Üst katta oturan Makbule hanım geldiklerinden beri uğraşıyordu onlarla. Üst katta onlar olmasına rağmen, bir gürültüden şikayet ediyordu, bir kokudan hiç bir şey bulamasa varlıklarından. Ötüp şenlendirsin diye aldıkları bir tanecik muhabbet kuşlarını bir hafta sonra geri götürmek zorunda kalmışlardı onun yüzünden. Suna çok üzülmüştü ama halasını zora sokmamak için kabul etmişti mecburen. Önce sabah erken ötüyor diye söylendiği için akşamdan örtü örttüler üzerine, zavallıyı sabah on olana kadar örtünün altında tuttular. O bitti gündüz ötüyor diye söylenmeye başladı Makbule hanım.
“Kuş bu, ötecek!” demeseydi iyiydi Mercan hanım ama gündüz vakti kuş öttü diye kapısına dayanan Makbule hanıma artık sabrı kalmadığı için tutamadı çenesini.
“Kiracı değiliz ki biz!” diye söyleniyordu Suna, “Ev sahibiyiz! Ne karışıyor bizim işimize, niye çekiniyoruz ondan!”
“Kızım yedi bela olur böylesi, çamura taş atarsan üzerine sıçrar! Billahi yoruldum insanlardan, gözünü seveyim sarma şunu başıma!”
Halasına çok şey borçlu olduğunu bilen Suna susuyordu o zaman. Çok çekmişti Mercan hanım zamanında, hepsiyle mücadele etmiş, tam düze çıkacakken erkek kardeşi ve karısı gitmişti ellerinden. Suna kalmıştı bir tek geriye.
Oysa Hüseyin hiç benzemiyordu annesine, daha geldikleri ilk günden sevmişti Suna’yı. Sabahları birlikte gitmişlerdi okula, akşamları yine onunla gelmek için sınıfının önünde beklemişti. Biliyordu annesinin huyunu, umursamıyordu yine de, Suna onun en iyi arkadaşı, dert ortağıydı. Suna da onu seviyordu, zararsız, tertemiz bir çocuktu Hüseyin. Öyle bir anneyle olabileceği kadar bulmuştu kendini. Suna gibi neşeli ve enerjik olmak istese de eve girdiği ana düşüyordu süngüsü. Sahaf olan babası Selim bey iyi bir insandı. Mercan hanımlar ilk geldiklerinde “Bak seninle yaşıt bir de kızları var!” deyivermişti Makbule hanımın yanında, “Annesi gibi de güzel bir kız maşallah! Arkadaş olursunuz!”
“Annesi gibi güzel bir kız!” cümlesi bütün algısını etkilemişti Makbule hanımın, “Oh!” demişti hemen, “Kızını oğluna, kadını da kendine alırsın artık!”
Mercan hanımın dul, kızın da yeğeni olduğunu öğrenince iyice delirmişti, “Hah bulduk çöpsüz üzümü!” demişti duyar duymaz. Sağdan soldan Mercan hanımın talibi çıktığını da duydukça iyice rakip bellemişti kendisine. On yıl geçmiş olmasına ve Mercan hanımın ne kocası, ne talipleri ile işi olmadığını görmesine rağmen vazgeçmemişti onunla uğraşmaktan.
“Bence artık seni niye sevmediğini bile hatırlamıyor bu kadın!” diyordu Suna, “Bağımlılık seninle uğraşmak onun için, hayatının amacı haline gelmiş!”
Gülüyordu Mercan hanım bu sözlere, zehir gibi akıllıydı Suna, hazır cevaptı. Köyde olsalar çok ağrırdı başı şimdiye. Mustafa babası gibi değildi gerçi, hiç bir zaman ezmezdi kızını Yusuf bey gibi. Keşke yaşasa da kendi büyütseydi ama işte hayat böyle bir şeydi. Alıyor, alıyor sonra hiç beklenmedik anda, beklenmedik yerden veriyordu hediyeyi. Hep bir kızı olsun istemişti Mercan hanım, kendi sahip olmadığı olanaklarını sunacağı bir kız çocuğu. Suna vardı işte şimdi, neyi yanlış istemişse, çok ağır bedellerle, çok dolaylı yollardan gelmişti kucağına.
“Allahım herkesten uzakta, kimse karışmadan büyüteceğim bir kız evladım olsun ama başka bir kocayla imtihan etme beni bir daha!” 1
Böyle söylemişti babasının göz yaşları içinde yolladığı o evden kurtulduğunda. Çok canı yanmış, çok hor görülmüştü. Şimdi geriye dönüp düşündüğünde, “Ben mi çağırdım kardeşimin başına bu felaketi?” diyordu kendi kendine, içi içini yiyor ama kimseye bir şey diyemiyordu.
Az önce Suna’nın Rıfat’tan bahsederken ki o masum halleri ona da gelmişti bir zamanlar. Raziye öğretmeninin yüzünü kara çıkarmamak için çırpınırken, evde olsa hayatta gönderilmeyeceği bir okul gezisine katılmıştı coşkuyla. İl belediyelerinin ortaklaşa düzenlediği bir gençlik gezisiydi bu, dersleri iyi olan öğrenciler arasından beş tanesi seçilmişti. Seçildikten sonra velisinin imzası istenilince, alamayacağını bildiğinden kendisi atıvermişti. Vardıkları ilk gün Sinop belediyesinin aracından iner inmez, onunla göz göze gelen o çocuğu hayatı boyunca hiç unutmayacaktı. Sırf o bakıyor diye baktığını sanmıştı önce ama gün ilerledikçe gözleri onu arayıp, kalbi çarpınca anlamıştı bunun yeni bir his olduğunu. Gün sonunda kalacakları kampa varınca yeniden karşılaşmışlardı.
