“Ben bir yol bulup sana haber vereceğim tamam mı?” dedi Sadık telaşla, apartmana biri girmeden tamamlamaya çalışıyordu söyleyeceklerini.
“Tamam!” dedi Gülsunar, onun da hoşuna gitmişti bu fikir. Artık Şehnaz ile de görüşemediklerinden biri ile konuşacak olmaktan mutlu olurdu. Gerçi yazacak ortamı nasıl bulacaktı henüz bilmiyordu ama yapardı bir şeyler mutlaka. Bebeğin annesi izni bitince işe başlayacaktı o zaman rahat rahat yazardı bebeğin yanında. Bunları Sadık’a söyleyecek fırsatı olmadığından eve gelene kadar düşündü hepsini.
Ertesi gün Sadık yine orada olmasına rağmen ikisinin de konuşacak fırsatı olmadı ama Gülsunar bu kez göz ucuyla bakıp gördü onu. Sonraki bir kaç gün yine aynı şeyler tekrarlandı ama konuşamadılar. Dördüncü gün Sadık’ın o saatte okulda proje sunumu olduğu için bakkalın önünde yoktu. Gülsunar binadan çıkıp eve doğru yürürken hiç tahmin etmediği bir sancı hissediyordu içinde.
“Neredeydi acaba? Vaz mı geçmişti gelmekten? Mektup yazarız demişti ama günlerdir hiç çıkmamıştı karşısına!”
Gece gözüne de uyku girmedi, “Öğretmen niye mektup yazmak istiyor ki bana?” diye sormak geldi aklına nihayet. O da istiyordu yazmasını, güvende hissediyordu onun varlığını bilince, zoru olsa danışacak, konuşacak biri belliyordu onu. Dahası Sadık onun hep iyi olmasını istiyordu, bunca yıldır bir öğretmenin yapacağından fazlasını yapmıştı. Her cuma kim gelirdi köpekli arsadan öğrencisini geçirmeye, evlendirilip hayatı mahvolacak diye kim dua ederdi. Bir öğretmen eder miydi? Bir öğrenci miydi Gülsunar sadece. Bazen çalıştığı evdeki karı kocayı izliyordu belli etmeden. Her sabah birbirlerine sevgi ile bakıyorlar, yanaklarından öpüyorlar, Gülsunar’ın alışık olmadığı tatlı bir dil kullanıyorlardı. Babası “karı” diyordu annesine, “Lan karı!” diyordu hatta. Gülsunar’a adını bile söylemiyordu bazen “Şşşt!” diyordu sadece.
“Su getir!”, “Al şu tabağı”, “Çay ver!”
“Günaydın!” deniyordu bu evde mesele, onların evinde sabah kalkınca kimse kimseye günaydın demezdi, kimse uyanıp birbirini gördüğünde bu evdeki karı koca gibi sevinmezdi bile. İnsan bir gece önce birlikte uyuduğu birini sabah yeniden görünce sevinir miydi? Gülsunar Sadık’ı görünce seviniyordu işte öyle.
O minicik bebeğe kalplerini evde bırakır gibi veda ediyorlardı. Öyle sevgi gösteriyor, koklayıp, öpüyorlardı ki, Gülsunar onlar gidince bebek sevgisiz kalacak diye ne yapacağını şaşırıyordu. Bir bebeği sevmeyi onlardan öğrenmişti, bir insanın nasıl sevilebildiğini görmüştü. Aynı mahalledeydiler işte onlar da! Annesinin çalıştığı evlere de gitmişti ama insanların hayatlarını gözlemlememişti daha önce, çocuk olduğundan eşyalara takılmıştı daha çok, evlerin konforuna ve rahatlığına. Şimdi ise bu evde ne olduğunu sorsalar, perdeler ne renk deseler hatırlayamazdı belki ama sabah gittiğinde herkesin evde olduğu o yarım saati dakika dakika anlatırdı.
“Aşkım!” diyordu adam karısına, birlikte gülüyorlardı. Bebeklerine gülüyorlardı, birbirlerine gülüyorlardı. “Öyle kahkahalarla gülmek demiyorum, böyle seninle benim buluşunca güldüğümüz gibi!” demişti Şehnaz’a bir keresinde. İşte öyle gülmek istiyordu Sadık’ı görünce. Şehnaz’ı gördüğünde hissetmediği bir şey daha vardı ama Sadık’ı göremediği o günün ertesinde o eve gidince anlamıştı onun ne olduğu. Bir erkeği sevmek Şehnaz’ı sevmek gibi değildi. Baba, kardeş değil! Şehnaz’ın anlatıp durduğu şeydi bu hissettiği. Aşktı herhalde.
“Aşk” deyince kalbi sanki oyuncak görünce sevinmiş bir çocuk gibi hopladı göğüs kafesinin içinde. Yüzünde bir gülümseme belirdiğinin farkındaydı. Şehnaz’ı görür görmez soracaktı ona, o seyrettiği şeylerde böyle mi oluyordu sahiden. O akşam apartmandan çıkıp, bakkalın önünde Sadık’ı görünce güvercinler havalanırken kanatlarının çıkardığı rüzgarı hissetti yüzünde, hepsi yüreğinden gökyüzüne uçuvermişti birden, o hafifleme duygusu öyle sarmıştı ki içini, eve varana kadar ayaklarının yere değdiğini bile hatırlamadı.
