Yıllar sonra – Bölüm 1

Mercan hanım artık bozulmaya yüz tutmuş buzdolabında fazla yemek saklayamadığı için pişirdiği yemekleri günlüğe çevirmişti iyice. Zaten evde yeğeni ile iki boğaz olduklarından fazla tüketimleri yoktu. Babasından kalan maaşı günlük giderlere ancak yettiğinden, buzdolabı tamamen giderse nasıl idare edeceklerini düşünüyordu kara kara.

Babasının evini satıp Sinop’a geleli on yıla yakın olmuştu. Zaten ev de kendilerinin olmasa bu pahalılıkta yaşamak çok zordu. Henüz kırk beş yaşında olmasına rağmen kendini çok daha yaşlı hissediyordu. Yeğeni Suna yüksekokul okuyordu henüz. Bilgisayar mühendisi olmayı çok arzulamış olsa da dershaneye gönderecek parası olmadığından kendi çabaları ile iki yıllık bilgisayar programcılığı kazanmış ve sevinçten havalara zıplamıştı.

“Olsun halacığım!” diyordu mutlu mutlu, “Zaten istediğim bu mesleği yapmaktı, bak nasip oldu iki yıllık kazandım, ben çok çalışır dört yıl okumuş kadar geliştiririm kendimi sen merak etme!”

Bilgisayarla hiç arası olmayan Mercan hanım da gülümsüyordu o heyecanlandıkça.

Güzel kadındı Mercan hanım, ortalamanın üzerinde bir güzelliği vardı. Buraya ilk taşındıklarında kısmetleri çıkmıştı çevreden. Hele Suna’nın onun kızı olmadığını öğrenince daha çok isteyeni olmuştu. Bir kere ağzı yandığı için istememişti kimse ile evlenmeyi. Zaten geldiklerinde ruh hali henüz allak bullaktı. Yaşadıkları yerden uzaklaşmaları gerekince aklına ilk Sinop gelmişti. Çocukluğundan beri aklının gerisinde saklayıp durduğu Sinop. Kimseye bahsetmemiş olsa da, yıllardır yüreğinde sakladığı o kişinin adresiydi Sinop. Üzerinden çok uzun yıllar geçmiş olsa da yine de gelip burada yaşamak ve sokaklarda ondan bir iz aramak istemişti herhalde. Çok şeyler yaşamıştı o günlerden sonra, Sinop’a göndermek için yazdığı o son mektuptan sonra alt üst olmuştu hayatı.

Köyde ortaokulu bitirdikten sonra onu evlendirmeye niyetlenen babasını ikna etmişti öğretmeni.

“Her gün ilçeden geliyorum ben bu çocuklar için, Mercan çok başarılı bir çocuk, okutmanız lazım!” diye ısrar etmişti babasına. Çok iyi bir kadındı Raziye hanım. Babası baştan direnip, terslemişti öğretmeni, ona neydi ki kızı ile ne yapacağından. Okusa da sonuçta evlenip çoluk çocuk sahibi olacaktı köyde, neye yarayacaktı onca emek, zaman. Hayattan çalacaktı boş yere. Köyde hangi erkek isterdi okumuş bir kadın ayrıca. Okudukça uzuyordu hepsinin dilleri. Öğretmenin hali ortadaydı işte! Mercan’dan iki yaş küçük oğlu için konuşsa tamamdı. Gönderirdi ilçedeki yatılı okula, okuturdu ama şimdi kız çocuğunu lise okusun diye ilçeye yatılı gönderse, köylünün dili susmazdı bir kere! İsteyenleri de vardı, köyün en güzel kızlarındandı Mercan, annesinden almıştı gözlerini. Öğretmen ne dediyse ikna edemedi babasını.

“İyilikle olmuyorsa o zaman ben de sizi şikayet ederim!” diye geldi son kez. Yasaya göre her çocuk lise bitene kadar okutulmak zorundaydı. Zorunlu eğitim vardı artık. Eğer Mercan’ı ilçedeki liseye yazdırmazlarsa hem günlük para cezası ödeyecekler, hem de direndikleri için ayrıca para cezası gelecekti. Önce bunun doğru olmadığını sanan babası, muhtar ile konuşunca öğretmenin doğru söylediğini anladı ve ceza ödemeyi göze alamadığı için kabul etmek zorunda kaldı.

