“Sevgili Gülsunar,
Biliyorum beni öğretmenin olarak görüyorsun ama artık itiraf etmek istiyorum ki ben fazlasını hissediyorum. Bu mektubu yazmadan çok düşündüm ama senin artık beni anlayabilecek ve güvenebilecek kadar tanıdığını düşünüyorum. Seni o ağacın altında arkadaşınla oynarken izlerdim eskiden. O masum yüzündeki gülüşün, sarı buklelerinin güneşte parlayışı, dünya umurunda değilmiş gibi, her şeyden habersiz yaşaman çok etkilemişti beni. Tesadüf sanacağın şekilde karşına çıkmak için bütün hafta planlar yapıyordum. Annen sana ders aldırmak istediğini söylediğinde dünyalar benim oldu. Aramızdaki yaş farkı o zamanlar için fazlaydı ama artık değil. Sana yaşatılanlar yüzünden korktuğunu, zor bir hayatın olduğunu bana karşılık vermek istesen bile bu şartlar altında yapamayacağını biliyorum. Amacım sana zarar vermek değil, bunu artık biliyor olmalısın. Şimdilik senden tek istediğim bana duygularımın karşılıksız olmadığını söylemen! Eğer bu mutluluğa sahip olursam ikimiz için elimden geleni yapacağım! Eğer beni bir daha görmek istemezsen bu mektuba cevap bırakma. Bir hafta senden cevap gelmezse ben de bir daha yazmam, hatta buralara da uğramam! Bir mektup olmasa bile bırakacağın bir işaret de olsa yeter bana!
S.”
Tam üç kere okudu Gülsunar mektubu, tuvaletin kapısını çıkması için yumruklayan erkek kardeşinin sesini duyunca onu önceki gibi tuvalete atmayı hiç istemedi ama mecburdu. Parmağı ile mektubun sonundaki S harfine dokundu ve parçalayıp attı tuvalet eve üzerine yine bir kova suyu döktü.
“Abla deliğe mi düştün çıksana!”
“Çıktım işte patladın mı?” dedi gülümseyerek kapıyı açınca, her şey ve herkes sevimli ve güzel görünüyordu şimdi ona, zaten çok severdi kardeşlerini ama eskiden kızacağı şeylere bile kızamayacak kadar mutluydu o anda.
Evde mektup yazma imkanı olmadığı için ağacın kovuğuna bırakacak anlamlı bir şey düşündü gece yatınca ama öyle özel bir şeyi olmadığı için bulamadı Saçını bile paket lastiği ile topluyordu. O pembe fiyonklu tokalardan sonra olanları unutamamıştı daha. Kız kardeşlerinin artık ses çıkarılmayan tokalarına bile dokunmuyordu korkusundan. Saçları uzadıkça annesi örgüsünün ucundan kesiyordu makasla. Sadık onu çalıştırırken kullandığı defter geldi aklına, sabah aceleyle onu bulup, Sadık’ın kenarına çözdüğü bir örneği bulup kopardı sayfayı ve katlayıp çıktı yola. Sabah yine ağacın önünde durup hızlıca attı kovuğa ve yoluna devam etti. Sonra bütün gün ağacın kovuğuna biri bakarsa onu bulacağını düşündü ama zaten bulsa da bir şey anlamazdı. Sadık cevabı alamazdı ama sonraki sefer akşam bırakmaya karar verdi kovuğa böylece zaten orada olacağından kimse alamazdı başka.
Akşam bakkalın önüne göz ucuyla bakıp hızlı adımlarla vardı ağaca ve bu sefer elindeki hırkasını düşürdü yere ve alırken soktu yine elini kovuğa, içindeki kağıdı alıp, sabah kendi koyduğu olmadığını anlayınca avucuna sıkıştırıp koştu eve yine.
“SSS” yazıyordu sadece minicik kağıtta, Sadık kitabın parçasını almış ama yazacak vakti olmadığı için bu üç harfi çizebilmişti ancak. Harfleri anlaması bir kaç dakikasını aldı sadece Gülsunar’ın.
“Seni Seviyorum Sadık”
Bunu biri bulsa da kimsenin anlayacağını sanmadığı için atmadı bu defa, harflerin olduğu yerin etrafındaki fazlalığı yırttı dikkatlice ve üç küçük S harfinin olduğu kağıdı koydu kitabının arasına. Sonraki gün kovukta bulduğu şey kısa bir not ile bir çikolata kağıdı oldu.
“Bunu hatırlıyor musun?”
Gülsunar bunun yıllar önce o arsada kolyeyi kabul etmeyince Sadık’ın ona verdiği çikolatanın kağıdı olduğunu hatırladı.
“Aptal gibi bir de kağıdı eline tutuşturmuştum!” dedi kendi kendine gülerek, hem de çikolatanın neredeyse tamamını ağzına tıktıktan sonra. Onca yıldır bir çikolata kağıdını mı saklamıştı Sadık? Hem de özene bezene katlayarak. O halde onu geri almamalıydı Sadık’tan, ertesi gün bebek uyuduğunda ev sahibinin yaptığı ve onun için ayırdığı kurabiyelerden birini sardı kağıda ve bakkalın önünden geçip bıraktı ağacın kovuğuna.