“Ne oluyor böyle?” dedi hemen tuvalete kaçıp, eski aynada yanaklarının sadece yanmadığını aynı zamanda kıpkırmızı olduğunu da gördü, ellerini yanaklarına koyup saklamaya çalıştı kendinden. Sonra musluğu açıp, soğuk suyu vurdu yüzüne.
Gece başını yastığa koyar koymaz uyuyamaz olmuştu artık. İki küçük kardeşi ile paylaştığı yer yatağında, evdeki herkesin horultusunu dinlerken o gülümseyerek tavana bakıyordu.
“Bir haller oluyor bana, acaba ablamın dediği gibi aptal mı oldum iyice?”
Sadık ile yeniden konuşmaları için iki üç gün daha geçti, o gün de onu bakkalın önünde görmeyince, heyecanı sönmüş eve doğru yürürken, yanından geçtiği yaşlı kestane ağacının arkasından duydu sesini.
“Ayakkabın çözülmüş gibi yap dur biraz!” dedi Sadık’ın sesi, ağaca sırtını vermiş elinde bir sigara tutuyordu orada içiyormuş gibi. Oysa hiç sigara içmemişti hayatında. Bu rastlantı gibi gözüken anı çok uzatamayacağını bildiği için devam etti hemen, “Bu ağacın bu yanında bir kovuk var, mektubun orada olacak, yarın yürürken bu taraftan geç!”
“Tamam!” dedi Gülsunar eğilmiş ayakkabısının bağcığı ile oynarken.
“Git haydi!”
“Tamam!” dedi yeniden ve hemen doğrulup koşmaya başladı eve doğru, “Yarın ağacın kovuğunda!” dedi kendi kendine, “İnşallah unutmam hangi ağaç olduğunu!” dedi sonra birden bire dönüp baktı, Sadık ağacın arkasında durmuş ona bakıyordu. Kıpkırmızı oldu yine yanakları ve biri gördüyse diye paniğe kapılıp yeniden koştu eve doğru.
Ertesi gün sabah Şehnaz’a rastladı yolda, “Nefesi kesilircesine hızlıca anlattı hissettiklerini ve mektubu!”
“Aşık ya o da!” dedi Şehnaz şaşırarak, “Nasıl anlamadık, aynı seyrettiğim bir dizideki gibi her şey! Sadık öğretmen aşık sana Gülsunar! Evlenirsiniz ben de her gün size gelirim ne güzel!”
“Evlenirsiniz!” lafını duyunca yine kıpkırmızı oldu Gülsunar, “Keşke beni de atölyeye verse annem de her gün görüşüp, konuşsak!” dedi yüzündeki gülümsemeyi toplamaya çalışarak gitti çalıştığı yere. Sabah bakkalın önünde kimse durmadığı için onların bastığı yerlere basarak geçiyordu artık. Akşam olunca onu orada bulacağını bilmenin mutluluğu doluyordu içine.
O gün bebeğin anne ve babasına bakarken Sadık ile kendisini hayal etti o evde. Onlar çıktıktan bir kaç saat sonra toparladı kendini, “Ne saçmalıyorsun Gülsunar!” dedi annesinin sesiyle zihninden kendine, “Üniversiteli öğretmenin işi yok seninle mi evlenecek? Davul bile dengi dengine! “
Akşam eve yürürken Sadık’ın söylediği gibi ağacın diğer yanına geçti yürürken, yine ayakkabısı çözülmüş gibi durdu ve eğilip bir eliyle ayakkabısını kontrol eder gibi yaparken diğer elini ağaca dayıyor gibi soktu kovuğun içine kağıt eline deyince avuçlayıp çıkardı hemen. Sadık göz ucuyla onu izliyordu bakkalın önünden, mektubu alamasa başkasının elinde geçmesin diye gidip alacaktı arkasından. Aldığını anlayınca rahatladı o da. Eve varınca her zaman yaptığı gibi tuvalete attı kendini. Evde gözetlenmeden tek başına kaldığı yer burasıydı maalesef.
Terden avucunda ıslanmaya başlayan mektubu çıkardı okumaya başladı hemen. Okuduğu her harf Sadık’ın sesinden tekrarlandı gönlünde, bir çift göz kağıdın üzerinden baktı gözlerine.
“Biliyordum!” diye mırıldadı daha mektubun ortasında, oysa bileli bir kaç hafte olmuştu daha, Sadık yıllardır olduğunu anlatıyordu.
Tuvaletin kapısı zorladındı o anda, “Ben varım!” diye seslendi kapının dışına, daha hepsini okuyamamıştı.
“Sıkıştım!” dedi erkek kardeşinin sesi, “Çabuk çık!”
“Tamam dur biraz çıkacağım!” diyerek devam etti okumaya, kapının dışında ses kesilince yüzüne kocaman bir gülümsem yerleşti hemen. Mektubu göğsüne bastırdı elinde olmadan, sonra düzetip okudu tekrar.
(devam edecek)