Yıllar sonra – Bölüm 5

“Kuzenime bahsettim senden!” demişti Rıfat o gün Suna’ya, kuzende olsa aileden birine bahsedilmek hoşuna gitmişti Suna’nın. Demesine göre en yakın arkadaşıydı aynı zamanda kuzeni. İkisi birbirlerinin tüm sırlarını saklarlardı, aşağı yukarı aynı yaşlarda oldukları için kardeş gibiydiler kuzenden çok. O da okuyordu ama Sinop’ta değildi okulu. Uzakta olmadığından her hafta sonu geliyordu, “Tanışırsınız bir geldiğinde!” demişti.

“Tamam!” demişti Suna da.

Halasına anlatmıştı hemen heyecanla.

“Ne olmuş kuzenine söylediyse yani?” diye gülmüştü Mercan hanım.

“Olur mu hala, demek ki ciddiye alıyor beni, yoksa niye söylesin öyle değil mi?”

“Öyle tabi, hayatında bir yer edinmesen bahsetmezdi elbette ama ne söyledi acaba?”

Gözleri kocaman açıldı Suna’nın bir anda, “Bilmem, sormadım ki!” dedi şaşkın şaşkın.

Mercan hanım iyice güldü onun haline.

“İyi bahsetmiştir değil mi halacığım, yoksa niye söylesin bana?”

“Tabi iyi bahsetmiştir, kötü neyin var ki?”

O kilitli odada sabaha kadar düşünmüştü yaptığının neresi kötü olduğunu. Babasını kendinden nefret ettirecek kadar birini sevmişti. Üstelik bunu sadece satırlara döktüğü içindi bu ceza.

“Okula bunun için gidiyordun demek ki sen! Bir daha ne o Raziye denilen kadını göreceksin! Ne de okula gideceksin! Bitti, yeter okuduğun! Ben demiştim başımıza iş açar okumuş kız diye! Yarın gidiyorsun koca evine, Rıza’nın oğluyla evleneceksin!” demişti babası indirdiği her tokata bir cümlesi denk gelmişti. Tokatlar mı daha ağırdı, söyledikleri mi hatırlamıyordu. Sonrakiler sözsüz tokatlardı ama Mercan’ın beyninde şimşekler çaktırıyordu her biri.

“Baba dur vurma ablama!” diye atılmıştı Mustafa.

“Sus lan! Bir de erkek olacaksın! Sahip çıkmamışsın ablana! Utanmadan bir de okuyorsun o şeyleri! Kim lan o herif tanıyor musun?”

“Yok baba tanımıyorum ben, gerçek değildir belki, ablam hayal kurar bazen! Öylesine yazmıştır!”

“Şıracının şahidi bozacı!” diye tokadı indirmişti oğlunun da yüzüne, Mustafa’nın yediği dayağı dinlemişti kapının arkasından.

Ertesi sabah annesi açıp kapıyı girmişti içeri, bir şey söylemeden tutup kolundan kaldırdı onu. Banyo leğenine sıcak su doldurmuştu, soyunmasını yardım edip, sessizce yıkadı. Moraran yerlerine bastırmadı fazla. Sonra temiz bir şeyler giydirip, yine hiç konuşmadan taradı saçlarını. Aynı odaya, tepsiye koyduğu biraz peynir ekmek ve bir maşraba ayran ile bıraktı, çıktı.

Elini bile sürmedi Mercan tepsidekilere, odaya onunla giren sinek uçuştu durdu tepsinin üzerinde. Kapının bir sonraki açılışında içeri giren babasıydı. Başıyla gelmesini işaret edince, kalkıp çıktı. Caminin hocası ile iki adam bekliyorlardı sedirde. Oturtup yüzüne bile bakmadığı biriyle nikahını kıydılar. Yüzüne indirdikleri örtüden nefes bile alamıyordu zaten. Sonra örtüyü hiç kaldırmadan çıkardılar dışarı, bir at arabasının arkasına bindirip yolladılar. Daha bir gün önce okuyan bir kızken, ertesi gün yukarı köye gelin verilmişti. Annesinin o son sessizliği çok acıtmıştı canını. Öylece bırakmıştı kaderine, Mustafa kadar olup ağzını açamamıştı. Babasına açamadığı gibi belki utancından kızına da bir şey diyememişti, kendi elleriyle yıkayıp teslim etmişti. Bir leğen değil de musalla taşıydı sanki yıkadığı yer. Gelinlik de giyememişti, kefen de ama ruhunun büyük bir parçası ölüp gitmişti. Altı ay sonra Vedat’ı bile hatırlamayacak kadar kaybetmişti benliğini.

“Halacığım! ara tatilde on beş gün staj yapacakmışız bu yıl!” dedi Suna heyecanla, iki yıllık okulun son sınıfındaydı artık.

“Nerede yapacaksın peki?”

“Rıfat ya fabrikada yaparız dedi ya da tanıdıkları şirketlerden birinde!”

“Siz bu Rıfat’la baya samimi oldunuz herhalde!”

“Arkadaşız! İyi arkadaş! Düşünsene ikimiz bir işe gireriz belki staj yaptığımız yerde!”

