İki ay boyunca Sadık ve Gülsunar’ı tedirgin edecek hiç bir gelişme olmadı. Gülsunar’ın küçük ablası kocası ve kayınvalidesinin elinden çok çektiği ve sürekli şiddet gördüğü için kaçıp geri gelmişti. Nimet hanımın canı burnundaydı. Kocası üç dört kez gelip karısını almak için kapıya dayanmış, apartmandakiler de tedirgin olmuştu. Zavallı kız “Ölürüm de geri gitmem!” diye ağlıyordu. Sonunda aile kızın gelmeyeceğini anlayınca “Başlık parasını geri isteriz!” diye tutturdu. Nimet hanım da kızını tertemiz verdiğini, analık hakkı olduğunu ve geri vermeyeceklerini söyleyince iki ailenin arası iyice gerildi. Ancak kızın gelmesinden iki ay sonra hamile olduğu ortaya çıkınca işler iyice karıştı. Bu karmaşa herkesin gözünün Gülsunar’dan uzak durmasına neden olduğu için Sadık da o da iyice rahatlamıştı ama yine de her an her şeye hazır olmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Gülsunar ablasının ruh sağlığının nasıl bozuk olduğunu görünce çok üzülüyordu ama yapacak bir şey yoktu. Hamile olduğunu onu geri göndermesinler diye saklamıştı ama karnı büyüyüp çocuk üç buçuk dört aylık olunca annesi anladı. Dünürleri ile de başlık parası yüzünden aralarındaki kavga devam ettiği için geri adım da atamadılar ama Nimet hanım çocuk yüzünden kızının kocasına dönmesi gerektiğini düşünmeye başladı. Kocasız çocuk doğurması felaket olurdu. Resmi nikah yapılmamıştı, kızın geri geldiği yetmiyor gibi bir de küçük çocuğa nasıl bakacaklardı? Çocuk ne olacaktı bir de? Edemedi erkek tarafında güya duyulmuş gibi haber yolladı. Ortak bir kaç kişiye bahsetmek zaten ailenin gelinlerinin hamile olduğunu duymasına yetti. Ancak Nimet hanımın beklediği etkiyi yaratmadı. Damadın annesi oğluna çoktan başka kız bakmaya başlamıştı.
“Çocuk doğsun hele!” gibi bir tavır takınmıştı. Oğluna taze bir gelin olur, sonra duruma göre Nimet’in hanımın kızını da alırlardı, “Her rahme düşen doğacak diye bir şey yok!” demişti haberi getirenlere.
Bu sözler Nimet hanımı iyice çileden çıkardı ama yapacak bir şey yoktu. Koca evinden dönüp gelen kızın köye yollanmasına ve orada doğurmasına karar verildi. Babası kızı alıp köydeki anne babasının yanına bırakıp geri geldi. Ortalık ancak o zaman biraz sakinledi ama başlık parasının geri istenmesi hikayesi sona ermedi.
“Oğullarının dölü bu çocuk, başlık parası ona harcanacak!” diye haber yolladı Nimet hanım kendince son noktayı koyarak. Karşı taraf yeni gelin telaşında olunca konu bir süreliğine askıya alındı.
Geçen süre zarfında Gülsunar ve Sadık mümkün olan en az iletişimi kurdular ve akşamları saniyelik yan yana geçişlerle beklediler birbirlerini. Ablasının başına gelenlere çok üzülse de, ailesinin onun evlendirme çabasını erteleyip, dikkatlerini dağıttığı için sevinmişti. Annesinin konuşmasından duyduğu kadarıyla ablası doğurduktan sonra babalık davası açılacaktı. Temizliğe gittiği bir evden verdikleri akıldı bu da. En azından çocuğuna bakmak zorunda kalacaktı o zaman damatları.
“Az kaldı!” yazmıştı Sadık son bıraktığı notta, hiç üşenmeden her gün gidiyordu bakkalın önüne. Şehnaz’dan kimse bahsetmiyordu artık. Polis dosyayı kapatmamıştı elbette. Reşit olmadan önce kaçtığı için Alex ve ailesi aleyhine hukuki sorunlar çıkabilirdi Şehnaz’ın durumunda. On beş yaşından büyük olduğu için ailenin şikayetinin devam etmesi gerekiyordu bunun olması için. Şehnaz’ı İzmit’te aramak kimsenin aklına gelmediği ve Şehnaz’da resmi kayıt gerektiren herhangi bir olaya dahil olmadığı için her şey yolundaydı şimdilik. Gülsunar’ın reşit olmasına ise neredeyse günler kalmıştı. Artık hem sabırları tükenmiş hem de heyecandan yerlerinde duramaz olmuşlardı.