Mercan öğretmenin bu beklenmedik başarısına o kadar sevindi ki sabaha kadar ağladı yatağında. Okulların yeniden açılmasına yakın Raziye hanım onu alıp ilçeye getirdi. Okul ve yurt kaydı yapıldıktan sonra Mercan için yeni bir dönem başladı. Köyden çıkıp, ilçeye gelmek zaten büyük bir olayken, bir de ailesinden ayrı yatılı okuması hayal bile edemeyeceği bir durumdu. Hevesle sarıldı derslerine, onun hayatını kurtaran öğretmeninin yüzünü yere indirmemek için gece gündüz çalıştı. İlk yaz tatili köye geri döndüğünde babası beş karış suratla karşıladı onu. Öğretmeni ile iş birliği yapıp, babasına karşı geldiğini düşünüyordu. Annesi zaten babasının kumandasında olduğu için görmeze, duymaza geldi Mercan. Erkek kardeşi ile arası iyiydi hâlâ, ona ilçeyi ve okulunu anlattı. İki yıl sonra o da gelirdi yanına, beraber okurlardı. Mustafa heyecanla dinledi ablasını, onun pek gözü yoktu okumada aslında ama yine de aileden ayrılıp gitmenin ve yeni yerler görmenin heyecan verici olduğunu düşünüyor ablasına özeniyordu. Mercan’da onun heyecanını körükleyip, okusun diye devam ediyordu anlatmaya. Babası tek oğlunu yanından ayırmak istemeyecekti mutlaka, tarlaya bahçeye gidiyordu zaten şimdiden Mustafa ama okur köyün sınırlarını aşarsa hayatın daha farklı ve güzel olabileceğini görmüştü Mercan. İlçede olduğu için değil, okuduğu, gördüğü kitaplardan dolayı biliyordu bunları. İlçede okuyordu ama zaten okuldan çıkmasına izin yoktu ailesi olmadan. Öğretmeni babasının yapmayacağını bildiği için getirip, götürüyordu onu okul açılıp, kapanınca.

Düşüncelere dalmış dışarıyı seyrederken kapı açıldı Suna girdi içeriye, “Halacığım çok zor bir proje verdi hoca bu gün bize, üstelik o kendini beğenmiş Rıfat ile yapacaksınız dedi!” diyerek attı kendini koltuğa.

“Yapıverin kızım ne olmuş, çocuğun kendini beğenmişliğinden sana ne?”

“Ya hala anlatıp duruyorum ya sana sürekli, hani şu fabrikası varmış babasının! Araba ile gidip geliyor okula!”

“Tamam da kızım siz ödev yapmayacak mısınız?”

“Proje!”

“Proje yapmayacak mısınız, parasından pulundan sana ne? Dersleri mi kötü kızıyorsun böyle!”

“Yo çok başarılı bir çocuk, hatta benden yüksek notları bile var. Evde de bilgisayarı var tabi, okula gelmeden önce öğrenmiş o bir çok şeyi!”

“İyi ya sen de bilmediklerini öğren ondan Suna!”

“Hala ya! Sizin okulda erkek yoktu tabi anlamıyorsun ne söylediğimi değil mi?” diye güldü Suna onun yanına atlayarak.

“Kızım erkeği kızı mı var, ödev işte!”

“Tamam da halacığım çok yakışıklı bu çocuk!”

“Ha mesele başka o zaman!” dedi Mercan hanım gülerek, “Sabah beri yok kibirli, yok zengin! Eleştirdin durdun çocuğu! Çok mu hoşlanıyorsun yoksa?”

“Biraz!” dedi Suna kıkırdayarak “Ama diğer kızlar gibi peşinden koşmuyorum ben! Çok popüler bir çocuk o. Okulun bütün kızları peşinde!”

“Rıfat mıydı adı?”

“Evet biraz demode bir isim ama kendi hiç öyle değil!”

“Demode mi?”

“Modası geçmiş yani! Demem o ki yarın biraz geç çıkacağım okuldan. Rıfatla bilgisayar laboratuvarında çalışacağız mecburen !”

“İkiniz mi sadece?”

“Evet bin kişilik okulda sadece ikimiz!” dedi Suna gene kıkırdayarak “Nerede?” diye iç geçirdi sonra halasını kızdırmak için koşup odasına gitti.

On yedi yaşında hayatının baharındaydı, ona bakınca Mustafa’yı görüyordu biraz, annesine de benziyordu tabi ama daha çok erkek kardeşiydi huyları. Yaşayıp görselerdi onun ne kadar güzel bir genç kız olduğunu, gurur duyarlardı mutlaka. Hayat ne ona, ne de kardeşine gülmemişti maalesef. Suna gibi heyecanla aşka aktığını sandığı bir zamanda alıp öyle bir yere vurmuştu ki, belki de ancak kendine geliyordu daha. Bütün umutlarını ve hayallerini kaybetmiş olarak gelmişti bu günlere ama en azından Suna vardı yanında. Mustafa’nın emaneti hayata bağlıyordu onu şimdi.

Kapı küt küt vurulunca yine sıyrıldı düşüncelerinden, Suna ondan önce kapısını açıp fırladı kapıya, gelen üst komşunun oğlu Hüseyin’di.

“Al işte getirdim istediklerini!” diye fısıldayarak bir kaç kitap uzattı Suna’ya. Başını çevirip Mercan hanımı görünce mahcup bir şekilde gülümsedikten sonra Suna’ya yine fısıltıyla veda etti ve dönüp çıktı merdivenleri.

“Annesinden gizli getirdi o kitapları yine değil mi?” dedi Mercan hanım kapı kapanınca.

“Ne yapayım hala? Babası sahaf olduğundan ondan istiyorum bazı şeyleri !” dedi Suna suratını asarak, “İyi çocuk Hüseyin biliyorsun!” diyerek kitapları alıp gitti odasına.

(devam edecek)

Yorum bırakın