Staj bitip, okulun son dönemi başlayınca Suna başını dersten kaldıramaz oldu. Hem proje veriyor, hem sınav yapıyordu hocalar. Dersten sonra Rıfat’la biraz okulda çalışıyorlar, koşa koşa eve gelip yemek yemeden derse oturuyordu yine. Mercan hanım da o rahatça çalışsın diye çıt çıkarmadan iş yapmaya çalışıyordu evde. Akşam olunca aklı kalır, kulak verir diye televizyon açmayı da kesti bir süre. Nihayet ilk sınavlar bitip biraz rahatlayınca yine yüzü görünmeye başladı yeğeninin.
“Hala?” dedi bir sabah kahvaltı ederken, “Ben evlenirsem sen üzülür müsün?”
“Niye üzüleyim kızım? En çok görmek istediğim şey senin mutlu olman!”
“Ama ben evlenirsem sen yalnız kalacaksın ya, onun için diyorum!”
“Yalnız kalmam ben! Yukarıda Allah var! Çıkar gezerim, ne bileyim bulurum bir şeyler!”
“Şimdi niye bulmuyorsun o zaman?”
“E gerek duymuyorum, ikimiz iyiyiz işte böyle! Hem nereden çıktı şimdi bu düşünce, Rıfat’la bir şey mi konuştunuz yoksa?”
“Yok da, Rıfat, ‘Sen de bu şehirde yaşamak istersin değil mi okul bitince?’ diye sordu dün. O hep burada kalmak istiyor ya?”
“E?”
“Yani belki bir ima da bulunmuştur diye düşündüm!”
“İlahi Suna! İma olabilir tabi ama belki kuracağınız iş için demiştir! Sen seviyor musun bu çocuğu bakayım?”
“Seviyorum galiba! Hiç aklımdan çıkmıyor hala ya! Bütün gün onu düşünüyorum, görmeyince çok özlüyorum. Seviyorum değil mi?”
“Aşıksın belli ki evet! O da duygularını belli eder o zaman yakında ha? Ne diyorsun?”
“Ay dünyalar benim olur, inşallah canım halacığım!” diyerek yanaklarından şapur şupur öptü halasını Suna. Sonra hoplaya, zıplaya gitti okula.
Mercan hanım da düşüncelere daldı yeniden.
Mustafa’nın evinde hiç dışarı çıkmadan toparlandı onca ay, Hasibe’nin doğum zamanına az kalınca artık hayata yeniden tutunması gerektiğine karar verdi. Kardeşi ve karısının sevgi dolu evlerinde hem bedeni, hem ruhu iyileşmişti eskisine göre. Tabi yaralar kalacaktı içinde ama en azından yaşamayı hatırlamıştı yeniden, sevildiğini bilmişti o evde. Hasibe doğuracak birlikte ona bakacaklar derken, annesinin ölüm haberini aldılar. O zamana kadar saklanan Mercan mecburen çıktı ortaya. Onun koca evinden kaçıp geldiğini duyan babası, karısının acısına rağmen öptürmedi elini. Ne suç işlemişti bunca yıldır zerre yumuşamamıştı babasının kalbi anlam veremiyordu.
“Babamın kalbi yok ki, ne yumuşasın!” demişti Mustafa ablası üzülmesin diye, “Anama da çektirdi yıllarca, bak ağzı var dili yok girdi mezara!”
“Onuna ağzı, dili olsa böyle olur muydum ben Mustafa?” dedi öfkeyle ama sonra ölmüş anasının arkasından konuşmamak için susturdu kendini. Gittiği evde onun da kırmışlardı belini dayakla, sopayla ama yine de evlatları olsa onlar için fazlasına da dayanırdı.
Babası tek başına yapamaz diye eve dönmeye karar verdi sonra, ağzı tavan tepse de, onun da eli ayağı pek tutmuyordu. Başının çaresine bakamayacağını bildiğinden ses çıkarmadı o da. Köy yerinde ev ne kadar uzak olurdu zaten, üç adım sonraydı, Hasibe ile Mustafa. Annesinin yedisi çıkar çıkmaz başladı Hasibe’nin sancıları, hemen koşup gitti yardım etmeye. Köyün ebesi Suna’yı çekip çıkarınca gözlerinden yaşlar süzüle süzüle şükretti Allah’a. Bir avuçtu Suna’cık, Hasibe koymuştu adını. Baba evi ile Mustafa’nın evi arasında gidip geldi iki yıl. Çocuk iki yaşına bastığında babası bir kriz geçirip yatağa düşünce, iyice muhtaç oldu kızına bütün süngüleri düştü. Geri dönmemiş olsa, koynunda bebekle, Hasibe’nin üzerine kalacağı için şükretti Mercan. Onun hayatını kurtarmışlardı kardeşiyle, o da şimdi onun yükünü hafifletmek için elinden ne geliyorsa yapıyordu. Tarlaya gidecekleri zaman getirip bırakıyorlardı evlatlarını, hem babasına, hem Suna’ya bakmaya adamıştı hayatını. Zaten onlarla da oyalanmasa, onca acı hayalet gibi zihninde dolanırken yapamazdı ki tek başına. Ne Raziye öğretmen kalmıştı köyde, ne de Vedat’ın izi, tozunu biliyordu. Zaten bilse de o eski Mercan değildi artık. Bazı geceler oturup ağlıyordu camın önünde. Yeğeninin şansı güzel olsun diye dualar ediyordu. Köyde yapılan her düğünde kanıyordu yaraları ama suratını astı, kıskandı demesinler diye gülümsüyordu. Kimse besleme gibi göndermiyordu kızını koca evine. Adına leke sürmüşten beter bir günah olmuştu okumak. İki satır duygu yazdı diye doğduğuna, doğacağına pişman etmişti hayat. Yine de şükredip, kardeşinin ailesi ve onların sevgileri ile avunurken, bir kara haber daha düştü yüreğine.