Gülsunar, Şehnaz gibi gidip bir yerden alınmayacak, bir arka sokakta buluşup birlikte eve geleceklerdi. Yeşim hanım yine çok gerilmişti. Oğlunun mutlu olmasını çok istiyordu ama bu şekilde başlayan bir beraberliğin uygun olup olmadığından endişe ediyordu. Onun da emeklilik işlemlerine başlamak için çok az zamanı kalmıştı. Alex ailesinin yanında onlar için bir ev ayarlatmış hazır bekliyordu. Yeşim hanım emekli başvurusunu yapar yapmaz hep birlikte gideceklerdi. O yüzden evin bir kısmını da toplamışlar ve Alex’in tuttuğu bir depoya yerleştirmişlerdi. Gülsunar’ın gelişinden hemen sonra zaten ülkeden ayrılacakları için artık hiç korkmadan rahatça yaşayabilirlerdi. Yeşim hanım sonradan bir sorun yaşamamak için burada bir nikah yapılması gerektiğini düşünüyordu. Gülsunar gelir gelmez gidip başvuru yapacaklar, pasaportlar yeni kimlikler alındıktan sonra çıkarılacaktı. Artık bir tek Gülsunar’ın bir sabah evden çıkıp Sadık ile buluşmasına kalmıştı. Aylardır tüm detaylar defalarca konuşulup, planlar yapılmıştı. Şehnaz şimdilik İzmit’te kalacaktı ki bundan hiç şikayeti yoktu. Sibel hanım ile ikisi birbirlerinden razıydılar. Şehnaz’ın zaten aklında bir sevdiği olmadığı için güvende ve mutlu olmak ona iyi gelmişti. Atölyede dikiş öğrendiği için Sibel hanım için dikiş dikmeye de başlamış, hatta dışarıdan da bir kaç parça sipariş almışlardı. Sibel hanım kendi diktiğini söylüyordu tabi, ki onunda elinden geliyordu zaten.
Gülsunar kısacık haberleşmeleri sırasında haber alıyordu arkadaşından, “Seni alır almaz onunla da konuşturacağım telefonda diyordu Sadık. O da seni sorup duruyor zaten!”
Gülsunar’ın köye gönderilen ablası zaten psikolojisi bozuk döndüğünden, hamilelik ilerledikçe köydekilere iyice zorluklar çıkarmaya başlamıştı. Nimet hanım kızını şimdi alıp getirmek istemiyordu. Burada onunla ilgilenecek ya da delilikleri ile uğraşacak kimse yoktu. Ayrıca kızın delirdiğinin duyulmasını da istemiyordu. Baskılar arttıkça, diğer çocuklar da artık büyüyüp evde kendi başlarına kalabilecek duruma geldikleri için Gülsunarı’ı köye ablasına bakmaya yollamayı düşünmeye başladı. Bebek doğduğunda da orada olursa en azından bebeğe sahip çıkardı. Köydekilerin hem kıza, hem de doğacak bebeğe bakacak halleri varmış gibi görünmüyordu.
Gülsunar annesinin planlarından habersiz artık günler kaldığı için evde olan biten hiç bir şeyi kafasına takmıyordu. Baktığı bebek de iyice ele gelmişti. Çocukları çok sevdiği için evde mutsuz da olsa, çalıştığı eve gidince kendini daha iyi hissediyordu. Her akşam çıkışta Sadık’a bakamasa bile varlığının orada olduğunu hissetmek içinde heyecan yaratıyordu. Her gün onunla olmanın nasıl bir hayat olacağını hayal bile edemiyordu. Hele Alex’in hepsini alıp memleketine götüreceği düşüncesi hepten hayal gücünü aşan bir durumdu. Daha mahalleden çıkamamışken, başka bir ülkeye gitmek mucize ile eş değerdi onun için. Ailesini geride bırakmak içini buruyordu önceden ama özellikle küçük ablası kaçıp geldikten sonra başına gelebileceklerini düşünmek Sadık ile kaçmanın en doğrusu olduğuna ikna ediyordu onu. Ailesi sadece içlerinde doğup, yaşamaya mecbur kaldığı bir kalabalıktı. Ne ablalarına, ne kendine, ne de kardeşlerine bir faydası olmayacaktı. Herkesin kendi kaderinden mesul olduğu bir evdi onların ki. Boyun eğenin mutlu olmadığı açıktı ama henüz kaçıp gidenin ne yaşayacağını kimse bilmiyordu. Gülsunar ilk olacaktı.
O akşam iş çıkışında Sadık’ı apartmanın içinde görünce artık zamanın yaklaştığını anladı. İki gün sonra on sekiz yaşında olacaktı. Ağacı sık kontrol edemedikleri için Sadık onunla yüz yüze konuşup, ne yapacaklarını anlatmaya gelmişti. Doğum gününün ertesi günü pazardı, o yüzden sonraki gün sabah işe diye evden çıkıp, Sadık’ın ona tarif ettiği yere gelmesi gerekiyordu. İş çıkışını beklemek riskliydi. Sabah dışarı çıkanlar işe gitme telaşında olduklarından etrafa çok dikkat etmiyorlar, sokakta aylak aylak dolanan kimse de olmuyordu. O yüzden işe gidiyormuş gibi evden çıkıp çalıştığı apartmana giriyormuş gibi yapacak ve Sadık’ın yaptığı gibi arkaya geçip bahçe duvarından atlayacaktı. Duvar yüksek değildi. Sadık yanına çanta almasını istemiyordu. Dikkat çekecek farklı hiç bir şey yapmayacaktı. Kıyafetleri dışında da zaten özel bir eşyası olmadığı için Gülsunar için öylece gelmek zorun değildi. Evde ve hayatta kapladığı yegane alan bedeniydi aslında.
(devam edecek)