Böylece Sadık her gün notlar bırakmaya başladı ona, öyle uzun uzun değil bazen bir anı, bazen yine üç harf, bazen bir kaç söz, sonrasında şiirler ve güzel bir sürü söz. Şehnaz’la tesadüfe bağlı karşılaşmalarında ona anlattı çoğunu heyecanla, Şehnaz’da atölyeden bir çocuktan hoşlanmaya başlamıştı ama tabi onlar konuşmuyordu. Atölyenin sahibi ağabeyinin arkadaşı olduğundan orada bir şey konuşmak çok tehlikeliydi. Bu arada Şehnaz’a da başlamıştı kısmetler çıkmaya. Babasının da birine rızası var gibiydi, ağabeyi ile yaşıt bir oğlandı ama burada değil uzakta bir yerde yaşıyordu. Ailesi bir ayarlayıp geleceklerdi kız görmeye.
“Ne yapacaksın?” dedi Gülsunar endişeyle.
“Kaçacağım valla!”
“Nasıl kaçacaksın yani?”
“İstemiyorum ben o oğlanla evlenmek falan!”
“Tamam da nereye gideceksin ki?”
“Sadık seni istemeyecek mi daha? Evlenseniz size kaçarım!”
“Sordu aslında, annemleri yollasam mı dedi!”
“Sen ne dedin?”
“Daha bir şey demedim dün yazdı!”
“Yolla yaz da beni kurtarın ne olur!” dedi Şehnaz ağlamaklı.
“Sakın bana haber vermeden bir delilik yapma!” dedi Gülsuanr korkuyla.
“Bir iki aydan önce gelemiyorlarmış zaten cevizleri varmış, bırakamıyorlarmış yağmurlarda!” dedi Şehnaz, “Uğur beni kaçırır mı acaba?”
“Atölyedeki çocuk mu?” dedi Gülsunar.
“Ona söylesem!”
“Saçmalama nasıl güveneceksin daha hiç bir şey bilmiyorsun ki onun hakkında! Benden haber bekle!”
“Tamam!”
Üç aydır ağaç aracılığı ile yeniden haberleşiyorlardı Gülsunar ve Sadık, ikisi de hem yakalanmaktan korkuyor, hem de ağacın yanına uğramaktan büyük heyecan duyuyorlardı. Gülsunar arkadaşının korkusunu görünce hiç yazmadığı kadar uzun bir not yazdı Sadık’a. Sadık gerçekten bahsetmişti ailesini yollamaktan ama Nimet hanımın Alex’ten ve annesinden haz etmediğini biliyordu aslında, yine de Gülsunar’ın fikrini almak istemişti. Onun cevabında Şehnaz’a yardım etmek için bir an önce bir çare bulmaları gerektiğini, eğer ailesini yollar da annesi ile babası onu Sadık’a verirse Şehnaz’ı da yanlarına alabileceklerini okuyunca gülse mi ağlasa mı bilemedi. Şehnaz’ın ağabeylerinin ikisi ile arkadaştı hâlâ ama tabi onlar kız kardeşleri ile ilgili böyle bir konudan bahsetmiyorlardı dışarıda. Daha çok kendilerine kız bakmakla meşguldüler. İkisinin de vardı mahalleden beğendiği kızlar.
Gülsunar’ın yazdıklarını okuyunca artık ailesine ondan bahsetmenin zamanı geldiğini anladı ama öz babası olmasa da annesinden daha yakın hissettiği Alex’e açıldı önce. Karısının anlattıklarından mahalleyi az çok bilen Alex, Sadık duygularından eminse kızı istemeye gidebileceklerini söyledi ama başlık parası isterlerse buna karşı olduğunu açıkça belirtti. Sadık’ta evleneceği kadını böyle bir duruma sokmak istemezdi.
“Peki ne yapacağız isterlerse!” dedi endişeyle
“Kızı ikna et, gelsin seninle!”
“Kaçırayım mı diyorsun?” dedi Sadık hayretle.
“Annenle konuşayım, önce isteyelim kızı, heyecan yapma !” dedi Alex gülerek.
Yeşim hanım oğlunun başka hiç bir kıza bakmayışından anlamıştı birine aşık olduğunu ama küçüklüğünden beri ders verdiği eski mahalleden Gülsunar çıkacağını hiç düşünmemişti, kolejden ya da üniversiteden bir kız söylemesini beklemişti.
“Emin misin?” dedi duyunca.
“Evet anne onu yıllardır seviyorum!”
“Ailesini uzaktan biliyorum, seni üzebilirler, Gülsunar’ın pırlanta gibi olduğuna eminim ama aile ile yapabilecek misin?”
“Emekli olmana az kaldı değil mi, onu da alıp gideriz buradan, ailesi o zaman geride kalır!”
“Doğru söylüyor!” dedi Alex karısına bakıp.
“Tamam o zaman gidip isteyelim!” dedi Yeşim hanım.
Sadık kovuğa not bıraktı hemen, “Tamam annemler gelecek, ailene haber yollasın mı annem!”
Gülsunar bayılacaktı neredeyse notu okuyunca, sonunda oluyordu demek, Şehnaz’ı da kurtaracaklardı.
“Yollasın.” yazdı bıraktı kovuğa.
(devam edecek)