“Vedat benim ismim!” diyerek hemen gelmişti yanına.
“Mercan!”
“Ne güzel bir isim, senin gibi!”
Bir şey demeye fırsat kalmadan kızlardan oluşan grubunu alıp, kendi yatakhanelerine götürmüştü görevli öğretmen. Sonraki beş gün kız-erkek karışık bir çok etkinliğe katılmışlardı. Sabah orman yürüyüşleri en çok konuşabildikleri zamandı. Gruplar birlikte yola çıkıyor, yolda herkes yürümek istediğini bulup sohbet ediyordu. İlk dört gün çabucak sona erdiğinde Vedat eline bir kağıt tutuşturup, döndükten sonra mutlaka haberleşmelerini istedi. Sinop’taki adresi yazıyordu kağıtta. Yurda geri dönene kadar avucunda sıkı sıkı tuttuğunu hatırlıyordu o kağıt parçasını, neredeyse okunmayacak hale getirdiği için hayıflanacaktı sonra. Beşinci gün herkes geldiği otobüse binerken koşarak tekrar yanına gelmiş, etrafa aldırmadan ellerini tutup, “Sen yazarsan, ben yazabilirim ancak unutma! Sen açacaksın kapıları!” deyip yine koşarak otobüsüne binmişti Vedat. Hayatında duyduğu en güzel sözlerdi bunlar.
“Hala! Gene nerelerde aklın!” diyerek karşısına dikilen Suna’nın sesiyle döndü anılarından “Acıktım ben, masayı kurallım mı artık?”
“Tamam kuralım! Dalmış gitmişim öyle!” diyerek kalktı koltuktan, “Halimize, günümüze bin şükür Allah’ım!” diyerek yürüdü mutfağa. Yemekten sonra en sevdikleri dizinin yeni bölümünü seyredip uyudular.
Sabah Rıfat ile baş başa çalışacağı için ne giyeceğini bilemeyen, saçını bir açıp, bir toplayan yeğenini seyretti ona belli etmeden. Suna aynada halasının gözlerini yakalayınca anladı izlendiğini.
“Hala sence ben güzel miyim?”
“Çok güzelsin biriciğim!” diyerek yanına geldi Mercan hanım, “İçin güzel, dışın güzel, şansın da güzel olsun inşallah!” dedi aynadaki yansımasına bakarak yeğenin.
“Senin kadar güzel değilim ama! Baksana saçlarıma çalı gibi duruyor!”
Mercan hanım aldı onun elinde fırçasını ve yumuşak hareketlerle saçlarını taramaya başladı, “Sen onlara çalı gibi davranıyorsun, ondan!” diyerek topladı ensesinden güzelce ve iki yanından bir kaç tel çekip, düşürdü yanaklarına, “Bak ne güzel oldun!”
“Canım halam!” diyerek boynuna sarıldı Suna ve koşarak kitaplarını aldı ve fırladı evden.
Kamptan döndüklerinin ertesi günü tüm ödevlerini yapıp, kimse görmeden yazmaya başlamıştı Vedat’a,
“Sevgili arkadaşım Vedat” yazdı önce ama bunun hiç etkileyici olmadığına karar verdi.
“Sevgili Vedat,
Nasılsın, iyi misin? Yolculuğun nasıl geçti? Beni sorarsan çok şükür sağ salim döndük. Kampın güzel havasından sonra yeniden okula ve yurda dönmek zor olsa da, burada olma amacımı unutmamam gerek.”
diye başlayan kısa bir mektup taslağı hazırladı. Hayatında hiç mektup yazmadığı için bilemiyordu ne söyleyeceğini. Edebiyat dersinde işledikleri mektuplardan hatırlamaya çalıştı ama hiç biri Vedat’a yazılacak türden değildi. Saçmalamış olmaktan korktuğu için yazdığı sayfayı koparmadı defterinden ve sabah yeniden okumak için kapatıp kaldırdı. Gözünü açar açmaz herkes banyoya koşarken hızlıca okudu yeniden. Vedat’ın elinde hayal etti sayfayı heyecanlandı, geç kalmamak için kapatıp, banyoya koştu o da. İlk mektup için iyi duruyordu yazdıkları, öğleden sonra yurdun görevlisine verdi yollaması için, Raziye öğretmeninin verdiği harçlıktan da pul parasını ödedi. Okula gidiyor diye evden harçlık veren yoktu ona. Okuldaki kantin ve kırtasiye dışında da harcayacak yerleri yoktu zaten. Raziye öğretmen her dönem başı onu yurda getirdiğinde gücünün yettiğince bir para koyuyordu cebine, “Olur sıkışırsan harca! Biliyorum az ama hiç olmamasından iyidir!”
Öğretmeninin okul harçlığı diye verdiği parayı pul parası yapmayı doğru bulmasa da başın sıkışında kısmına uyduğunu düşünüp kendini ikna etmişti sonradan. Pul parası olmadan mektup gönderilmezdi.
(devam edecek)
- “İnsan şerri de hayrı istediği gibi ister. İnsan pek acelecidir! – İsra Suresi – 11. ayet ↩︎