“Sevgili Vedat,
Senin gibi güzel cümleler kuramayacak kadar kaba bir sevişim olduğunu düşünmeni istemem. İki kolunun arasında olmayı düşlemeyi hediye ettin son mektubunda. Kollarının arasında akan bir nehir, cennetin olmak düşer bana. Ne zamana kadar diye sorarsan, nefesim yetene kadar diyebilirim ancak. Bir gün eğer ikimiz…”
“İkimiz”den sonra babasının elinde kanadı kırık bir kuş gibi sallanıp kalmıştı zavallı defter. Tek suçu Mercan’ın tertemiz duygularını ilk kez böylesine kağıda aktarışına yardım ve yataklık etmek olan o sayfa, param parçaydı gün sonunda. Mercan’ın yüreği gibi ve akıbetinin de habercisiydi aynı zamanda. Yediği tokatları sayamayacak kadar canı yanmıştı. İnsan eti acıdan uyuşup nasıl hissizleşebiliyormuş ilk kez tatmıştı. Yüreği de eti gibi uyuşsun diye dua etmişti sabaha kadar. Okul’a, Vedat’a vedası olmuştu o son yazdığı satırlar.
Derin bir iç çekince, Suna diziye üzülüyor sanıp sarıldı halasının boynuna. O da uzanıp öptü yanağından anne baba acısının gölgesi düşen yüzünü yeğenin. Vedat’la bağı kopunca şair olmuştu yüreği aslında. Aşktan değil, acıdan beslenirmiş o güzel şiirler, anlamıştı.
“Kıymet bilmeyenler için bence!” demişti Suna boyundan büyük lafların ebesi olduğunu ispatlarcasına bir gün. Daha lisede kocaman bir insan çıkmıştı içinden. Halasının dilini çözdürüp, kendi yüreğinin yolunu çizmeye çalışan genç bir bilgeydi o, Mercan hanıma göre. Onunla buraya gelişlerinin ardından, okuduğu tüm kitapları sanki halası değil de, o hatmetmişçesine ergenliğin göbeğinde çözmeye başlamıştı hayatı. Bir tırtılın kozasından çıkışını seyretmek kadar heyecan verici geliyordu onun ruhunun gelişip güzelleşmesini izlemek. Anne, baba olan herkesin izleme şansı varken, nasıl o kozayı ateşe attıklarını biliyordu kendinden. Suna ile sohbet edip, yeniden büyütmüştü Mercan hanım kendini, o son satırları yazdığı günden, bu yana yeniden var olmak istemişti. Her yaşına ayna olmayı seçmişti yeğenine bu yüzden. Tabi kendi yetişkin tecrübesini yok sayarak değildi bu seçim.
Ona Vedat’ı iki yıl önce anlatmıştı detaylarıyla, anlayacak kadar yüreğinin büyüttüğünü fark edince saklamamıştı. İki elini yanaklarına dayayıp o son mektuba kadar dinlemişti hülyalı hülyalı. Babasının masumca ele verişine gülümsemişti ilkin ama sonrasında olanlar, silmişti yüzünden gülümsemesini. Halasının dert ortağı, yaşam arkadaşı şimdi kendi yolunda ilerlerken hep onun gözünün içine bakıyordu hata yapmamak için. Her yaptığını, yaşadığını sanki umursamıyor gibi anlatıp, bir onay ya da uyarı arıyordu halasının gözlerinde. Biliyordu çünkü o da buna ihtiyaç duymuştu bir zamanlar ama göz göze yaşayacak bir rehberi olmamıştı hiç. Kaybolup gitmişti o yüzden.
Ertesi sabah halasından yine öyle taramasını istedi saçlarını Suna. Saçları engel olmazsa bir nefes daha çarpardı belki yüzüne laboratuvarda. Mercan hanım onun hayalinden habersiz güzelce tarayıp topladı saçlarını ve yanağına kondurduğu öpücükle uğurladı okula. Yukarıdaki kapının hafifçe açıldığını fark etti tam kendi kapısını örtecekken, Hüseyin’in ayakkabısının ucunu görünce gülümsedi. Belli ki zamanı denk getirmek için gözlüyordu, Suna’nın gidişini. Kapının önünden rahatça geçsin diye örttü kapıyı sonra koca cüssenin parmak ucunda inişini dinledi kıpırdamadan ve cama gidip ikisinin yolda yürüyüşünü seyretti. İyi çocuktu Hüseyin o da biliyordu. Zararsız aşkından kuvvetliydi Suna ile olan dostluğu. Bir kaç ay önce Suna ateşlenip yatağa düşünce, annesinden gizli biriktirdiği parasını getirip vermişti Mercan hanıma.
“Doktora gitmesi lazım Mercan teyze! Kızmazsan borç olarak getirdim!”
“Oğlum alamam ben bu parayı!” dese de paspasın üzerine koyup kaçmıştı bir çocuk gibi. Devlet hastanesine gitme olanakları olduğundan yeğenini taksiyle getirip götürmek için birazını kullandıktan sonra, üzerini tamamlayıp Suna ile iade etmişti parasını Mercan hanım. Bir kere de annem gönderdi diye yalan atarak iki parça tatlı getirmişti. Makbule hanım ancak zehir koyduğu bir tabağı yollardı aşağıya, yine de yemeğe cesaret edemediği için dökmüştü çöpe Suna’ya söylemeden. Tabak mutfak dolaplarının birindeydi hâlâ.
