Dersten sonra Rıfat ile kantinin önünde buluşmuştu Suna.
“Ben evde biraz çalıştım, sıfırdan başlamaya gerek yok!” dedi Rıfat gelir gelmez, Suna onunla vakit geçirmek istemeyişine yordu bu sözleri bozuldu biraz.
“Tamam, bakalım o zaman!” diyerek kucağındaki kitaplara sıkıca sarılıp yürüdü önden.
“Erken biterse biraz vakit geçiririz diye düşündüm!” dedi Rıfat, anlamıştı onu incittiğini. Suna yüzüne yayılan gülümsemeyi toparlamaya çalışıp dönüp bekledi ona yetişmesini ama bir şey diyemedi. Gerçekten biraz değil, epey ilerlemişti Rıfat, heyecanla başından başlayıp tüm algoritmayı ona anlattı, neredeyse üçte ikisini yazmıştı daha da ilerleyecekti ama sonra Suna’nın katacaklarına haksızlık olur diye bırakmıştı.
“Senin kadar iyi değilim aslında!” dedi Suna bu güzel jeste karşılık.
“Bence benim kadar iyisin!”
Bilgisayarı Suna’ya bırakıp, oturdu yanına sonra, Suna’nın gözleri ekranda, parmakları klavyede şıkırdarken aklı bir türlü Rıfat’tan kurtulamıyordu. Sonunda kaptırıp yazmaya başlayınca, Rıfat’ı unuttuğu için yanağına değen nefesle kendine geldi. Ta midesinin üzerinden boğazına kadar yükselen o heyecan dalgasını yaratan, fırtınalı bir nefes. Rıfat tam dibine girmiş ekrana bakıyordu, “Dur! Dur! Bak orayı kaçırdın!”
Ekrana eğilip hatayı görmeye çalışırken, Rıfat’ta onunla birlikte eğilince, dönseler burun buruna geleceklerini anlayınca, kalbini kontrol edemedi bu sefer. Tam geri otururken, Rıfat dönüverince saniye ile kaçırdığı o an için yıkıldı bu sefer. Dakikalar içinde yükselip, inen duygusal şok yüzünden okunacak diye ödü koptuğu için “Tuvalete gitmem gerek, sen düzelt istersen!” diyerek fırladı sandalyeden ve koridora çıktı koşarak. Sırtını duvara verip derin bir “Oh!” çektikten sonra yüzüne yeniden yayılan o kocaman gülümseme ile hoplaya zıplaya tuvalete gitti.
Akşam yemek boyunca elini şakağına dayayıp kendi kendine gülümseyip durunca anladı Mercan hanım günün iyi geçtiğini. Anlaşılan burnu havada çocuk fethetmişti yeğeninin kalbini.
Vedat’ın ona yazdığı ilk cevabı okuduktan sonraki halini hatırladı yeniden.
“Sevgili Mercan,
Bu gezinin seni karşıma çıkarmak için düzenlenmiş ilahi bir plan olduğunu düşünüyorum. Geldiğimden beri bana yazman için dua ediyordum. Mektubun bu gün elime geçtiğinde okumak için iyi bir an yakalamayı kolladım. Senden gelen hiç bir sözü ziyan etmek istemiyorum. Kısacık da olsa geçirdiğimiz o zamanlar bir şeylerin başlangıcı biliyorum. Eğer mektupla bağımızı koruyabilirsek, o zaman gelecek için asla birbirimizi kaybetmeyiz.
Seni şimdiden özleyen
Vedat”
Sene boyunca mektuplaşmalar devam etmişti. Mektup beklemek hayatının en heyecan verici deneyimiydi. Daha adı okunur okunmaz yurt görevlisinin elinden kapıyordu zarfı ve yalnız kalabileceği bir yer bulup en az üç kere okuyordu ilkin. Her mektubu sonrasında da sürekli okuduğundan, virgüllerinin yerine kadar ezberlemişti. Şimdi bile neredeyse tarihleri ile tek tek sayabilirdi hepsini. Yemekhanede şimdi Suna’nın masada oturduğu gibi oturup hayallere daldığı için arkadaşlarının arasında alay konusu olmuştu ama hiç umurunda değildi. Gerçek kahramanı olan hayaller kurmak, onları gerçekmiş gibi yaşamasını sağlıyordu. Uyumadan önce, kütüphanede, derste, bahçede, hatta tuvalette bile hayal kuruyordu artık. Aynı senaryoları değişik sahnelerde tekrar tekrar kuruyordu. Yaz yaklaşınca mektuplaşma şanslarının olmadığını fark etti. Vedat eve mektup yollarsa bu ilk babasının eline geçerdi. O yüzden son mektubunda okulun kapandığı günden sonra ona yazmamasını istedi. O bir yolunu bulup yazacaktı ama Vedat’ın kesinlikle cevap yazmaması şarttı.
