Şehnaz ve Gülsunar’ın okulda çok başarılı olmamaları da öğretmenlerinin gözüne batıyordu. Onların diğer kapıdan giren çocuklar gibi destek öğretmenleri, okumuş anne babaları veya fazladan ders kitapları yoktu. Hatta o kadar yoktu ki, başkalarından aldıkları kitapları kullanmak zorunda kalıyorlardı. Kiminin sayfaları eksik, kiminin baskıları eskiydi. Anlamadıklarında soru soracak cesaretleri yoktu, cesaret etseler aptallıkla suçlanıyorlardı. Bu yüzden iki arkadaş sessizce sınıfta oturuyor, öğrenmek yerine çoğu zaman seyretmekle yetiniyorlardı. Zaten eve döndüklerinde karnen nasıl, yazılıdan kaç aldın diye soran da olmuyordu. Onlara sorulan tek şey, niye geç kaldıkları, sağlarına sollarına bakıp bakmadıkları veya onlara verilen ev işlerini yapıp yapmadıklarıydı. Bunları ne kadar iyi yaparlarsa yapsınlar ne iyi bir notları, ne takdirleri, ne de teşekkürleri olmuyordu. Sürekli ve iyi yapmaları bekleniyordu sadece, eksilmeden ama artarak. Yaşları büyüdükçe evde yedikleri dayakların şiddeti de artıyordu. Şehnaz’ın ağabeyleri görünmeyen yerlere vurmayı öğrenmişlerdi. Nimet hanım da görünmeyen yerleri bükerdi.
İkisinin de arkadaşlarının evine gitmesi yasaktı. Tabi eve arkadaş çağırmalarına da izin verilmiyordu. Gülsunar anne ve babası işe gittikleri için onlar gelmeden çıkıp dışarıda Şehnaz ile buluşuyor ikisi bir ağacın altına oturup sohbet ediyor ya da oyun oynuyorlardı. Onları başka çocuklarla oynarken gören olursa mutlaka Nimet hanıma ya da Şehnaz’ın ağabeylerine laf gidiyor bir güzel dayak yiyorlardı yine.
Gülsunar’ın diğer kız kardeşleri ile hiç arası yoktu, iki ablası süslenmekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Ellerinde süslenecek bir şey olmasa bile ablasının biri okula giden kardeşlerinin kırmızı kalemlerini tükürüğü ile ıslatıp dudaklarına sürüyor, koyu boyaları da tükürükleyip gözüne sürme yapıyordu. Tabi anne ve babaları gelmeden de boyaların hepsi siliniyordu. Gülsunar’ın boya uçlarının çoğu ablası yüzünden hamurlaşıyor öğretmen de onları Gülsunar ağzına soktu sandığı için görünce kızıyordu. Genellikle ablalarının eskileri ona veriliyordu. Onun eskileri de diğer kardeşlerine. En küçük kız kardeşin bütün kıyafetleri solmuş oluyordu bu yüzden ama onun yaşı küçük olduğundan farkına bile varmıyordu. Hepsi ellerine ne geçerse onunla oynayarak büyüdükleri için hiç bir yerde sıkılmıyorlardı. Küçükler kendi aralarında oyunlar oynuyorlar büyükler ev işleri ile kendi hayal dünyalarında vakit geçiriyorlardı. En küçükleri erkek olduğu için altı kızın da ona hizmet etme zorunluluğu vardı.
Zavallı Şehnaz ise evdeki tek kız çocuk olduğundan ağabeyleri, babası ve annesi ondan sürekli iş beklediğinden çok yoruluyordu. Genelde yapılan yemekleri servis etmekten masaya oturmaya fırsatı olmadığı için tencerenin dibinde kalana ekmek katık ederek yemek zorundaydı. Kilolarının artma neden karnını ekmekle doyurmaya çalışmasıydı. Onu da bıraksa biri gelip ondan önce davranıyor, yemek böl, masayı topla, bulaşık yıka, çay servisi yap, bardakları yıka derken aç kalıyordu. Bir aç kalma korkusu gelişmişti içinde bu döngüde, vakitte olsa artık az kalacağından korktuğu için ağzına dolduruyor, kısa zamanda daha çok yemek için de yarısını çiğnemeden yutuveriyordu. Eğer o gün fırsat bulup dışarıda Gülsunar ile oynadıysa, eve gelip iş yaptığından ödevlerini yapamadan uyuyup kaldığından öğretmenden sürekli azar işitiyordu O yüzden Gülsunar ağacın altında buluştuklarında önce ödev yapmalarını, sonra oyun oynamalarını şart koşmuştu. İki kız akılları erdikçe kaldırıma oturup ödevlerini tamamlıyor sonra kalemi defteri atıp oyuna koyuluyorlardı. Bir gün defterlerini ağacın altında unutup eve döndükleri ve sabahta bulamadıkları için öğretmenlerinden bir sürü azar işitmişler, anneleri okula çağrılmış ama ikisinin annesi de umursayıp gelmemişlerdi. Evde dayaklarını atmışlar ama okula uğrama gereği duymamış oldukları için öğretmen çocukların onlara haber vermediklerini sanıp, birer tokatta o indirmişti yüzlerine. Sınıfın gözünde zaten kıymetleri yokken bir de onların gözü önünde dayak yiyince iki kız iyice kaçmıştı içlerine ve anlayacakları dersleri bile dinleyemez olmuşlardı.