Makbule hanım ve Selim bey senede bir kez köye gidiyorlardı. Hüseyin artık evde tek başına kalabildiğinden gitmiyordu onlarla. Geçen sene on gün istedikleri gibi görüşmüşlerdi Sunayla. Aç kalmasın diye Mercan hanım her gün yemeğe çağırmıştı oğlanı.
“Mercan teyze, ne ihtiyacınız olursa bana söyleyin! Annemin haberi olması gerekmez!” demişti nasıl teşekkür edeceğini bilemediği için. Her akşam çayın yanına ya bir meyve ya çekirdek alıp getirmişti. Temiz bir çocuktu en azından. Gözünü açamadığı için öyle bir anneyle, öyle demek hoş olmasa da aklı küçük kalmıştı. Kalbinin büyüklüğü yetiyordu zaten. Üniversiteyi kazanamadığı için bu yıl askere gidecekti.
“Birinden hoşlanıyorum!” diye anlatıyordu Suna yolda Hüseyin’e, “Adı Rıfat, görsen öyle yakışıklı ve akıllı ki!”
“İyi biri değilse üzer seni!” diyordu Hüseyin, aslında içi parçalanıyordu belki ama yine de Suna mutlu olsun diye dua edecek kadar güçlüydü yüreği.
“İyi biri! Ben yorulmayım diye projenin çoğunu kendi yapıyor, çok nazik!”
“Evlenecek misin onunla?”
“Ya Hüseyin ne evlenmesi, daha sevgilim bile değil, hoşlanıyorum dedim ya!”
İki gün daha birlikte çalıştıktan sonra vaktinden önce bitirdikleri projeyi teslim edip, hocalarına da beğendirince arkadaşlıkları ilerlemişti Suna ile Rıfat’ın. Ders aralarında bahçede dolanmaya başlamışlardı beraber. Rıfat’ın Suna ile ilgileneceğini hiç ummayan bir kaç kişi rahatsız olsa da, hiç umurlarında değildi ikisinin. Ailesi üç dört kuşaktır Sinop’ta yaşıyordu Rıfat’ın. Babası ve iki amcası babalarından kalan yağ fabrikasını işletiyorlardı. Toplam yedi erkek, iki kız kuzen olduklarından kimse Rıfat’ın meslek seçimine karışmamıştı. Ağabeyi ile büyük kuzenlerinden ikisi zaten babalarının yanında iş öğrenmeye başlamıştı bile. O da Sinop’tan ayrılmamak için dört yıllık bir bölüm yazmamıştı. Gerçekten seviyordu buraları. Büyük şehirlerde parlak bir hayat planlamıyordu kendine. Hiç bir şey bulamasa zaten fabrikada işi hazırdı ama o internet üzerinden çalışmak istiyordu daha çok. Kendi projelerini pazarlayabilirdi. Hatta bir kaç fikri de vardı şimdiden. Birlikte çalışabildiklerine göre belki Suna’da ona katılırdı.
“Böyle mi söyledi sahiden?” dedi Mercan hanım, yeğeninin heyecanla anlattıklarını dinlerken, “Şimdiden ortaklık teklif etti sana yani?”
“Evet hala! Düşünebiliyor musun? İkimiz yapabiliriz dedi bana! Bu ne demek sence?”
“Ne demek?” dedi Mercan hanım gülerek.
“İkimiz daha uzun yıllar birlikte olabiliriz demek tabi ki!”
“İş ortağı olarak değil mi?”
“Yani orasını Allah’tan başkası bilemez! Şimdilik elimizdeki teklif bu! Önümüzdeki maçlara bakacağız artık!”
Henüz Rıfat’tan duygusal bir adım gelmediği için karışmadan keyifle dinliyordu Mercan hanım. Suna kelebek gibi uçuşsa da, hayat pamuklara sarılı yaşanmıyordu maalesef. Delikanlı ile o da tanışmak isterdi o zaman, ailesinin yapısını öğrenmek isterdi. İki gencin gönlüyle hareket edecek bir aileye benzemiyorlardı Suna’nın anlattığına göre. Yeğenini üzecek kimse çıksın istemiyordu karşısına. Halası olarak ancak tahtını yapardı, bahtını Allah yazmıştı. Allah iyi yazılar yazsın diye dua ediyordu her gece. Her elini açtığında ağzından çıkan her söze dikkat ediyordu artık. Suna’yı mutlu görmekti en büyük dileği. Mustafa’nın evlendiği günü görmemişti ama Suna’nın düğününü görecekti inşallah!
Başına gelenler yüzünden hiç kin gütmemişti kardeşine, onunla her zaman çok yakın olmuşlardı. O da çok pişman olmuştu o defteri çekip okuduğuna ama olacak olan varsa kimse önüne duramıyordu işte. Babasının önüne geçmek istediği için o da çok dayak yemişti o gün. Mercan’ı bir odaya kilitledikleri için görememişti Mustafa’nın ne halde olduğunu. İtirazlarını işitmişti sadece.
(devam edecek)