“Kız ne o koca memelerini aça aça yürüyorsun!” diye her evden çıkışında sırtına vuruyordu annesi. “Kamburunu çıkar memelerin dikkat çekmesin!”‘di bunun anlamı, “Kıçını çıkara çıkara yürüme!” derdi bazen, “Erkeklerin gözünün içine bakılmaz!”, “Bacaklarını ayıra ayıra oturma!”, “Kız kısmı her lafa karışmaz!”, “Kız kısmı hava karardıktan sonra sokakta dolaşmaz”, “Canı sıkılan koca istiyordur!” ve daha bir sürü kalıplaşmış ve Gülsunar’ın ezberlediği cümle, “Sen bizi rezil mi edeceksin?”, “Koca mı istiyorsun?”.
Ezberinde olmasına ve her birinin tek tek ne demek olduğunun anlamamasına rağmen aklına yazdığı şey, büyümenin berbat bir şey olduğuydu. Hiç fark etmeden göğüs kafesinin üzerinde büyüyen o iki çıkıntı hayatının kabusu haline gelmişti. Annesi sürekli onların sallanmaması, görünmemesi gerektiğini söylüyordu. Çok lazımmış gibi orta okula geçtikten altı ay sonra bir de bacaklarının arasından gelen o kanla uğraşıyordu. Annesinin ablaları ile ona dikip verdiği patiskalar, gün boyu okulda bacaklarının arasında durduğu için bacak araları sürtünmekten yara oluyor, yürürken bacaklarını ayırmak istese de annesinin tembihleri kulağında çınladığı için yapamıyordu. O bezin hemen temizlenip ortadan kaybolması gerekiyordu. Kimsenin görmemesi gereken bir utanç unsuruydu. Kimsenin bilmemesi de gerekiyordu. Saklı gizli kanaması, bedeninde sonradan irileşen her bölgeyi de bir günah gibi yok etmesi lazımdı. Onlar da o saklamaya çalıştıkça büyüyorlardı sanki.
“Allah beni cezalandırıyor!” diyordu artık içinden. Şehnaz’ın iri bedenine rağmen Gülsunar gibi iri değildi göğüsleri. O yüzden ona özeniyordu hep.
“Ben de ne giysem dar oluyor diye kızıyor ağabeylerim!” diyordu o da, “Sarıyor ne yapayım, yok işte bana göre olanı?”
Gülsunar’ın sorununu Şehnaz’ın büyük bluzları ile ört bas etmeyi başarmışlardı, annesi oldu olası her şeyi kocaman aldığı için okul forması da kocamandı. Gerçek bedeninin neredeyse iki katı kıyafetler giymeye başladıktan sonra biraz rahatlamıştı. Diğer kapıdan giren arkadaşları gibi görünmüyordu bu haliyle ama en azından kendinden nefret etmesine neden olan o şişkinlikleri de saklayabiliyordu. Bedeninden büyük kıyafetler onu yaşından daha büyük göstermeye başladığı için de bu sefer talipleri çıkmaya başlamıştı. Yaşının daha küçük olduğunu öğrenince beklemeye karar verenler ve bu yaşta kız için çok para istendiğini düşünenler geri çekilmişlerdi şimdilik. Bu arada öğretmen hanıma kızına ders aldıracağına söz verdiği için Nimet hanım paraları alıyor ama ne yapacağını kara kara düşünüyordu. Sonunda mahalleden bir delikanlının matematik dersi verdiği kulağına çalındı. Delikanlı liseye gidiyor, cep harçlığı için de isteyene paralı ders anlatıyordu.
“Baksana delikanlı! Sadık sen misin?” diye yanına yanaştı bir gün işten dönerken, “Ders mi veriyorsun sen?”
“Evet veriyorum!”
“Kaça veriyorsun?”
“Saati eli lira!”
“Çok değil mi elli?”
“Kaçıncı sınıf?”
“Ortaokul işte, matematik için!”
“Kırk beş olur!”
“Sen bize geleceksin ama ben kızımı göndermem başka yere!”
“Tamam gelirim! Kime ders vereceğim?”
“Gülsunar’a! Bir başla bakalım öyle çok paramız yok bir ay ver sen, memnun kalmazsak bırakırız tamamı mı?”
Sadık Gülsunar’ın kim olduğunu biliyordu, onu arkadaşı Mustafa’nın kardeşinin yanına görüyordu hep. Uzaktan uzağa izliyordu epeydir. Nerede oturduğunu bile öğrenmişti ama gidip konuşmamıştı henüz.
“Mustafa’nın kardeşi ile oynayan kız mı Gülsunar?” dedi boş bulunup.
Nimet hanım gözlerini devirince, “Tanıyor musun sen yoksa?” deyince.
“Yok nereden tanıyacağım, Mustafa kardeşimle okula gidiyorlar demişti bir kez oradan biliyorum!”
“Neyse, ne zaman geleceksin?”
“Yarın okuldan sonra gelsem olur mu?”
“Olur ben evdeyken gel ama kapıda bekle bu saatlerde gelirim!”