“E hani iş kuruyordunuz siz?”

“Kuracağız da o tutana kadar çalışmak da lazım tabi! Bu evi ben geçindireceğim yakında, sıcak sudan soğuk suya sokmayacağım o ellerini!”

“Haydi bakalım, elin ekmek tutsun adağım var, yüz tane Yasin okuyacağım ben de!”

“Sen merak etme halaların güzeli! Yalnız bir şey diyeceğim!”

“Ne diyeceksin, bir şey mi yaptın?” dedi Mercan hanım, Suna çocukluğundan beri ne zaman bir suç işlese böyle söylerdi.

“Yok da! Dün çöpün suyu akmış merdivenlere ben indirirken!”

“Yukarıda ki de seni görmüş değil mi?”

“Evet!”

“İyi çık da sil paspasla, susmaz konuşur durur biliyorsun!”

“Hüseyin silmiş sağ olsun annesine göstermeden!”

“Kızım bu çocuğun ilgisi biraz fazla değil mi sana, bak sonra ikinizden biriniz üzülmeyin! İyi çocuk ama yine de belli olmaz!”

“Yok hala ya, dostuz biz! Şu karşıdaki apartmanda bir kız var, üst katta! Hüseyin’e bakıyormuş girip çıkarken!”

“Sen nereden biliyorsun?”

“E Hüseyin anlattı, ben de ona Rıfat’ı anlattım. Korkacak bir şey yok yani!”

“Hay Allahım!” dedi Mercan hanım, “Her şey gönlünce olsun ne diyeyim!”

Rıza’ların evine girdiği gün başlamıştı Hayriye hanım eziyete. İlk gelindi eve giren. İlk oyuncaktı o yüzden belki de. Ondan sonra gelenlerin hiç biri çekmemişti onun çektiğini. Bir düğün yapılmıştı akşam evin önünde, uyduruk bir gelinlik giydirilmiş, beline de annesinin yanında gönderdiği kırmızı kurdeleyi bağlamışlardı. Anne olduğu ancak orada aklına gelmişti demek. Kırmızı kurdele ile teslim etmişti kızını.

Tam dokuz kez yakmıştı canını Rıza, dayaktan ağrıyan kemikleri, Rıza yüklendikçe daha da kırılmıştı sanki. Hayatının en berbat gecesiydi o gece ya da berbat gecelerin ilki. Hayriye hanım sabah kontrole gelmişti. Gözlerini her gece sımsıkı kapatıp, aklını başka yerlere sürüklemeye çalıştığı yedi yıl geçirmişti o evde. Her gece kalkıp sabah yiyeceklere bazlama pişirmişti, herkes doyduktan sonra tarlaya gitmişti köyün diğer kadınlarıyla. Kocasının, dört bekar erkek kardeşi de dahil herkesin çamaşırlarını yıkamıştı derede. Dayağı yoktu Allah’tan Rıza’nın, dayağı yoktu ama her gece dövmekten beter ediyordu her yanını. Üç ay sonra artık neredeyse şuursuz bir vaziyette yapıyordu söyleneni. Ağzı var dili yok denilenlerden olmuştu. Kayınvalidesi “Yok mu bir şey?” diyordu oğluna, sanki doğum mütehassısıydı da Rıza bilecekti hamile kalsa. Kendi bile bilmiyordu ki nasıl anlaşılıyordu gebelik. Vedat geliyordu arada bir aklına, neredeyse şiir yazacak kadar yumuşayan yüreğinin yerini bile unutmuştu göğsünde.

“Baba evinde okutmuşlar, ezmemişler bunu! Çalışsın öğrensin!” diyordu kayınvalidesi. Elleri paramparça olmuştu ilk haftanın sonunda ama sonra deline deline nasırlanmış acımamıştı. Dört aylık gelinken, Rıza’nın bir küçüğü evlendirilmişti. Aynı köyden gelin alınan kız at üzerinde gelmişti eve. Davullar, zurnalar inlemişti köy. Altın bilezikleri görünsün diye çıkarmamıştı hiç sonrasında. Evlendiği geceden de gebe kaldığı ortaya çıkınca, Mercan’ın olmayan değeri iyice azalmıştı gözlerinde ama umursamamıştı bile. Nesi vardı ki eksilecek? Babasının elinde parçalanan o defter gibi parçalanmıştı ruhu, bedeni, hayalleri, her şeyi.

Altı ayın sonunda hâlâ gebe kalmayınca, Rıza’nın da tavırları giderek sertleşmeye başladı. Bu evde eksik olan tek şey de tamamlandı böylece, koca dayağı. Yeni gelin hamile olduğundan sedirde oturuyordu büyük hanım gibi, Mercan Hayriye hanımın deyimiyle başka işe yaramadığından bütün işlere koşuluyordu. Zayıflamıştı iyice, o dayaktan sonra gölgelenen güzelliği de gelmemişti geri bir daha. Göz altları çökmüş morarmış, saçları her banyoda avuç avuç eline gelir olmuştu.

(devam edecek)

Yorum bırakın