“Sevgili Mercan,
Senden haber aldığım sürece sabırla cevap vermek için beklerim sen merak etme. Eğer bu seni riske atacaksa sen de yazma, ben anlarım. Okulun açıldığı ilk gün sana olan sözlerimi satırlara dökeceğim günü hasretle bekleyeceğim. Hatta belki yaz boyu gönderemesem de yazarım sana ve okul açılır açılmaz da postalarım. O güzel gözlerini yormadan oku sözlerimi, hepsi seni sevgiyle sarıp sarmalasın.
İleride bir gün benim kollarımın arasında olmanı diliyorum her gün.
Seni seven Vedat”
“Çorbanı dökeceksin şimdi oynamayı bırak!” demek zorunda kaldı sonunda yeğeni kaşığı şuursuzca sürekli yemeğin içinde çevirdiği için, “Anlaşılan proje iyi gidiyor!”
“Rıfat’ı fetih etme projesi!” dedi Suna kıkırdayarak, “Biliyor musun beni yormamak için projenin bir kısmını yazıp getirmiş evden!”
“Bak sen, ne de düşünceliymiş! O zaman yarın bitirip gelir, laboratuvara gitmenize gerek kalmaz!”
“Hayır!” diye doğruldu Suna masadan, “Bitiremez, çok işi var daha!”
“Peki, peki, haydi ye şu çorbanı da çayı koyalım. Dizi başlıyor!”
Birlikte masayı toplayıp, çayı demlediler ve televizyonu karşısındaki kanepede sokularak dizilerini açtılar. Mercan hanımın günün en sevdiği anıydı bu. Suna diziyi dikkatle seyrederken, o da onu seyredip şükredip, dua ediyordu yeğeni için. Ondan güldürmesini diliyordu Allah’ın. Kıymetli, rağbet gören bir insan olsun istiyordu. Rıfat öylesine biriydi belki, Vedat ve onun arasında ki gibi olmayabilirdi, önemli olan şu masum duygular, Suna’nın yüzünü güldüren bu heyecandı. Hayat ne dizilerdeki, ne de romanlardaki gibi değildi. Mutluluk, üzüntü her şey vardı belki ama ne olursa olsun, tutunacak mutlu bir an ilaç oluyordu insanın ruhuna. Bir daha tekrarlanmayacağını bilse bile kendiyle olduğu anlarda dönüp sığınacağı hayali bir liman lazımdı. Vedat’ın kolları arasında olmayı hayal etmişti o da bütün yaz. Tüm mektupların içinde onu en çok saran cümleydi bu. Sakladığı mektupları eve getirmemişti, zaten hepsinin her satırı ezberinde olduğundan buna da gerek de duymamıştı ama köye gelince, mektupların kokusunu bile özlediğini anladı. Vedat’ın gözlerinin baktığı, gölgesinin düştüğü o satırların arasında dolaşmanın ezberden hatırlamak gibi olmadığını fark etti.
Köyde fırsat bulup mektup yazmak bir yana, göndermek zor bir ihtimaldi. İlk bir buçuk ay postalasın diye ilçeye giden birine verilmesi gereken mektupların içine kendininkini karıştıramayacağını düşündü. Mektuplar muhtarda bekliyor, giden biri hepsini alıp, postalıyordu. Öyle doğrudan alıp onu muhtara kendisi veremezdi, vermenin bir yolunu bulsa bile köyde doğru dürüst mektup yazan olmadığı için kabak gibi ortada kalırdı. Yine de ne zaman fırsat çıkacağı belli olmazdı, geçen çocukluk arkadaşının annesi hastalanınca apar topar birileri ilçeye gidivermişti. O mektubunu yazıp hazır ederse böyle bir fırsatta eline verip, Vedat’a beklediği satırları yollaması mümkün olabilirdi. Tabi güvendiği biri olması gerekiyordu bu kişinin. Mektupları okumakla birlikte yazmayı da özlediği için kendini böyle ikna edip başladı yenisini yazmaya. Mustafa’nın seneye kullanmayacağı bir defterinin kalan sayfalarını kullanıyordu. Ortalıkta dolaşan eski bir defteri karıştırmak kimsenin aklına gelmezdi. Tabi başında kavak yelleri estirmek yerine biraz daha dikkatli olmuş olsaydı. Tam bir akşam lamba ışığında gizli gizli yazarken, annesinin feryadını duyunca panikle döşeğin altına itmiş ve içeri koşmuştu. Sayfayı kapatmayı akıl etmediği için oyarken Mustafa defteri bulmuş, kendi yazısına benzemediği için ne yazdığını merak edip babasının yanında yüksek sesle okumuştu. Aslında amacı ablasını ele vermek olmayan çocuk, ancak yüksek sesle okuyabildiği için bunu yapmıştı ama daha ikinci satırda Yusuf beyin gözleri fal taşı gibi açılmış ve hışımla kalkıp defteri oğlunun elinden çekip almıştı.
“Sen mi yazdın lan bunları?” diye Mustafa’ya çıkışırken, “Yok baba bu ablamın yazısı!” deyiverince kıyamet kopmuştu. Mustafa’nın okuduğu satırlarda Mercan’ın unutamadığı o cümleden bahsediyordu.
(devam edecek)