“Tamam!”
“Parayı hemen vermem ona göre!”
“Tamam acelesi yok, arkadaşımın kardeşinin arkadaşı ya, daha indirim yaparım ben zaten!”
“Ha tamam bak unutma bu sözünü!” demişti Nimet memnun memnun yürümüştü eve.
Eve bir oğlanın gelip de Gülsunar’a ders çalıştıracak olması ablaları tarafından pek hoş karşılanmamıştı. Onlar tanıyorlardı Sadık’ı, birinin yaşıtı olduğu için ilkokuldan biliyordu onu. Diğeri de bakkalın önünde duran çocuklardan biri olduğundan fark etmişti. Annelerine bundan bahsetmiyorlardı elbette. Babaları amelelik için iki aylığına başka yere gittiği için sorun yoktu şimdilik. Nimet hanım kocası gittiğinden beri kızları iyice sıkıya almıştı. Bunca kızın olduğu eve oğlanı sokacağı için hepsine sıkı sıkı edepli olmalarını tembih etti. Özellikle Gülsunar’a.
Gülsunar Sadık’ın kim olduğunu bile bilmiyordu zaten, umurunda da değildi. Annesinin ona ders aldırmak istemesinin aldığı parayla ilgili olduğunu biliyordu çünkü Nimet ona söylemişti, “Adam gibi dinle bak aldığım paranın yarısından azını vereceğim bu oğlana, üstüyle de boğazımız doyacak. Olur kadına denk gelirsen çok iyi dersler aldığını, çok fayda gördüğünü söylersin tamam mı? Salak salak bakarsan böyle bana baktığın gibi paranın arkası kesilir, ben de seni keserim ona göre?”
Tek kötü ders değildi matematik tabi ama fen hariç diğerlerini okuyacak kadar kafası yerinde olursa anlayabiliyordu biraz. Öyle tarih, savaş falan olunca ne isim tutabiliyordu aklında, ne de yıl. İki okuyup öğrendim sanıyor, arkasını dönünce hepsi silinip gidiyordu.
“Aptalım ben annemin söylediği gibi!” diyordu kendi kendine, ablaları “et kafa” diyorlardı ona, “Şehnaz gibi et kafa oldun sen de onunla oynaya oynaya! Şu tipe bak !”
Nimet’in birer kopyası gibiydiler aslında iki kız, kendileri de aynı şartlarda büyüdükleri halde, kendinden sonra gelene hiç hak tanımıyor, hak alacak yaşa geldiklerine inanıp, tırmalayarak hak kazanmaya çalışıyorlardı daha çok.
Ertesi gün okuldan gelirken Şehnaz kendi kapılarına çıkmış onu bekliyordu her zaman ki gibi, “Valla eve gitmem lazım Şehnaz, annem bana bir öğretmen tutmuş matematik için! O gelecek!”
“Ne öğretmeni kız? Nimet teyze mi öğretmen tuttu sana hayatta inanmam!”
“Vallahi bak, bana öğretmen tutsun diye para vermiş bir kadın!”
“Matematik mi öğreneceksin sen şimdi?”
“Ne bileyim işte gelip anlatacakmış, ağabeyinin arkadaşıymış”
“Hangisinin?”
“Mustafa ağabeyin, Sedat mı, Sadık mı öyle bir şey!”
“A Sadık ağabey mi gelecek yani? Nimet teyze izin mi verdi şimdi!”
“Ya geç kalacağım annem bükecek her yanımı, anlatırım ben sana sonra!” diyerek koşar adım eve yürü Gülsunar.
Ağzı bir karış açık ardından baka kaldı Şehnaz.
Sadık bakkalın önüne çoktan gelmiş, Nimet hanımın geçmesini bekliyordu o sırada. Her zaman ki gibi başını kaldırmadan koşar adım eve yürüyen Gülsunar’ı görünce heyecanlandı. Sarı saçlarını arkasından örgü yapmıştı yine her zaman ki gibi. Bir süredir giydiği o bol kıyafetlerin içinde bir serçe kadar ürkekti. Gözleri yere bir şey düşürmüş gibi hiç kalkmıyordu taşlardan. Oysa o ağacın altında gülerken görmüştü onu, kahverengi gözlerinin nasıl parladığını, topladığı halde iki yanından fırlayan sarı saçlarının nasıl cilveli bukleler yaptığını, güneş vurdukça nasıl altın iplikler gibi parladıklarını fark etmişti. Sanki Gülsunar gülüyor diye vuruyordu güneş o güzel yüzüne, sanki o gülüşle buluşmaya geliyordu her akşam üzeri. İki kız kaldırıma oturup birbirlerine eğilerek konuşuyorlardı her zaman. Ağaçtan bile gizliydi belli ki konuştukları. Sadık bir kaç kez o tarafa doğru yürümüş gelmişti dikkatlerini çekebilmek için ama etraflarına bir fanus kapatılmış gibi birbirlerinden başkasını görmemişlerdi iki kız da. hayata kör edilmiş gözleri olduğunu bilmiyordu Sadık kızların.
(devam edecek)