İlk okul nihayet sona erdiğinde Şehnaz’ın ağabeyleri onun okumasını gerekli görmediklerinden devam etmesine izin vermediler. Gülsunar ailesi orta okula başlamasına engel koymadığı için devam etti gitmeye. Artık hiç arkadaşı olmadığı için iyice sessizleşti okulda ama sanki sessizleştikçe daha da göze battı. Matematik başta olmak üzere bütün dersleri berbattı, ilk okuldan bir şey öğrenemeden geldiği için anlatılanları anlamıyor, anlamadıkça strese giriyor, strese girdikçe hiç anlamıyordu. Artık yavaş yavaş genç kızlığa adım atmaya başladığı için de daha duygusal ve daha alıngan davranıyordu. Aynı okulun bahçesindeki diğer bina olan orta okula yine eski kapıdan girip çıkıyordu. Artık o kapıdan giren öğrenci sayısı da iyice azalmıştı. Çoğu çocuk ilk okuldan sonra okulun kapılarına uğrayamıyordu. Kimi güya kendi istemiyordu, kimi çalışmaya karar veriyordu, kimi ise ortalarda bile gözükemiyor, bir kaç yıl içinde kocaya veriliyordu. Diğer kapıdan giren çocuklar okul değiştirmedilerse tam kadro devam ediyorlardı gelmeye.
Nimet hanımın gittiği evlerden birindeki emekli bir öğretmen çok ilgileniyordu onun kızlarıyla, “Okuyorlar değil mi?” diye sormuştu ilkin. İki büyük kızının okumadıklarını diyemediği için Gülsunar’dan bahsetmişti hemen Nimet hanım, çok akıllı bir kızı vardı ama imkanları yoktu ki kitabını defterini zor alıyorlardı.
“Okumak istiyor mu peki?” demişti evin hanımı.
“İstemez olur mu ağlıyor her gece büyük adam olacağım diye ama gücümüz ne ki öğretmen hanım ne yapalım biz dershaneye falan yollayamıyoruz, anlamadığında soracak kimsesi yok garibin. Bizi de okutmadılar bak halimiz ortada!”
Öğretmen hanım Nimet’in kızının okuma azmini dinledikçe heyecanlanıyor, Nimet’e kızını mutlaka okutması için akıl veriyordu sürekli, o akıl verdikçe Nimet ağlıyordu parasızlıktan. Sonunda bir gün kızına zayıf olduğu derslerden destek aldırması için ona para verebileceğini söyledi. Nimet hanım onca dil döküşünün karşılığını alacağını anlayınca kadına nasıl iltifatlar ve teşekkürler edeceğini bilemedi ve Gülsunar’ı dershaneye göndereceğine söz verdi. Böylece sırf Gülsunar için emekli öğretmen hanımdan belli miktar konusunda anlaştılar. Nimet hanım çevreye sorup dershane ücretlerini öğrenmişti. Kadın da sen yazdır ben ödeyeceğim kaç liraysa demişti.
Tabi Nimet hanımın Gülsunar’ı dershaneye göndermek gibi bir niyeti yoktu. Hatta ortaokulu bitirmesi için de pek niyeti yoktu. Evdeki işleri ablalar yapınca o da boş kalıp sağa sola sürtmesin diye okula gitmesine göz yumuyordu. Bir kaç yıl içinde bir talibi çıkarsa veriverecekti. Ablarını isteyenler vardı ama başlık parası istedikleri için ikisi için de çıkan kısmetlerin bazıları vazgeçiyordu. İkinci kız için babalarının bir arkadaşının uzak akrabası vardı gündemde, maddi gücü yerinde olan adam kızdan on yaş büyüktü ama büyük olması zaten daha iyiydi. Ablası henüz on altı yaşındaydı. Ailenin onayı olunca nikah yapılabildiğinden adamın gelip resmen istemesini bekliyorlardı. O da bir satışı beklediğini söylemişti, para oradan denkleşince gelip kızı isteyecek, nikahı yapıp götürecekti. Büyük kızı da isteyen vardı ama anlaşıldığı kadar cebinde istedikleri kadar parası yoktu. Gülsunar iki ablasından da güzel ve gösterişliydi, aralarında en sarışın o olduğundan dikkat çekiyordu. Babası onun saçlarını sıfıra vurdurduğunda biraz da bunu bahane etmişti. O zamanlar ilkokul üçe gidiyordu tabi, şimdi orta bire başladığında saçları yeniden uzamıştı ama korkusundan ancak paket lastiği ile örgü yapabiliyordu. Saçları açık dolaşmak kesinlikle yasaktı. Biraz da erken irileştiği için etrafında ona bakan gözler artmıştı ama henüz içindeki çocukla meşgul olduğundan farkına varmıyordu.
(devam edecek)