Traktör dereye devrilmiş dediler. Tarlaya gidenlerin hepsi dökülmüş yerlere. Hasibe ile Mustafa çıkamamışlar traktörün altından. Oracıkta gitmişler. Daha o sabah güle oynaya kızlarını bırakıp giden can Hasibe ile Mustafa! Hayatın ona tek hediyesi, can kardeşinin kara haberi bir köz gibi oturdu göğsüne. Ne bu evden çıkarken, ne koca evinde horlanırken böyle yanmamıştı canı. Yandı sanmış ama yanılmıştı meğer. Evin ortasına oturup bağıra bağıra ağlarken Suna’nın hıçkırıklarını duyunca gelmişti kendine. Zavallı çocuk korkuyla halasının yanına gelmiş, onun bağrışlarından korkunca da sıçrayıp, geriye doğru düşmüştü. Hemen fırlayıp kucakladı onu. Göğsüne bastırdı sımsıkı, zaten korkup, canı yanan çocuk, iyice paniğe kapılıp ağlamaya başlayınca gevşetti kollarını, öptü gözlerinden. Üç yaşındaydı daha, bir kucak candı zavallı.
“Korkma halacığım! Şarkı söylüyorum ben! Seni görmedim ondan bağırdım öyle! Korkma annem! Çok mu acıdı canın!”
Ertesi gün köyün mezarlığına defnettiler Suna’nın annesiyle babasını. Mercan’ın babasını da komşular sırtlayıp getirdiler. Ağzını bıçak açmıyordu dünden beri. Gözlerindeki kırmızılıktan gece ağladığını anlamıştı Mercan. Onca zaman ikisine de babalık etmediği için hiç sormamıştı bir şey. Aklı fikri emanetteydi şimdi. Anasız, babasız kalan bu çocuğa nasıl bakacaktı. Ona nasıl diyecekti seni erkenden bırakıp gittiler diye. Günlerce haftalarca ağladı Suna’ya belli etmeden. Suna daha annesi ile babasının toprağı soğumadan başladı sormaya.
“Hala, annem nerede? Almaya gelmeyecek mi beni?”
“Bu gün gelmeyecek güzel kızım, bir şey istiyorsa canın bana söyle!”
“Annemle babamı istiyorum!”
“Ben de istiyorum gelsinler ama gelemiyorlar işte!”
“Neden gelemiyorlar?”
“Dönülmez bir yere gittiler ondan! Haydi gel ben sana bebek yapayım şu bezlerden oynayalım olur mu?”
“Olur!”
Bir yıl sonra babası öldüğünde hiç yanmadı canı. Elinden geldiğinde iyi baktı ona. Ne saygıda kusur etti, ne horladı ama Allah biliyor ya zerre kadar acımadı içi. Sırf kardeşi ile karısına yük olmasın diye üstlendi bakımını. “Allah yanında zayi olmasın!” diyordu içinden, “Helal olsun babadır sıfatı!” dedi son görevini yaparken.
Suna okuldan gelir gelmez yine odasına kapanınca. “Dersler yine çok yoğun herhalde!” diye düşündü Mercan hanım. Geldiğinde pek neşesi yok gibi gelse de “Yemek için çıkınca konuşuruz!” diye düşündü. Yemekte neşeli görünmeye çalışsa da bir şeye kafasının takıldığını anlayacak kadar tanıyordu onu halası.
“Canını sıkan bir şey mi var kızım?”
“Yok halacığım! Ne olacak canımı sıkan benim?”
“Ne bileyim sınav sonuçların mı açıklandı?”
“Yo, kötü notum yok ki zaten?”
“Projeniz de bir sorun var?”
“Yo! Her şey yolunda!”
“Yorgunsun o zaman? Rıfat’la da ilgili değildir?”
“Yorgunum sahiden, bu gün masayı toplamana yardım etmesem olur mu? Gideyim uyuyayım.”
“Olur tabi canımın içi, yeter ki sen mutlu ol!” diyerek gülümsedi Mercan hanım, Suna’da bahaneyi bulunca kaçtı odasına.
(devam edecek)