dolmuşa bindiği için heyecanlıydı. Hep heyecanlıydı Suna aslında, Mustafa’ya benziyordu bu huyu. Çabucak müşterisi çıkınca yasal işlemleri yaptırtıp, ne varsa sattı köyde. Önce uzağa değil, ilçeye gelip yerleşeyim dedi ama sonra Vedat’tan beri hiç aklından çıkmayan Sinop’u hatırladı. Oralarda ikisini de kimse tanıyıp bilmezdi. Aşkını yaşayamamıştı ama onun yaşadığı yere yerleşip, mutluluğun onu ve yeğenin orada bulmasını bekleyebilirdi. Bir kez Sinop sayesine tatmıştı aşkı bu kez de yaşamın tadını alırdı belki. Umut dolu bir yerdi onun için daima.
“Gelip onu mu bulmayı düşündün peki?” diye sormuştu Suna halasından ilk dinlediğinde hikayeyi.
“Yok kızım! Nereden çıktı o! Vedat mı kalmıştır Sinop’ta, okumuş, kim bilir nerelere gelmiştir hayatta! Başka yer de bilmiyordum ki zaten. Bir onu sevmiştim, içinde sevgi olduğunu bildiğim tek yere geldim işte! Fena mı etmişim bak sen de seviyorsun şimdi! Hiç bizim oralara benzemiyor, çok güzel bir şehir burası!”
“Evet, deniz var hem! İyi ki gelmişiz sahiden! Akıllı halam benim!”
“Şu Makbule’nin apartmanını bulmasaymışım daha iyiymiş tabi ama! Bir Makbule’si iyi değil buraların!” diye gülmüştü Mercan hanım, “Bir sevgisiz de burada buldum kendime!”
(devam edecek)